27 Nisan 2018 Cuma

KADERE İMAN


KADERE İMAN

Kader: Allah’ın kainattaki her şeyi ezeli ilmi ve hikmeti doğrultusunda takdir etmesi, o ilmine uygun bir şekilde düzenlemesidir.

Kişinin kadere imanının tam ve uygun bir şekilde olabilmesi için şu dört mertebeyi gerçekleştirmesi gerekir.


El-İlmu-İlim:  Allah’ın ilmen, cümleten ve tafsileten ezeli ve ebedi her şeyi bildiğine inanma. Kullarının fiilerini, olacak olmayacak her ne varsa ilmi ile kaimdir(bilir). Yarattığının rızkını ne kadar olacağını fiilini ve cennetemi cehennememi gideceğini bilir. Şüphesiz kendi yolundan sapanları en iyi bilen Rabbım’dır. Doğru yolu bilenleride en iyi bilen O’dur. Gaybın anahtarı O’ndadır. Ve onları O’dan başkası bilemez. Karada denizde olanı bilir. Hiçbir yaprak düşmesinki onu bilmesin. Yani dalındaki bir yaprak bile O’nun ilminin dışında düşmez.  Yeryüzünün karanlıklarında hiçbir dane hiçbir yaş ve kuru olmasın ki apaçık kitabda Levhi Mahvuzda yazılı bulunmasın. Olacağı, olanı, olmayışı ve olmayacağı mabudu yok ve mevcudu var olanıda biliyordu. Allah(cc) yarın onların itirazı olmasın diye onlara Resuller gönderiyor.

EL-KİTATU-YAZI: Allah cc’ın yazması kıyamete kadar yaşayıp, yaşatacağı mahlukun kaderini, ilminin heryeri kuşatmasından dolayı “levfi Mahfuz” da yazmıştır. Allah cc kıyamete kadar, 50.000 yıl önce yazılmıştır.

EL-MEŞİETU-DİLEME:Her şeyde nufus eden Allah’ın meşietinin dilemesinin kudretinin şumulune istediği şeyin olduğu, istemediğinin olmadığına, ne haraket, ne sukut, ne hidayet nede dalalet ancak Allah cc’ın meşiyetine tabidir.

El halku (YARATMA): Bu mertebede Allah'tan gayrı kainattaki her şeyin yoktan var olma zatlarıyla, sıfatlarıyla, hareketleriyle Allah'ın mahluku olduğuna iman etmeyi gerektirmekte dir.

Ehli Sünnetin Kader İnancı Ve Akidesi:

Yüce Allah her şeyin yaratıcısı, sahibi ve yöneticisidir. Hiçbir şeyi daha yaratmamışken olacak her şeyin kaderini çizmiş, kullarının ve diğer bütün mahlukatın ölümlerini, ömürlerini, rızıklarını, yapacakları işleri, ahlaki durumlarını (iyi ya da kötümü olacaklarını) apaçık bir kitap olan levhi mahfuzda yazmış ve saymıştır. Allah neyi dilerse olur. Neyi de dilemezse hiç kimsenin onu meydana getirmeye gücü yetmez. O’nun her şeye gücü yeter. Kimi dilerse hidayete, kimide dilerse sapkınlığa erdirir. O neyin olduğunu, neyin olacağını, neyinde meydana gelmediğini, eğer meydana gelse idi nasıl olacağını da çok iyi bilir. Kullarında Allah’ın kendileri için çizmiş olduğu kader doğrultusunda, yapmak istedikleri şeyleri dileme ve güçlerini bu doğrultuda kullanma hakları vardır. Tabi ki kulların ancak Allah’ın dilediği şeyleri dileyebileceklerine itikat edip buna inanmaları gerekir.

Şüphesiz ki Allah kullarını fiillerini yaptığı işleri yaratandır. Fakat kullar bu işleri fiiliyatta yapanlardırlar. Kulun yapılması gerekli olan şeylerin terkedip, yapılması haram olan şeyleri fiiliyata dökmeleri hususunda Yüce Allah’a karşı kullanabilecekleri  bir özürleri, hüccetleri yoktur. Bilakis hüccet kulların üzerine ikame edilmiştir. Kulun nefsine gelen musibetler için bu kaderdir demesi caizdir. İşlediği günahlar için bu Benim kaderimde vardı demesi caiz değildir. Eğer hatalarından tövbe ederse o zaman bu şekilde söylemek caiz olur.

Yüce Allah’ın kainatta yarattığı fiiller iki kısma ayrılır.

Birincisi: Yüce Allah’ın mahlukatın fiillerini, onların istek, irade ve seçme hakları dışında yönlendirmesi, kendi isteğine göre şekillendirmesidir. Çünkü Yüce Allah sadece kendi dilediğini yapar. Öldürmek, diriltmek, hastalık ve şifa vermek gibi fiiller bu kabildendir.

İkincisi: İrade ve isteği olan her türlü mahlukatın kendi istek ve arzuları doğrultusunda yapmış oldukları fiillerdir.

Kişi bir işin, bir olayın kendi isteği dışında cereyan etmesi ile kendi arzuları doğrultusunda vuku bulması arasındaki farkı anlayabilir. Şöyle ki bir kişinin binanın çatısından merdivenle aşağıya inmesi ile birinin onu çatıdan aşağıya zorla itmesi buna bir örnektir. Sonuç olarak ikiside aşağıya inmiştir. Ama birincisi kendi arzusu, diğeri ise zorunlu olarak inmiştir.

Allah’ın Kulun Fiillerini Yaratması Ve Kulun Fiilleri İşlemesi:

Yüce Allah kulu ve onun fiiliyatını da yaratmıştır. Ve ona o fiili yapabilme gücü ve isteğini de vermiştir. Kul o fiili gerçekte yapan, fiil ile temas halinde bulunandır. Kişi eğer iman ederse bu onun kendi gücü ve isteği ile yapmış olduğu bir şeydir. Şayet küfür ve inkar ederse buda yine O’nun isteği doğrultusunda meydana gelmiştir. Bu aynı bu meyve şu ağaçtandır, şu mahsul bu topraktandır dememiz gibidir. Yani ondan meydana gelmiş demektir.    

Yüce Allah her şey için bir başlangıç noktası ve buna bağlı olarak yaşamını, devamını bu noktalardan sağlayan mahlukatı yaratmıştır. Ağacı yaratan Allah’tır, meyve ağaçtan Allah’ın dilemesi ile türemiştir. Meyve ağaçtandır ama onu yaratan Allah’tır. Bunun gibi daha bir çok örnek gösterilebilir. İşte bu şekilde Allah’ın yaratması ile kulun fiili işlemesi arasında bir bağlantı vardır, aralarında herhangi bir çelişki yoktur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 “Allah sizi ve sizin yaptıklarınızı da yaratmıştır.” (Saffat Suresi 96. ayet) ve şöyle buyurmuştur:

 “Kim (malından) verir ve (Allah’ın azabından) sakınırsa, en güzeli tasdik ederse Bizde onu en kolaya (hesaptaki kolaylık) hazırlarız. Kimde cimrilik edip (malından) vermezse, kendisini zengin sayıp, en güzel olanıda yalanlarsa Bizde onu en zor olana yöneltiriz.” (Leyl Suresi 5-10. ayetler)

Kulun kadere inancında iki şey ona gerekli ve farz olur.

Birincisi: Kulun yapılması kendisine yasaklanan şeylerden kaçınmasına ve kendisi için takdir edileni (farzları ve Sünnet’leri) fiiliyata dökmesinde Allah’tan yardım dilemesi, onu kolaya yöneltip, zorluktan uzaklaştırması için Allah’a dua etmesi ona farz olur. Böylece kul Allah’a tevekkül eder ve kötülüklerden O’na sığınır, hayra ulaşıp şerden sakınmada Allah’ın yardımına muhtaç olduğunu bilir.

İkincisi: Kul kendisi için takdir edilmiş musibetlere sabredip, umutsuzluğa kapılmamalıdır. Gelen musibetin Allah’ın katından geldiğini bilip, razı olmalıdır. Böylece dünyada selameti bulur. Bilir ki kendisine bir musibet gelecek olsa o musibeti ondan uzaklaştıracak hiçbir kuvvet yoktur. Aynı şekilde kendisi için takdir edilmemiş bir musibet kesinlikle ona isabet edecek değildir.

Kulun kendisi için takdir edilen kadere rıza göstermesi gerekir. Çünkü kadere olan rızası onun Yüce Allah’ın rububiyetine tam manası ile iman etmesinden ileri gelir. Her müslüman Allah’ın iradesine uygun bir şekilde cerayan eden kaderin fiiliyatı olan kazaya iman etmesi, rıza göstermesi imanın şartlarından biridir. Yüce Allah yaptığı her işi adalet ve hikmet çerçevesinde yapar, kulun kalbinin Allah’ın verdiği musibetin yanlışlıkla kendisine gelmeyeceğine, yanlışlıkla kendisine gelecek bir musibetinde Allah’ın iradesi ve kazası olmadan isabet etmeyeceğine inanması, onun meydana gelen olaylar karşısında tereddüde düşmesine ve hayretler içinde kalmasına engel olur. Sitres ve huzursuzluktan arınır, emin olur. Kaybettiği şeylere üzülmez, geleceğinden korkmaz. Böylece insanların en huzurlusu, aklı ve fikri rahat olanı haline gelir. Her kim ömrünün sınırlı olduğunu, korkaklığın ömrünü uzatmayacağını, rızkının belli olduğunu, cimriliğin rızkını artırmayacağını bilirse kalbi ve gönlü rahatlar, mutmain olur. Kendisine isabet eden musibetlere sabreder, yapmış olduğu yanlış işler için tevbe eder, Yüce Allah’ın onun için takdir ettiğine razı olur. Böylece kendisine gelen musibetlere sabrettiği gibi emredilenleride yapmış, bu ikisi arasını birleştirmiş olur.

İrade Çeşitleri

İrade (dilemek, dilediğini yapmak) Yüce Allah’ın kitabında iki çeşit olmak üzere varid olmuştur.

Birincisi: Kevni İrade:Bu irade Yüce Allah’ın yarattığı bütün her şey için geçerlidir. Dilediği meydana gelir, dilemediği ise vuku bulmaz. Yüce Allah’ın murad ettiğinin muhakkak olması gerekir. Kainatta vuku bulan her şeyin Yüce Allah tarafından sevilmesi, hoşnut olunması meydana gelmesi için şart değildir. Kevni irade, Yüce Allah tarafından yerler ve gökler yaratılmadan önce takdir edilmiştir. Eğer kevni irade ile Şer’i irade bir yerde, bir noktada çakışırsa işte o zaman Yüce Allah o kevni iradeyi sever ve ondan razı olur.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:  “Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü islama açar” (Enam Suresi 125. ayet)

İkincisi: Şer’i İrade: Şer’i irade Allah’ın istediği, dilediği, razı olduğu amellerin, hadiselerin vuku bulmasını sağladığı, bu sevdiği, istediği şeyleri yapanlardan razı olduğu iradedir. Yüce Allah’ın bir şeyi sevmesi vuku bulacağı manasına gelmez. Ancak kevni irade ile meydana gelmesi istenirse o zaman vuku bulması gerekli olur.

Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:  “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara Suresi 185. ayet)  

Yüce Allah kulunun iman etmesini, itaatte bulunmasını, iyi ameller işlemesini ister, bunu arzular ve sever. Kullarına sevdiği işleri yapmaları için emreder. Emirlere uyanları mükafatlandırır, güzel bir karşılık verir. Hiç kimse Allah’ın iradesi olmadan isyan edemez, asilik yapamaz. O’nun dilediğinden başka hiçbir şey vuku bulmaz.

Kaderi Değiştiren Sebepler

Yüce Allah kulunun başına gelecek kaderin dua, sadaka, kulun yapmış olduğu işlerde  dikkatli davranması, ilaç kullanması, yaptığı işi en sağlam bir şekilde yapması gibi sebeplerle değiştirilebileceğini başa gelecek olan kaderin bertaraf edilebileceğini bildirmiştir. Çünkü olacak her şey Allah’ın ezeli ilminde sabittir. Kader değişse de bu kulun kaderinde zaten vardır, çizilmiştir. Bu sadece bir kaderden diğerine geçiştir. Kulun acizliği ve başarılı olması dahi kaderinin bir parçasıdır.

Kader Allah’ın Bir Sırrıdır

Kader Allah’ın yarattıklarından gizlediği bir sırrıdır. Kainattaki her şeyin gerçek halini Yüce Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Kulun sapkınlığa düşmesi, hidayete ermesi, ölmesi, dirilmesi, kiminin bolca nimetlenip, kiminin de az rızık alması hepsi Allah’ın takdirindendir.

Yüce Allah’ın ezeli ilmi ile olacakları ve olan her şeyi bilmesi insanlık için ğaybı bir meseledir. Gayb ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği bir ilimdir. Ve gayb kulların nazarında meçhul bir şeydir. Bu sebepten dolayı hiç kimse kaderi, yapmış olduğu günahlara “Kaderimde vardı” diyerek delil olarak getiremez. Eğer böyle bir şey olacak olsaydı, günah işleyenlere hesap sorulamaz, zalimlere ceza verilemezdi. Müşrikler öldürülemez, had cezaları uygulanamazdı. Zalimler zulmünden alıkonulamaz, din ve dünya fesada boğulurdu.

Kul dünya yaşantısında iki türlü musibetle karşı karşıya kalır.

Birincisi: Kulun kendi elinden gelen musibeti bertaraf edecek gücü vardır. Böyle olduğu halde o musibet karşısında acizlik gösteremez, elinden geleni yapmak zorundadır.

İkincisi ise: Kul kendisine gelen musibet karşısında yapacak hiçbir şeyi yoktur. Böyle bir durumda ümitsizliğe, paniğe kapılmadan Yüce Allah’a yönelmeli, ondan probleminin çözümünü istemelidir. Çünkü Yüce Allah musibetleri daha vuku bulmadan nasıl ve ne zaman vuku bulacağını çok iyi bilir. Her musibet için meydana gelişi esnasında bazı sebepler yaratmıştır. Böylece musibetin bertaraf edilişinin yollarını da bize öğretmiştir. Dolayısıyla kul eğer sebeplere sıkı sıkı sarılırsa musibetleri bertaraf edecek gücüde kendisinde bulacaktır. Dinimiz sebeplere sarılmayı emretmiş, sebepler doğrultusunda hareket etmeyeni ayıplamıştır. Çünkü kul bu fiili ile kendisini tehlikelerden korumamıştır. Bütün bunların yanı sıra eğer kulda musibetlere karşı koyacak güç ve imkanı yoksa o zaman kul mazur olmuş olur.

Kulun sebeplere sarılması, Allah’a tevekkül etmesine engel değildir. Çünkü sebepler kaderin cüzlerinden biridir. Dolayısıyla kader sebepler ile bir bütündür. Her halükarda Allah’a tevekkül etmeyi gerektirir. Kul yapacağı işlerde sebeplere sarıldıktan sonra Allah’a tevekkül eder, ondan kaderinin hayırlı olmasını ister. Eğer başına bir musibet gelecek olursa da şöyle der: "قدر الله ما شاء فعل" “Allah takdir etti ve dilediğini de yaptı.”

Kula musibet gelmeden evvel musibeti önleyecek sebeplere sarılması gerekir. Çünkü kader ancak başka bir kader ile defedilir. Şüphesiz ki bütün peygamberler kendilerini düşmanlarından koruyacak sebeplere sarılmışlardır. Halbuki Yüce Allah onları korumuş, onlara davetleri esnasında yardım etmiş ve vahiy ile desteklemiştir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a tevekkül edenlerin efendisi olmasına rağmen sebeplere sarılırdı.

Soru:

Rızık artar ve eksilir mi? Rızık sadece yenilen şeyler midir, yoksa kulun sahip olduğu her şey rızık mıdır?

Cevap:

İki türlü rızık vardır:

Birincisi: Allah’ın, kişinin rızkı olacağını, yiyeceğini bildiği şey. Bu rızık değişmez.

İkincisi: Allah’ın yazdığı ve meleklere bildirdiği rızık. Bu rızık, sebeplere bağlı olarak artar da eksilir de. Çünkü Allah meleklere, kul için bir rızık yazmalarını emreder. Eğer Allah’ın rahmeti kula erişirse, bu rızkı onun için arttırır. Nitekim sahih bir hadiste peygamber efendimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kim, rızkının genişlemesinden ve yaptığı hataların unutulmasından hoşlanıyorsa, sıla-ı rahimde bulunsun, akrabalık bağlarını gözet-sin.” Buhari, Buyû, 12

Aynı şekilde Davud peygamberin (a.s.) ömrü altmış sene olarak yazılmıştı. Kırk yaşına geldiğinde, Allah ömrünün yüz sene olmasını öngördü. Tirmizi, 3076

 Hz. Ömer’in şu sözü de bu kapsama girer: “Allahım! Eğer benim bedbahtlardan olmamı yazmışsan, bunu sil ve beni mutlulardan kıl. Çünkü sen dilediğini siler ve dilediğini sabit bırakırsın.

 Nuh’un (a.s.) şu sözü de buna örnektir: “Allah’a kulluk edin; O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vadeye kadar tehir etsin. Nuh, 3-4 Bunun birçok örneği vardır.

Rızık elde edilmesine aracı kılınan rızıklar da yüce Allah’ın takdir edip yazdığı şeyler arasında yer alırlar. Eğer Allah, kulun çalışması ve kazancıyla rızıklanmasını öngörmüşse, ona çalışmayı ve kazanmayı ilham eder. Çalışmayla elde edilmesi öngörülen bu rızık, çalışma dışında elde edilemez. Çalışma ise iki türlüdür. Çalışmanın bir türü tamamen rızık elde etme içindir. Zanaat, ziraat ve ticaret gibi. Bir kısım çalışma da dua, tevekkül ve mahlûkata ihsan etme şeklinde olur. Çünkü kul kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder.

Rızık kavramıyla iki şey kast edilir:

Birincisi: Kulun yararlandığı şeyler.

İkincisi: Kulun sahip olduğu şeyler. “Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler. Bakara, 3 “Size verdiğimiz rızıktan harcayın. Münafikun, 10 ayetlerinde bu ikinci kısım rızık kast ediliyor. Bu, Allah’ın helâl olarak kişiyi sahip kıldığı mallardır.

Birinci kısım rızıktan ise şu ayette söz edilmiştir: “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Hud, 6 Peygambe-rimizden (s.a.v.) rivayet edilen şu hadiste de bu tür rızıktan söz edilmiştir: “Kişi, kendisi için takdir edilen rızkı tamamlamadan ölmez.” İbni Mace, Ticarat, 2 Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Kul, helâl da yer haram da. Bu yedikleri, birinci kısım rızık itibariyle rızıktır, ikinci kısım rızık itibariyle değil. Kulun çalışarak kazandığı, ama yemediği şey de ikinci kısım itibariyle rızıktır, birinci kısım itibariyle değil. Çünkü bu, gerçekte miras aldığı bir maldır, kendi malı değildir. Doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir.

Soru:

Bir adam, yol kesse, hırsızlık yapsa veya haram yese, bu yediği ve çalıp çırptığı şeyler, onun Allah tarafından garanti edilen rızkı mıdır, değil midir?

Cevap:

Bu, Allah’ın ona mübah kıldığı rızık değildir. Allah bunu sevmez ve bundan razı da olmaz. Bu nitelikteki bir maldan infak edilmesini de emretmemiştir. “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Bakara, 3 “Size rızık olarak verdikleri-mizden infak edin. Münafikun, 10 ayetlerinin kapsamına haram yollardan elde edilen mallar girmezler. Bilakis, haram yollardan elde ettiği bir şeyi infak eden kimseyi yüce Allah kınamıştır. Böyle bir kimse, dinine göre, dünya ve ahirette azabı hakkeder. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı aranızda haksız yollardan yemeyin. Bakara, 188 Soruda belirtilen durum, malın haksız ve batıl yollardan yenilmesi kapsamına girer.

Ancak bu, Allah’ın önceden bildiği ve takdir ettiği rızıktır. Nitekim sahih bir hadiste İbni Mes’ud peygamber efendimizden (s.a.v.) şöyle rivayet eder: “Sizden birinizin yaratılışı şöyle gerçekleşir: Anasının karnında kırk gün nütfe halinde kalır. Sonra bunun gibi kırk kan pıhtısı halinde kalır. Sonra kırk gün bir çiğnem et halinde kalır. Sonra onun yanına iki melek gönderilir ve bunlara şu dört söz emredilir ve denilir ki: Rızkını, ecelini, amelini, mutsuz veya mutlu olacağını yaz.” Buhari, Kader, 1; Müslim, Kader, 1 Allah, kulun hayır ve şer olarak işleyeceği şeyleri bildiği gibi, hayırdan dolayı sevap, şerden dolayı da ceza verecektir. Aynı şekilde helâl ve haram olarak kişinin edindiği rızıkları da yazmıştır. Bunun yanında haram yollardan elde ettiği rızıklardan dolayı kulu cezalandıracaktır.

Haram rızık, Allah’ın takdir ettiği ve meleklerin yazdığı bir şeydir. Bu da Allah’ın dilemesinin kapsamına girer, Allah’ın yarattığı şeyler arasında yer alır. Bununla beraber Allah bunu haram kılmıştır. Yasaklamıştır. Bunu işleyen kimseye, hakkettiği oranda gazap edecektir, onu yerecek ve cezalandıracaktır. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Kişi, kendisine emredilen sebebi yerine getirir ve ğücünün dışında olan hususlarda ise Allah’a tevekkül eder. Tıpkı toprağı süren ve tohumu eken kimsenin, bunları yaptıktan sonra yağmurun yağması, ekinin yeşermesi ve zararlı unsurların bertaraf edilmesi hususunda Allah’a tevekkül etmesi gibi. Aynı şekilde tüccar da mal getirmek ve bir yerden bir yere nakletmek hususunda bütün çabasını sarf eder; ancak insanların kalbine bu malı talep etme duygusun koyma, kar edeceği bir fiyatı verme gibi hususlar kulun gücü dahilinde değildir. Kişi gücünün yettiği şeyleri yaparsa, Allah, aciz kaldığı şeylerden dolayı onu cezalandırmaz. İstek belli bir şeye yönelik olmaz. Bilakis, rızkın kendisine yetmesini sağlayan şeylerle ilgili olur. Tıpkı, herhangi bir belirlemede bulunmadan, Allah’tan yeterli derecede rızık isteyerek dua eden kimse gibi.

Çalışmaya gücü yeten bir kimsenin kendisinin, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmesi ya da borcunu ödemesi gereken kimse gibi. Alimlerin ortak görüşüne göre, böyle bir kimsenin çalışması vaciptir. Çalışabildiği halde bunu terk ederse, günahkâr bir asi olur.

Peygamberlerin (a.s.) geneli, rızıklarını elde etmelerine yarayan işler yapmışlar, sebepler gerçekleştirmişlerdir. Nitekim İbni Ömerin rivayet ettiği bir hadiste peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kıyametin hemen öncesinde, insanlar tek ve ortaksız Allah’a ibadet etsinler diye, kılıçla gönderildim. Benim rızkım mızrağımın gölgesindedir. Benim emirlerime muhalefet edenler için alçaklık ve küçüklük vardır. Bir kavme benzeyen onlardandır.” Ahmed, 2/50 Sahih bir hadiste peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kişinin yediğinin en üstünü kendi kazancıdır.” Nesai, Buyû, 1 Davud peygamber kendi kazancını yerdi, zırh yapardı. Zekeriya peygamber (a.s.) marangozdu. İbrahim peygambe-rin (a.s.) sürüleri vardı. Öyle ki tanımadığı kimselere semiz bir buzağı ikram edebiliyordu. Ancak varlıklı olan biri bu şekilde davranabilir.

Allah her şeyin yaratıcısıdır. Fakat Kur’an ve hadislerde kötülük ancak aşağıda işaret edilen üç şekilde yüce Allah’a izafe edilir:

Birincisi: Genelleştirme yoluyla. Allah her şeyin yaratıcısı-dır. Rad, 16, Zümer, 62 ayetinde olduğu gibi.

İkincisi: Sebebe izafe etmek sûretiyle. Yarattığı şeylerin şerrin-den...” ayetinde olduğu gibi.

Üçüncüsü: Fail hazfedilerek. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa rableri onlara bir hayır mı diledi? Cin, 10

Bu üç ifada tarzının üçünün de Fatiha suresinde yer aldığını görüyoruz: “Alemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun. burada genelleştirme söz konusudur. “Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğramışların... değil. burada ise gazabın faili hazf edilmiş. “ve saapmışların.... burada ise sapma olgusu mahlûka izafe edilmiş. Buna Hz. İbrahim’in (a.s.) şu sözünü de örnek gösterebiliriz: “Hasta olduğum zaman, bana şifa veren O’dur. Şuara, 80 Hızırın şu sözü de: “O’nu kusurlu kılmak istedim. “Böylece istedik ki, rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin. “Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler. Kehf, 79-82

Allah şöyle buyurmuştur: “O ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış... Secde, 7 “Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Neml, 88 Buna göre mahlûkat, yaratılışına esas oluşturan hikmet itibariyle hayır ve hikmetten ibarettir. Başka açıdan şer de içerse de. Bu ise, arızi ve cüz’i bir olgudur. Salt şer değildir. Bilakis, ağır basan hayır amaçlanarak işlenen şer de hikmet sahibi bir fail açısından hayrın göstergesidir. Bu işi gerçekleştirdiği mahal açısından şer olsa da.

Allah’ın kudretinin herşeyi kapsaması


Allah’ın her şeye gücü yeter. Hiçbir şey bu genelliğin dışında değildir. Fakat, varlığı tasavvur edilebilene “şey” adı verilir. Fakat özü itibariyle imkânsız olan ise, aklı başında herkesin ittifak ettiği üzere “şey” olarak değerlendirilemez.

Zıt olan şeyleri yaratma kudreti, bunları alternatifli olarak yaratma kudretidir. Allah, kulunu hareket eden yapmak istediği zaman, yapar. Onu hareketsiz yapmak istediğinde de, yapar. İman, küfür ve başka hususlar için de bu kural geçerlidir. Fakat kulun, aynı anda zıt olan iki şeyle vasfedilmesi mümkün değildir. Hem Allah’ın muttaki velilerinden sadık bir mü’min olması hem de Allah’ın düşmanı münafık bir kâfir olması gibi. Bununla beraber kul da, imandan bir şube ile nifaktan bir şubenin bulunması mümkün-dür.

Kulun bilmesi gerekir ki, Allah’ın bilgisi, kudreti, hikmeti ve rahmeti eksiksizdir, mükemmeldir, bundan daha fazlası tasavvur edilemez. Daha doğrusu, eksiksiz kemal tasavvur edildikçe, bu, yüce Allah açısından vacip olur. Bazı kullar, Allah’ın bazı hikmetlerini bilirler. Allah’ın gizlediği bazı hikmetler de onlardan gizli kalır.

Allah’ın hikmetini, rahmetini ve adaletini bilme bakımından insanlar birbirlerinden üstün olabilirler. Kulun varlıkların hakikatine dair ilgisi arttıkça, Allah’ın hikmetine, adaletine, rahmetine ve kudretine dair bilgisi de artar. Bilir ki, Allah işlediği güzel ameller ve bu amellerin sevapları itibariyle kendisine nimet bahşetmiştir. Yine bilir ki, işlediği günahlardan dolayı başına gelen azap da Allah’ın adaletinin bir göstergesidir. Günahın kendisinden sadır olması, Allah’ın takdirinin bir parçası olsa da, kendi nefsinin yetersizliğinin, acizliğinin ve bunun bir sonucu olan cahilliğinin sonucudur. Kendisinde bulunan iyilikler de Allah’ın fiilidir. Bunların varlığını Allah bahşetmiştir. Allah, nefsi yaratmış ve ona şekil vermiştir. Ona günahını da takvasını da ilham etmiştir. Günah ve takvanın ilham edilmiş olması, sınırsız bir hikmetin göstergesidir. Şayet Adem oğullarının öncekileri ve sonrakileri içindeki bütün aklı başındaki kimseler, bundan daha mükemmel bir hikmet bulmak için toplansalar, bulamazlar.

Soru:

Maktul eceliyle mi ölmüştür, yoksa katil ecelini dolmadan kesmiş midir?

Cevap:

Maktul ve diğer ölüler, ecelleri dolmadan ölmezler. Hiç kimse de önceden belirlenmiş ecelinden sonra ölmez. Hatta diğer hayvanların ve ağaçların da öne alınamaz ve ertelenemez ecelleri vardır. Çünkü bir şeyin eceli, ömrünün sonudur. Bir şeyin ömrü de hayatta kalış süresidir. Buna göre, ömür, hayatta kalış müddeti, ecel de ömrün sona ermesi demektir.

Sahihi Müslim’de ve başka kaynaklarda peygamber efendimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah, gökleri ve yeri yaratmazdan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderlerini belirlemişti. O sırada Allah’ın arşı suyun üzerindeydi.” Müslim, Kader, 16 Sahihi Buhari’de ise peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Allah vardı ve Ondan önce hiçbir şey yoktu. Arşı suyun üzerindeydi. Her şeyi zikirde yazdı. Gökleri ve yeri yarattı.-rivayetin bir diğer versiyonunda lafız şöyledir:- sonra gökleri ve yeri yarattı.” Buhari, Bed’ul halk, 1 Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: “Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler. Nahl, 61

Daha olmadan, Allah, olanı bilir. Bunu yazmıştır da. Şunun karın ağrısıyla, şunun zatulcenab hastalığıyla, şunun yıkıntı altında kalarak veya boğularak, yahut başka sebeplerle öleceğini bilir. Şunun, zehirlenerek veya kılıçla yahut taşla ya da başka bir şeyle öldürüleceğini bilir.

Allah’ın bütün bunları bilmesi ve yazması, hatta her şeyi dile-mesi ve her şeyi yaratması, kişilerin bunlardan dolayı övülmelerine, yerilmelerine, sevap kazanmalarına veya cezalandırılmalarına engel değildir. Bilakis, Allah yolunda cihad eden kimse gibi, bir insan, Allah’ın ve resulü’nün emri uyarınca birini öldürürse, bundan dolayı sevap kazanır. Yol kesenlerin ve saldırganların yaptığı gibi, bir kimse de Allah ve resulü’nün haram ettiği şekilde birini öldürürse, bundan dolayı cezalandırır. Kısas olayında olduğu gibi, mübah olarak birini öldürürse, ne sevap kazanır, ne de ceza görür. Ancak bu bağlamda iyi ya da kötü bir niyet taşımış olması başka.

İki türlü ecel vardır: Allah’ın bildiği mutlak ecel... Şartlara bağlı ecel.... Bununla, peygamber efendimizin (s.a.v.) şu sözlerinin anlamı anlaşılmış oluyor. Buyuruyor ki: “Kim, rızkının genişlemesinden ve yaptığı hataların unutulmasından hoşlanıyorsa, sıla-ı rahimde bulunsun, akrabalık bağlarını gözetsin.” Buhari, Buyû, 12 Çünkü yüce Allah, meleğe şöyle emretmiştir: Ecelini yaz. Ama sıla-ı rahmi gözetirse, ona fazladan şu kadar ömür vereceğim.... Melek, ömrün uzatılıp uzatıl-mayacağını bilmez. Fakat Allah, işin nereye varacağını bilir. Bu sonuç da gerçekleştiği zaman, ecel ne bir saat ileriye alınır, ne de bir saat ertelenir.

Allah’ın hükmü iki türlüdür: Yaratma ve Emretme.

Birincisinin kapsamına, takdir ettiği musibetler girer.

İkincisinin kapsamına, emir ve yasakları girer. Kul, her iki durumda da sabretmekle yükümlüdür. Dolayısıyla yapması emredi-len şeyi yapmak ve yasaklanan şeyi de terk etmek hususunda sabretmesi gerekir. Aynı şekilde Allah’ın takdir ettiklerine sabretmesi de lazım gelir.

İnsanlar dört kısma ayrılırlar


1) Kendisi için değil, rabbi için buğzedenler. 2) Rabbi için değil, kendisi için buğzedenler. 3) Her ikisi için de buğzedenler. 4) Her ikisi için de buğzetmeyenler...

Kadere tanıklık etmek hususunda da dört kısma ayrılırlar.

1) İyiliğin Allah’ın fiili, kötülüğünse kendisinin fiili olduğuna inananlar. 2) İyiliğin kendi fiili, kötülüğünse Allah’ın fiili olduğuna inananlar. 3) Her ikisinin de Allah’ın fiili olduğunu düşünenler. 4) Her ikisinin de kendi fiili olduğunu düşünenler...

İşte Rububiyeti müşahede etme hususunda insanlar bu dört gruba ayrılırlar. Bu, insanların Allah ve kendileriyle ilgili olarak takındıkları tavırların odaklandığı taksimdir. Ayrıca Allah ve kendileriyle de bu şekilde gruplanırlar. Salt olan taksim ise, Allah ile Allah için amel etmektir. Kendisiyle kendisi için değil.

Saidler ve Şakiler


Soru: Sırf mutluluğa özgü kılınmış veya sırf mutsuzluğa özgü kılınmış topluluk yahut mutsuz olmayacak mutlu ya da mutlu olmayacak mutlu var mıdır? Şayet bizden önce amellerin varlığı söz konusuysa, o zaman amel etme hususunda nefsi yormanın ve onu lezzetlerden alıkoymanın ne anlamı var? Değil mi ki ezelde yazılan şey kaçınılmaz olarak gerçekleşecek?

Bu Meseleye Resulullah’ın Cevabı


Cevap: Allah Resulu (s.a.v.) birden çok hadiste bu soruya cevap vermiş.

Müslim sahihinde Züheyr’den, Ebu Zübeyr’den ve Cabir b. Abdullah’tan şöyle rivayet eder: Süraka b. Malik b. Cü’süm geldi ve dedi ki: “Ya Resulallah! Sanki şu anda yaratılmışız gibi bize dinimizi açıkla. Bu gün ne için amel edilir? Kalemlerin mürekkep-lerinin kuruduğu ve kaderlerin takdir edildiği şeyler için mi? Buyurdu ki: “Bilakis; kalemlerin kuruduğu ve kaderlerin takdir edildiği şeyler için. Dedi ki: Şu halde neden amel etmeyelim ki? Züheyr şöyle der: Burada Ebu Zübeyr anlamadığım bir şey söyledi. Ne dediğini sordum. Dedi ki: Amel edin, çünkü herkese kolaylaştırılır.” Müslim, Kader, 8

Buhari ve Müslim’de Ali’den (r) şöyle rivayet edilir: “Bir gün Resulullah (s.a.v.) elinde bir değnek yeri eşeliyordu. Bir ara başını kaldırdı ve şöyle dedi: Sizden hiç kimse yoktur ki cennetteki ve cehennemdeki menzili şu anda biliniyor olmasın. Dediler ki: “Ya Resulallah! O halde ne diye amel ediyoruz? Tevekkül etsek daha iyi olmaz mı? Buyurdu ki: Hayır; amel edin! Çünkü herkese, yaratıldığı akıbete uygun ameller kolaylaştırılır.” Ardından şu ayetleri okudu: “Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa ve en güzel olanı doğrularsa, biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel olanı da yalan sayarsa, biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. Leyl, 5-10 Buhari, Kader, 4

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu ve benzeri hadislerde, Kur’an’ın da haber verdiği gibi, yüce Allah’ın, kulların varacakları mutluluk ve mutsuzluğu önceden bildiğini, yazdığını ve takdir ettiğini haber veriyor. Kulların ve başka varlıkların hallerini önceden bilip yazdığı gibi. Nitekim Buhari ve Müslim’de Abdullah b. Mesud’dan şöyle rivayet edilir: Doğru sözlü ve sözleri her zaman doğrulanan Resulullah (s.a.v.) şöyle anlattı: “Sizden her birinizin ana rahmindeki yaratılışının ilk kırk günü nütfe şeklinde geçer. Sonraki kırk günde bir kan pıhtısı olur. Ondan sonraki kırk günde bir çiğnem et olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle ona gönderir. Melek onun amelini, ecelini, rızkını, mutsuz veya mutlu oluşunu yazar. Sonra onun içine ruh üfler. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, içinizden biri sürekli olarak cennet ehlinin amelini işler, nihayet onunla cennet arasında bir zira kadar mesafe kalır ki, daha önce yazılmış olan kader öne geçer de, o adam ateş ehlinin amelini işleyerek ateşe girer. Yine içinizden biri sürekli olarak ateş ehlinin amelini işler, nihayet onunla ateş arasında bir zira kadar bir mesafe kalır ki, daha önce yazılmış olan kader öne geçer de, o adam cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.” Buhari, Bed’ul halk, 6

Yüce Allah’ın varlıkları ve türlerini yaratmadan önce onları bildiğine, yazdığına, hükmettiğine ve takdir ettiğine dair nasslar ve rivayetler oldukça fazladır.

Resulullah efendimiz (s.a.v.) bunun, mutluluk ve mutsuzluğa yol açan amellerin varlığına engel olmadığını, mutluluk ehli olana mutluluk ehlinin amelinin kolaylaştırıldığını açıklamış, kişinin nasıl olsa önceden yazılmış bir kader vardır diye amel etmeyi terk etmesini yasaklamıştır. Bu yüzden önceden yazılmış kadere güvenerek emredilen amelleri terk edenler, amel olarak en büyük hüsrana uğrayan, emekleri dünya ve ahirette boşa giden kimselerdir. Dolayısıyla yapmakla yükümlü oldukları amelleri terk edişleri, kendileri için takdir edilip de kendilerine kolaylaştırılan mutsuzluk ehlinin amelleri arasında yer alır. Çünkü mutluluk ehli olanlar, emredilenleri yapıp yasaklananlardan kaçınan kimselerdir. Bu bakımdan, kadere yaslanarak kendisine emredilen vacip amelleri terk edip, yasaklanan amelleri işleyen kimse, kendilerine mutsuzluk ehlinin amelleri kolaylaştırılan mutsuzlardan biridir.

Peygamber efendimizin (s.a.v.) bu son derece doğru ve isabetli cevabı, Tirmizi kanalıyla rivayet edilen bir diğer hadiste yer alan şu cevabına benziyor: Denildi ki: “Ya Resulallah! İlaçlarla tedavi olalım mı? Ayet ve dua ile hastalıktan korunalım mı? Hastalık korkusuyla önceden tedbir alalım mı? Bunlar, Allah’ın takdir ettiği bir şeyi engeller mi? Buyurdu ki: Bunlar da Allah’ın takdirleridir.” Tirmizi, Tıp, 21

Çünkü yüce Allah, varlıkların bütün durumlarını ve mahiyetlerini bilir, buna göre yazar. Allah, bir şeyin amel veya başka sebepler aracılığıyla olacağını bilip yazdığında ve bunu takdir ettiğinde, bu gibi şeylerin, Allah’ın sebep kıldığı şeyler olmadan olabileceklerini düşünmek caiz değildir. Bu durum, bütün hadiseler için geçerlidir.

Bir örnek verecek olursak: Allah, şu erkek ve kadının bir çocuğunun olacağını bilip yazdığı zaman ve Allah bunun gerçekleşmesini kadınla erkeğin birleşmelerine, çocuğun oluşumunu sağlayan meninin ana rahmine akmasına bağlı kıldığı vakit, artık Allah’ın, çocuğun varlığını bağlı kıldığı sebep olmaksızın çocuğun var olabilmesi caiz değildir. Çocuğun olmasının sebepleri, alışıla gelen (normal) ve alışık olunmayan (normal ötesi) olmak üzere iki kısma ayrılırlar.

Normal sebepler: Ademoğullarının bir anne ve bir babadan dünyaya gelmeleri.

Normal ötesi sebepler: Bir insanın sadece bir anneden dünyaya gelmesi, İsa (a.s.) gibi. Ya da sadece bir babadan dünyaya gelmesi, Havva gibi. Yahut anasız ve babasız dünyaya gelmesi, insanlığın atası Adem’in çamurdan yaratılması gibi.

Allah bütün sebepleri önceden bilmiş ve yazmıştır. Onları takdir etmiş, hükme bağlamıştır. Bunların sonuçlarla irtibatlarını da önceden belirlemiştir. Bitkilerin yaratılmasına aracı olan yağmurun yağması gibi sebepler de bu kapsama girer. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:”Ve Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında... Bakara, 164 “Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. Araf, 57 “Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Enbiya, 30 Bunun gibi daha birçok ayeti örnek gösterebiliriz. Şu halde bunların tümü önceden takdir edilmiş ve bilinen şeylerdir. Oluşlarından önce hükme bağlanıp yazılmışlardır.

Soru: 

Yüce yaratıcı saptırır mı hidayete mi erdirir?

Cevap:

Varlık aleminde olan her şey Allah tarafından yaratılmıştır. Her şeyi dilemesi ve kudretiyle yarattı. O’nun istediği olur, istemediği de olmaz. Veren de O’dur, vermeyen de. Alçaltan da O’dur, yükselten de. Üstün kılan da O’dur, alçaltan da. Zengin eden de O’dur, fakir eden de. Kimini saptırır, kimini de doğru yola iletir. Kimini mutlu eder, kimini bedbaht. Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çekip alır. Dilediği kimsenin göğsünü islâma açar, dilediği kimselerinde göğsünü göğe yükseliyormuş gibi sıkıştırır. O, kalpleri çekip çevirendir. Bütün kulların kalpleri Rahman’ın iki parmağının arasındadir. Bunlardan dilediğini dosdoğru tutar, dilediğini de kaydırır. Mü’minlere imanı sevdiren, onu kalplerine süslü gösteren, onların küfürden, fısktan ve günahtan tiksinmelerini sağlayan O’dur. İşte bunlar doğru yol üzere olanlardır.

Allah her şeyin yaratıcısı, rabbi ve sahibidir. O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. O’nun her şeye gücü yeter. Kulu, sabırsız, aceleci, kendisine bir kötülük isabet ettiğinde feryadı basan, kendisine bir iyilik dokunduğunda ise, başkasına vermeyen bir karakterde yaratmıştır. Bununla beraber kul, gerçek bir faildir, bir dilemesi ve kudreti vardır. Nitekim yüce Allah bu hususla ilgili olarak şöyle buyur-maktadır: “Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Tekvir, 28-29

“Şüphesiz bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol tutar.Sizler ancak Allah’ın dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz.” İnsan, 29-30

“Asla! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır. Dileyen öğüt alır. Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.” Müddessir, 54-56

Müsbetlikte ve menfilikte kaderin hakkına tecavüz etmemek gerekir, örneğin, rızkı temin etmek, esbaba tevessüle bağlı kılınmıştır, Rızık konusunda insanlar üçe ayrılırlar;

1)- Rızkı ben kazandım diyen (kafirler)

2)- Rızkı Kabbim verdi diyen (mü'minler.)

3)- Rızkı manevi şekilde bulanlar (muhlisler)