27 Nisan 2018 Cuma

BÜYÜK (İTİKADÎ) NİFÂK


BÜYÜK (İTİKADÎ) NİFÂK[1]


           Lügatte nifak: Bir şeyi gizlemek ve saklamaktır.[2]

Istılahta nifak: İnsanın Allah’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine ve ahiret gününe imanı ortaya çıkarması ve bunların hepsini veya bir kısmını bozan şeyleri içinde gizlemesidir.[3]

İnsanların önünde açıktan İslâm iddiasında bulunur ve onlara Müslüman olduğunu izhar eder. Bazen onların önünde namaz, oruç ve hac gibi ibadetler yapar. Lakin kalbinde -bundan Allah’a sığınırız- Allah (U)’nin Ulûhiyet ve Rubûbiyyette bir olduğuna, Nebî (r)’in risaletine iman etmez, ona buğzeder. Yahut Allah (U)’nin indirdiği kitâblardan birine, kabir azabına, ölümden sonra dirilişe iman etmez. Veya Hıristiyanlık, Yahûdîliğin ya da başka din mensuplarının hak olduğuna veya İslâm’dan hayırlı olduğuna, İslâm dininin eksik olduğuna inanır. Yine bu zamana uygun olmadığına, toplumda bazı gruplar için zulüm içerdiğine, kadınlara zulmettiğine, bazı hükümlerinin zulüm olduğuna, kulların maslahatlarına uymadığına ve bunlar dışında büyük şirk ve büyük küfür bölümlerinde geçen dinden çıkarıcı akîdelere inanır.


Münafığın hükmüne gelince, büyük şirkle müşrik olan ve büyük küfürle kâfir olanın hükmü gibidir. Zira münafıklar, diğer kâfirlerden daha kötü durumda olsalar da hakikatte kâfirlerdir. Onlarda kâfirlerden fazla olarak; yalan, aldatma, tuzak, Müslümanlara karşı daha şiddetli zarar vermek vardır. Onlar Müslümanlar arasına sızarak onlardan olduklarını ortaya koyarlar ve ıslah etmek adı altında İslâm’a karşı savaşırlar. Bu yüzden onlar ahirette diğer kâfirlerden daha şiddetli azap göreceklerdir. Nitekim Allah (U) şöyle buyurmuştur:

 ‘Şüphe yoktur ki münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar.’ (Nisâ’, 4/145)



İkinci Konu: Münafıkların Küfür Amelleri:[4]

Münafıkların nifakı gizlediklerini gösteren küfür amelleri vardır ki Allah (U) onları Kitâb’ında mesela Tevbe sûresinde beyan etmiştir. Bu sûre ‘el-Fâdiha: Ortaya çıkarma’ olarak da isimlendirilmiştir. Zira Allah (U) bu sûrede tıpkı diğer pek çok sûrede olduğu gibi; münafıkların küfür amellerini ortaya koymuştur. Bu amellerden bazıları şunlardır:

1- Allah (U) ile Rasûlü ile ve Kur’ân ile alay etmek: Allah (U) şöyle buyurmuştur:

 “Onlara, (o tarz konuşmalarının sebebini) sorsan: ‘Dalmışız, oyalanıyorduk’ diyeceklerdir. (Ey Muhammed! Onlara) de ki: ‘Siz, Allah ile âyetleri ile ve Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz?’ Boşuna özür dilemeyin! Zira siz imânınızdan sonra küfrettiniz.” (Tevbe, 9/65-66)

“Onlar imân edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İmân ettik’ derler; şeytanlarıyla baş başa kalınca da: ‘Biz sizinle beraberiz ve onlarla sadece alay ediyoruz’ derler.” (Bakara, 2/14)

2- Allah (I)’ya veya Rasûlü (r)’e hakaret etmek veya onları yalanlamaktır: Allah (I) onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

‘Onlardan bir kısmı da sadakalar konusunda sana saldıran kimselerdir.’ (Tevbe, 9/58)

Yani sadakaların ayrılması konusunda onu ayıplayan ve adaletsizlikle itham eden münafıklar kastedilmiştir. Ayetin Arapça metninde geçen ‘el-Lemz’ kelimesi göz ile işaret etmektir.

3- İslâm dininden yüz çevirmek ve onu ayıplamak, insanları İslâm dininden uzaklaştırmaya ve onunla hükmetmemeye çalışmak: Allah (I) şöyle buyurmuştur:

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûle gelin’ denildiği zaman, o münafıkların, senden yüzçevirip kaçtıklarını da görüyorsun.” (Nisâ’, 4/61)

4- Kâfirlere muhakeme olmak ve onların kanunlarını uygulamayı Allah’ın hükmünden üstün görmek: Allah (I) şöyle buyurmuştur:

 ‘Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia eden (şu münafık) kimseleri görmüyor musun? Aslında (fesat ve dalâlet kaynağı olan) tâgûtu inkâr etmekle emir olundukları halde yine de onun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Şeytân da onları, (dönüşü olmayan) uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.’ (Nisâ’, 4/60)

5- Yıkıcı mezheplerin sahih olduğuna inanmak, hakikatlerini bilmesine rağmen ona davet etmek: Bu mezheplerden birisi de bu asırda ortaya çıkan ve hakikatte İslâm’a savaş açmış mezheplerdir. Toplumu İslâm’ın yolundan başka bir yola davet ederler. Irkçılık, vatanseverlik, bu asırda pek çok münafıkların ‘laiklik’ ‘modernizm’ veya ‘milliyetçilik’ diye isimlendirdikleri mezhepler, hakikatte insanları cahiliye bağlarına çağırmaktadırlar ve Rabbimiz (U)’nin:     ﯞﯧ   ‘Ancak müminler kardeştir’ (Hucurât, 49/10) ayetinde zikrettiği imân ve İslâm bağlarından ayrılmaya davet ederler.[5]

6- Kâfirlerle yardımlaşma ve Müslümanlara karşı onlara destek olmak:[6] Zira münafıklar hakikatlerinde kâfirlerdir ve Müslümanlara karşı kâfir kardeşlerine yardım ederler. Allah (U) şöyle buyurmuştur:

 “Ey imân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları kendinize dost edinmeyin. Onlar biribirlerinin dostudurlar. İçinizden her kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah, şüphesiz, zâlim kimseleri doğru yola iletmez. Kalplerinde bir hastalık bulunan (münafık)ların ‘başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz’ diyerek (Yahûdîlerin) arasında koşuştuklarını görürsün. Fakat mümkündür ki Allah, kendi katından bir zafer yahut bir emir getirir de onlar da içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.” (Mâ’ide, 5/51-52)[7]

7- Kâfirler başarı kazandığında veya Müslümanlar hezimete veya zarara uğradığında sevinç göstermek ve müjdeleşmek: Allah (U) şöyle buyurmuştur:

 “İşte siz, onlar sizi sevmezken, siz onları seviyor ve bütün kitâblara inanıyorsunuz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman: ‘biz de inandık’ diyorlar. Yalnız kaldıklarında da kin ve düşmanlıklarından, sanki sizi ısırıyormuşçasına, parmaklarını ısırıyorlar. (Ey Muhammed!) De ki: ‘Öfkenizden çatlayın. Allah şüphesiz, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.’ Eğer size bir iyilik dokunursa bu onları üzüntüye düşürüyor; eğer size bir kötülük isabet ederse, bununla da seviniyorlar. Eğer sabreder ve (Allah’tan) sakınırsanız, onların hilesi, size hiçbir zarar vermez. Allah, şüphesiz, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Ãl-i ‘İmrân, 3/119-120)

Bu yüzden bu asırda onlardan bazılarını Müslümanların uğradığı musibetlerden hiç etkilenmez halde görürüz. Hatta onlardan bazılarının dergilerde ve gazetelerde Arap olmamaları veya vatandaşları olmaması gerekçesiyle Müslümanlara yardım etmekten ve musibetlerine vakıf olmaktan yasaklayan yazılar yazdıklarını okuruz. Irkçılık ve milliyetçilik esasları üzere fırkalaşmaya davet ederler. İslâm bağlarını yüceltmek yerine bilakis ona karşı savaş açarlar.

8- Âlimlere, ıslah edicilere ve bütün sadık müminlere davetlerinden ve dinlerinden dolayı buğzederek hakaret etmek ve onları ayıplamak: Allah (U) onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

 “Onlara: ‘siz de insanların inandıkları gibi inanın’ denildiği zaman: ‘biz, beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanıyoruz?’ derler. Oysa bilesin ki asıl beyinsizler onlardır. Fakat (bunu) bilmezler.” (Bakara, 2/13)

 ‘Allah, müminlerden gönlünden kopup fazla sadaka verenleri ayıplayanlarla emekleri dışında bir şey bulamayanları alaya alanları, (kendi davranışlarıyle cezalandırır ve onları) maskara eder. Onlar için acı bir azâb vardır.’ (Tevbe, 9/79)

Bu yüzden bu asırda onları, âlimleri ve ıslah edicileri, davetçileri ve mücahitleri gazete, dergi ve televizyonlarında ayıplarken görürsün.

9- Küfür ehlini, fikirlerini ve İslâm’a aykırı görüşlerini övmek: Allah (U) şöyle buyurmuştur:

 ‘Allah’ın gadab ettiği bir kavmi, kendilerine dost edinenleri görmüyor musun? Onlar sizden de değillerdir, onlardan da. Bile bile yalan yere yemin ediyorlar.’ (Mucadele, 58/14)

Bu yüzden bu asırda onları Ebû’l-‘Alâ’ el-Me‘arrî, Hallâc, Freûd vb. gibi eski ve yeni mülhitleri (inançsız kimseleri) methederken bulursunuz.



Üçüncü Konu: Münafıkların sıfatları:

Münafıkların cidden birçok sıfatları vardır. Rabbimiz (Y) Kitâbı’nda, Nebî (r) de Sünneti’nde bunları zikretmişlerdir. Bunların en açıkları şu şekildedir:

1- İtaatlerin azlığı, tembellik, vacip olan ibadetleri eda etmede üşengeçlik: Allah (Y) şöyle buyurmuştur:

 ‘Münafıklar, hilelerini Allah bozduğu halde, Allah’a hile yapmaya kalkışırlar Namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar; Allah’ı da çok az zikrederler.’ (Nisâ’, 4/142)[8]

2- Şiddetli korku ve endişeli olmak: Bu sıfat, onların küfürlerini gizleyip İslâm’ı izhar etmelerinin en önemli sebeplerindendir. Zira onlar küfürlerinden dolayı öldürülmekten ve mallarının alınmasından korkarlar. Cesaretleri olmadığından kâfirlerle beraber savaşırlar ve nifaka sığınırlar. Allah (Y) şöyle buyurmuştur:

 ‘Onları görünce cisimleri hoşuna gider. Söz söylerlerse sözlerini dinlersin; fakat onlar, sanki elbise giydirilmiş içi boş odun gibidirler. Her sesin, kendi aleyhlerine olduğunu zannederler. Onlar düşmandır; bu itibarla onlardan uzak dur. Allah onları katletsin. Nasıl olup da haktan döndürülüyorlar.’ (Munâfıkûn, 63/4)

Onlar korkularının şiddetinden dolayı, düşmandan sakındıran her bir nidayı işittiklerinde kendilerinin aleyhine hücum edildiğini zannederler. Allah (Y) şöyle buyurmuştur:

 ‘Onlar, sizden olduklarına dair Allah’a yemin ediyorlar. Oysa sizden değillerdir ve fakat korkak bir topluluktur. Bu sebeple, sığınacak bir yer yahut mağara yahut da yeryüzünde bir delik bulsalar hemen koşarak oraya yönelirler.’ (Tevbe, 9/56-57)

Onlar korkaklıkla vasfedilmişlerdir. Onlardan biri savaş anında bir kale, dağ içinde bir mağara veya yeryüzünde bir tünel bulabilse hemen aceleyle gizlenerek oraya girerler.[9]

3- Sefihlik (akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmek), düşünme zayıflığı ve akıl kıtlığı: Allah (Y) şöyle buyurmuştur:

 “Onlara: ‘siz de insanların inandıkları gibi inanın’ denildiği zaman: ‘biz, beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanıyoruz?’ derler. Oysa bilesin ki asıl beyinsizler onlardır. Fakat (bunu) bilmezler.” (Bakara, 2/13)

Onların sefihliğini (akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmelerini) şu hususlar açıklığa kavuşturmaktadır:

a)- Fani dünyayı ahirete tercih etmeleri, geçici şeylerine, dünyalıklara dünya ve ahiret saadetlerine sebep olan Allah’a itaatten daha fazla hırs göstermeleri. Sahîhu Buhârî’de Nebî (r)’in cemaat namazlarından geri kalan münafıklar hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

‘Şayet onlardan biri yağlı bir kemik veya iki güzel ok[10] bulacağını bilse, elbette yatsı ve sabah namazına katılırdı.[11]

Onlar, içinde kurtuluşlarının bulunduğu şeyden yüzçevirirler. Ancak çok az fayda elde edebilecekleri şeye hırs gösterirler. Böylece onu arkalarına atacaklardır. Hiçbir şey kendilerini Allah’ın azabından kurtaramaz. Allah (Y) münafıkların durumu hakkında şöyle buyurur:

 ‘Onların malları da oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar Cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.’ (Mücadele, 58/17)

b)- Onların çoğunda İslâm dininin hak din olduğu ve hükümlerinin hayır ve adalet olduğu kanaati vardır. Lakin kâfirlerle beraber olmaları, maddi batı medeniyetinden gözlerinin kamaşması, laik[12] münafıklardan ve modernist ırkçılardan onların medeniyetiyle gözleri kamaşanlarla beraber olmaları ve onların sözlerinden işittikleriyle şüpheye düşerek yaratıcılarının şeriatından öğrenilenlerin zıddını tercih ederler. Bu sebeblerden dolayı kalplerine bu dine karşı buğz düşer ve kâfirlerin taklitçisi olmaya ve onların kanunlarıyla hükmetmeye, Rabbinin diniyle harp etmeye davet eder hale gelirler. İşte bu sefihliğin (akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmenin) son noktasıdır. Zira hak olarak bildiği şeyi kusurlu bulmakta ve ona karşı savaş açmaktadır!

c)- Şeytân onlarla sonsuz hayatta helaklerinin ve azaplarının sebebi olan şeye düşürene kadar oynar. Allah (Y) münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur:

 ‘Şeytân onları hükmü altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, şeytânın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki asıl hüsrana uğrayacak olanlar, muhakkak ki şeytânın taraftarlarıdır.’ (Mücadele, 58/19)

d)- Münafık, gizlisini ve açığını bilen yaratıcısını aldatmaya kalkışır, Rabbinin şeriatına harp açar ve işinin sonunu düşünmez. Muhakkak ki o, yarın kabrinde ve haşirde Kuvvetli ve ‘Azîz olanın meleklerinin elinde olacaktır. Önünde kabir azabı ve nifakı üzerine ölürse cehennem azabı vardır. Kendisinden onlarca ve yüzlerce sene önce yaşayan; İbn Ebî Selûl, Ebû’l-‘Alâ’ el-Me‘arrî,[13] Cemâl Abdunnâsır,[14] Tâhâ Huseyn,[15] Bâtınîler, İsmâ‘ilîler, Durzîler, Nusayrîler,[16] Rafızî imamları[17] ve diğer zındıklar gibi zındıklık üzere ölen[18] münafıkların vardığı yeri düşünmez. Onlar şuan beşerin kabirlerinde tahammül edemeyeceği can yakıcı azabı ve Cehennemin ortasında uğrayacakları ebedî azabı düşünmezler. Allah (r)’dan selamet ve afiyet dileriz.

4- Kararsızlık, ikiyüzlülük, rengini güneşin ısısına göre değiştiren, gündüzün başında başka, ortasında başka, sonunda başka renge giren[19] bukalemun gibi renkten renge girme, iki sürü arasında şaşkın kalıp hangisine tabi olacağını bilemeyen, bir ona bir buna dâhil olan[20] koyun gibi şaşkın kalma. Münafık şaşkındır, küfrünü ortaya koymaktan korkar ve Müslümanlarla savaşır veya onların maslahatlarına zarar verir. Kâfirlerin kazanmasından korkar ve onlar tarafından kendi maslahatlarına zarar gelmemesi için savaşır. İslâm’ını izhar etmeye sığınır. Müslümanlığını kâfirlerden ve kendisi gibi olan münafıklardan saklar. Allah (r) şöyle buyurmuştur:

 “Onlar imân edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘imân ettik’ derler; şeytanlarıyla baş başa kalınca da: ‘biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz’ derler.” (Bakara, 2/14)



‘(Müminler ile kâfirler arasında) mütereddittirler. Ne (tam olarak) onlara ve ne de (tam olarak) bunlara temayül ederler. Allah, kimi doğru yoldan saptırmışsa artık onun için (hakka giden) bir yolu asla bulamazsın.’ (Nisâ’, 4/143)[21]

5- Bozguna uğratma, şahıslara hakaret, düşmanlar karşısında eksiklik hissetmek. O kâfirlerin kendisinden ve kendi cinsinden olanlardan üstün olduğunu düşünür. Özellikle kâfirlerin maddi açıdan üstün olduğu bu zamanda her meselede, hatta kendisine hiçbir faydası olmayacak konularda ve zararına olacağını bildiği hususlarda bile onları taklit eder. O tıpkı başı başka bir devenin kovasına bağlı deve gibidir. Onun ardından gider ve adımlarını takip eder. Diğer deve bunun başına bevleder. İşte bu sapıklık, ziyan ve hüsranın son noktasıdır.

6- Hayâsızlık ve uzun dillilik. Allah (r) şöyle buyurmuştur:

 “Allah, içinizden savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine: ‘bize gelin’ diyenleri elbette bilir. Kendileri savaşa ancak nadiren ve fakat size karşı cimri olarak katılırlar. İçlerine korku düştüğü zaman, üzerine ölüm baygınlığı gelmiş kimse gibi, gözleri dönmüş olarak sana baktıklarını görürsün. Korku gittiği zaman da, ganimet malına karşı hırslı olarak sivri dilleriyle size eziyet ederler. Bunlar iman etmemişlerdir.’ (Ahzâb, 33/18-19)[22]



[1] Aslı itikatta olup dinden çıkarıcı olduğu için ‘itikadî’ olarak da isimlendirilmiştir. Münafıkların; müşrikleri dost edinmeleri, Müslümanların aleyhinde onlara yardım etmeleri ve Allah Teala’nın dinine sövmek gibi zikredilen amelleri bu isimlendirmeye aykırı değildir. Zira bunlar nifakın aslına dâhil değildir. Bu ancak kalpteki küfür itikadına delalet eden nifak amelleridir. Bu yüzden küfür haddine varmaz. Küçük nifak ise ‘Amelî Nifak’ olarak isimlendirilmiştir. Çünkü bunlar itikadın aslında olan değil, zahirdeki amellerdir. Dış görünüşü Salih amel olup içte bunun zıddını bulundurmaktır. Bkz. el-İbâne, (2/699, no: 939); İbn Kayyım, Kitâbu’s-Salât, (sy. 59) ve ed-Dureru’s-Seniyye, (2/72).
[2] Mu‘cemu Mekayisi’l-Lugâ’da (nefeka maddesi) şöyle denilmiştir: “(Nûn, fa ve kaf) iki sahih asla delalet eder. Birisi; bir şeyin kopup gitmesi, diğeri bir şeyi gizlemek ve saklamaktır. Söz ikisi hakkında olunca birbirine yakın anlamda olur. Birincisi:Nefakati’d-dâbbetu nufukan’ denildiği zaman hayvanın ölmesi kastedilir. Diğer asıl: en-Nefak: bir yerden bir yere geçilen alt geçittir. en-Nafikau: Tarla faresinin yuvasında deldiği yerdir. Yuvanın birine saldırı olursa, öbür yuvanın yumuşak tavanını delerek kaçar. Nifak kelimesi de buradan türemiştir. Zira sahibi açığa çıkardığının aksini gizler. Sanki iman ondan çıkmış veya o imandan gizlice çıkmış gibidir. Bu konuda aslın bir olması da mümkündür. Bu da çıkılabilecek bir penceredir.”
[3] Câmi‘u’l-‘Ulûm ve’l-Hikem, 48 nolu hadisin şerhi (2/481). Bkz. el-Fasl, (3/244-245); Şerhu’s-Sunne, (1/76); İhyâ’u ‘Ulûmi’d-Dîn, (3/319); Mecmû‘u’l-Fetavâ, (7/300); el-Furû‘, (6/166) ve Medâricu’s-Sâlikîn, (1/376-377).
[4] Bazı ilim ehli buna ‘Münafıkların sıfatları’ demiş, bazıları büyük nifakın türleri, bazıları da nifak alametleri demişlerdir. Bu isimlendirmeler birbirlerine yakındır. Ancak büyük nifakın türleri olarak saymada şüphe vardır. Zira onun büyük türü tektir. O da küfrü gizleyip İslâm’ı ortaya çıkarmaktır.
[5] Yine bu konuda Nebî (r) şöyle buyurmuştur:
 ‘Mümin için diğer mümin, birbirini destekleyerek bağlayan bir binanın tuğlaları gibidir.’
Buhârî, (481) ve Müslim, (2585). Diğer bir hadiste ise Nebî (r) şöyle buyurmuştur:
 ‘Müslümanlar, birbirlerine sevgilerinde, merhametlerinde ve şefkatlerinde bir beden gibidirler. Azalarından biri rahatsız olduğunda bedenin diğer uzuvları da ateşlenme ve uykusuzlukla ona katılırlar.’ Buhârî, (6011) ve Müslim, (2586). Bkz. Şeyhimiz Abdul‘azîz b. Bâz’ın el-Fetavâ’sı (sy. 536) ve Şeyh Abdurrahmân ed-Devserî, en-Nifâk, (sy. 119-120).
[6] Kendisini İslâm’a nispet eden kimselerin nifâka delalet eden, küfür olan yardımlaşmaları hakkında dördüncü bölümde küfür olan muvalat bölümünde detaylı açıklama yapılmıştır.
[7] Müfessirler İmâmı Ebû Ca‘fer et-Taberî bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: ‘Bu konuda doğru görüş bize göre şudur: Allah (U) bütün müminleri, Allaha ve Rasûlüne imân eden kimselere karşı Yahûdîleri ve Hıristiyanları yardımcılar ve müttefikler edinmeyi yasaklıyor.’
[8] Sahîhu Buhârî (657) ve Sahîhu Müslim’de (651) Nebî (r)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
 ‘Muhakkak ki münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ve sabah namazlarıdır. Şayet o ikisinde olanları bilselerdi mutlaka sürünerek de olsa gelirlerdi…’
[9] İbn Ebî Hâtim ve İbn Kesir’in tefsirlerinde bu ayete bakınız. Allah (Y) şöyle buyurmuştur:
 “İman edenler: ‘(Cihadı emreden) sûre indirilemez miydi?’ demektedirler. İçinde savaşın zikredildiği muhkem bir sûre indirildiği zaman, kalplerinde bozukluk olan kimselerin, sana, ölüm korkusundan üzerine baygınlık gelmiş kimsenin bakışıyle baktıklarını görürsün.” (Muhammed, 47/20)
[10] Yani cemaatle namaz kılmakta üşengeçlik eden münafıklardan biri yatsı ve sabah namazı için mescide gittiğinde yağlı bir et parçası veya onunla oynayacağı iki güzel ok bulacağını bilse mutlaka hakir bir yiyecek veya oyuna olan hırsından dolayı gelirdi. Bununla beraber Allah’ın rızasını ve Cennetini kazandıracak şeylerden geri kalır. Bkz. Cami‘u’l-‘Usûl, (5/568, 569); el-Feth, (2/129-130).
[11] Sahîhu’l-Buhârî, (644, 722).
[12] (Laiklik olarak terceme ettiğimiz) el-‘Almânîyye kelimesi yabancı bir kelimedir. 19. Yüzyıldan beri Avrupada zuhur etmiştir. Doğru tercemesi: Dinsizliktir. Bu ıstılahın ilimle alakası yoktur. Hayatı, beşeri akılların ve zihinlerin çöplüğünün beşeri kanunlarına göre düzenlemeye çağıran, Allah (r)’nın şeriatı ve diniyle savaşan, dini devlet ve hayattan ayıran akım hakkında kullanılır. Bkz. Mevsû‘atu’l-Muyessere fî’l-Edyân ve’l-Mezâhib ve’l-Ahzâbi’l-Mu‘âsıra, (sy. 689-696).
[13] Ahmed b. Abdullâh b. Süleymân el-Me‘arrî: Yerleşmiş olduğu Me‘arretu’n-Numân’a nispet edilmiştir. Şair idi. Şiir ve lügate dair divanları ve tasnifleri vardır. Zeki idi, fakat zekîlerden (temizlerden) olamadı. Allah (Y)’ya itiraz eden şiirleri vardır. Allah (Y)’nın nebîlerine hakaret etmiş, Kur’ân’a aykırı bir kitabı O’na nispet etmiştir. Bütün bunlar küfür ve zındıklıktır. Eğer bu zındıklıktan nasuh tevbesi ile tevbe etmeden ölmüşse vardığı yer münafıkların vardığı yerdir. Bundan Allah (Y)’ya sığınırız. 449 yılında ölmüştür. Hal tercemesi ve sözleri için bkz. Tarîhu Bagdâd, (4/240-241); Siyeru A‘lâmi’n-Nubela, (18/23-39); el-Bidâye ve’n-Nihâye, (15/745-753) ve Şezeratu’z-Zeheb, (5/209-212).
[14] H. 1372-1390/M. 1952-1970 yılları arasında Mısır hâkimi idi. İşin başında Allah (Y)’ya davet eden davetçilerden idi. Hüküm görevine gelince Allah’ın şeriatı ile hükmetmedi. Müslümanlara karşı Allah (Y)’nun şeriatı ile alay etmiş ve Allah (Y)’ya davet edenlere karşı harp açmıştı. Şayet bu hal üzere öldüyse vardığı yer münafıkların yeridir. Lakin ne şekilde hayatının bittiğini Allah (Y) bilir. Kuvvetli zanna göre küfür ve nifak üzere ölmüştür. Zira ülkesinde ve başka yerlerde onun durumu ve ortaya koyduğu şeyler, o ölünceye kadar yayın vasıtalarıyla yayılmış ve tevbe ettiği zikredilmemiştir. Şüphe yok ki onun vb. hali; azgınlık ve zulümdür. Münafıklar en büyük ibret olmuşlardır. Sayılı yıllar boyunca yaşamış ve eğer nifak üzere ölmüşse bu kısa zamanda işlediği amelinin karşılığını sonsuz hayatta cehennemin ortasında görecektir. O şu an toprak altında cebbar olan (emsalsiz) meleklerin avucunda ve ameliyle rehindir.
 ‘O zulmedenler, nereye döneceklerini çok yakından öğreneceklerdir.’ (Şu‘ara, 26/227)
Allah (Y) münafığı ve zalimi, mal, yetki ve sıhhat ile derece derece saptırır ve onu yakalar:
 ‘Zâlimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil olduğunu zannetme; O, sadece, içinde gözlerin fırlayacağı güne kadar onları erteler.’ (İbrâhim, 14/42)
Bkz. Mevsû‘atu’l-Muyessere fî’l-Edyân ve’l-Mezâhib ve’l-Ahzâbi’l-Mu‘âsıra, (sy. 692).
[15] Mısırlı muasır yazar. Allah’ın kitabıyla savaşan ve onu karalayan laiklerden idi. Bununla beraber kendini İslâm’a nispet ederdi. Şayet bu zındıklığı üzere ölmüşse varacağı yer münafıkların yurdudur. Bkz. Mahmud el-İstanbulî, Tâhâ Huseyn fî Mizâni’l-‘Ulâma’ ve’l-Udebâ’; Enver el-Cundî; Tâhâ Huseyn Hayâtuhu ve Fikruhu fî Mizâni’l-İslâm ve Mevsû‘atu’l-Muyessere fî’l-Edyân ve’l-Mezâhib ve’l-Ahzâbi’l-Mu‘âsıra, (sy. 489-494, 692).
[16] Bu fırkalar İslâmı izhar etseler de içlerinde Allah (Y)’dan başka ilah edinmek, kesin olarak haram kılınanları helal saymak vardır. Şeyhulislâm İbn Teymiyye, Mecmû‘u’l-Fetavâ’da (28/474-475) Şi‘a fırkalarından bahsederken şöyle demiştir: ‘el-Gâliye: Müslümanların ittifakı ile öldürülür. Onlar ‘Alî (t) ve başkalarının ilahlığına ve nebîliğine itikad ederler. Nusayriyye ve kendilerini Beytu Sa‘d ve Beytu Sîn denilen el-İsmailiyye fırkaları da böyledir. Onların dinine giren, yaratıcının varlığını inkâr eden Muattıla, kıyameti inkâr edenler, beş vakit namaz gibi şeriatın zahirini inkâr edenler… Bütün bunlar Yahûdî ve Hristiyanlardan daha kâfirdirler. Onlardan biri bunu izhar etmese de Cehennemde en aşağıda olan münafıklardandır. Bunu izhar edenler ise küfür bakımından en şiddetli kâfirlerdir. Bu sadece Rafızîlerin Gâliye fırkasına has değildir. Bilakis şeyhlerden biri hakkında aşırılık yapan, onun rızık verdiğini söyleyen, ondan namazın farziyetinin düştüğünü söyleyen veya şeyhinin Nebî (r)’den üstün olduğunu söyleyen, bütün bu kimseler de Müslümanların icması ile öldürülmeleri gereken kimselerdir.’
Yemen’in büyük alimi Muhammed b. İsmâ‘il es-San‘ânî, Subûlu’s-Selâm’da (4/357) şöyle demiştir: “İmânda riya; şehadet kelimesini izhar edip içinden onu yalanlamaktır. Böyle bir kimse Cehennemde en alt seviyede ebedi kalıcıdır. Onlar hakkında Allah (Y) şu ayeti indirmiştir: “Münafıklar sana gelince: ‘Şâhidlik ederiz ki sen, Allah’ın Rasûlüsün’ derler. Allah da senin kendi Rasûlü olduğunu elbette bilmektedir. Ve şuna da şâhidlik etmektedir ki münafıklar muhakkak yalancıdırlar.” (Münafıkun, 63/1) Bâtıniler de bunlara yakındır. Onlar itikaden onlara uyum gösterirler ve bunun zıddını içlerinde gizlerler. Takiyye ehli Rafızîler de bunlardandır. Onlardan her bir fırka takiyye yapar.”
Bkz. Şeyh Abdurrahmân ed-Devserî, en-Nifâk, (sy. 119-120)
[17] Şi‘alığa mensup Rafızî akîdelerinden biri de takiyyedir. Ehlisünnete onlardan olduklarını söylerler ve aynı akîdeden olduklarını dışa vururlar. Lakin onlardan çoğu küfür akîdelerini gizlerler. Kur’ân’ın tahrif edilmiş ve eksik olduğuna inanmaları, beklenen mehdilerinin Sirdab’da (yeraltında bir oda) olup daha sonra çıkacağına inanmaları, başta Ebû Bekir (t) ve Ömer (t) olmak üzere sahâbelerin çoğunun kâfir olduğuna inanmaları gibi. Bu akîdeleri meşhur kitapları, el-Kuleynî’nin el-Kâfî adlı eserinde yazılıdır. Bu eser onların katında, ehlisünnetin katında Sahîhu Buhârî’nin yerindedir. Şeyhulislâm İbn Teymiyye, Mecmû‘u’l-Fetavâ’da (28/483) şöyle demiştir: ‘İlim ehli Rafizîliğin başlangıcının zındıklardan biri olan, İslâm’ı izhar edip yahûdîliğini gizleyen Abdullah b. Sebe ile olduğunu zikretmişlerdir. Hristiyanlıkta Pavlus’un yahûdîliğini gizleyerek hıristiyanlığı ifsad etmesi gibi, İbn Sebe de İslâm’da fesat çıkarmak istemişti. Yine zındıklık önderlerinde galip olan durum onların Rafızîlik izhar etmeleridir. Zira bu İslâm’ı yıkma yoludur.’
Bkz. Mecmû‘u’l-Fetavâ, (27/161, 175-176); İbn Hazm, el-Fasl fî’l-Milel ve’n-Nihâl, (4/181-183); eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihâl, (2/5-12); Şeyh Abdurrahmân ed-Devserî, en-Nifâk, (sy. 119-120); el-Cumeylî, Bezlu’l-Mechud fî İsbâti Muşabeheti’r-Rafida lil-Yahûd, (1/386-415).
[18] Kendisinden münafıkların Allah (Y)’ya hakaret veya dinini karalamak gibi küfrî amelî veya sözü sadır olan kimsenin, şartlar yerini bulduğunda ve manileri ortadan kalktığında münafık olduğuna ve dinden çıktığına hükmedilir. Nifağına hükmedildiği zaman, ona güç yetirilince tevbe izhar etmesi tasdik edilmez. Zira izhar ettiği tevbe, daha önce izhar ettiklerinden farklı değildir. Ancak ondan islamının güzelliğine delalet eden sözler ve fiiller zahir olursa, daha önce ortaya koyduğu zındıklığa delalet eden şeyi iptal eder. Bundan önce onun durumu yöneticiye bildirilmişse ve samimî şekilde tevbe ettiğine delalet eden şeyler ondan sadır olmuşsa tevbesi kabul edilir, öldürülmez. Bu mesele hakkında bkz. el-Muvattâ’ şerhi el-Muntekâ ile birlikte (5/281-282); el-Umm, (1/259-260); Ebû Yûsuf, el-Harac, (sy. 179); et-Temhîd, (10/149-173); İ‘lâmu’l-Muvakkî‘în, (3/128-133). Büyük küfür hakkında geçen kaynaklara da bakınız. Nitekim bazı olaylarda bazı sahâbeler, diğer bazı sahâbelerin düştüğü muhalefetten ötürü münafık ithamında bulunmuşlardır. Mesela Ömer (t)’nun Hatîb (t) kıssasında, Mu‘âz (t)’nun Ensâr’dan biri ile kıssasında ve Useyd (t)’nun Sa‘d b. Ubâde (t) ile kıssasında yaptığı gibi. Bunlarda Nebî (r) onlara karşı çıkmamıştır. Mecmû‘atu’t-Tevhîd’de (1/68). Şeyh Süleyman b. Abdillah şöyle demiştir: ‘Eğer nifak alametleri işlenirse münafık ismi vermek, hakikatte münafık değilse de caiz olur. Zira bu işlerden bazısını insan bilmeden hatayla yapar veya münafıklık dışında başka bir maksatla yapar. Böyle bir kimseye münafık diyene karşı çıkılmaz. Nitekim Nebî (r) münafık olmadığı halde Sa‘d (t)’ya münafık diyen Useyd (t)’ya karşı çıkmamıştır. Sükût edene de karşı çıkılmaz. Ne Müslümanlardan ne de müşriklerden olmayıp ikisi arasında bocalayan bunun dışındadır. Zira bunu ancak münafık yapar.’
Bkz. İbn Battâl, Sahîhu Buhârî Şerhi, (9/291); el-‘Aynî, ‘Umdetu’l-Kârî, (22/160); Mecmû‘u’l-Fetavâ, (7/607, 18/472, 473); Fethu’l-Bârî, (2/127, 197); İsâru’l-Hâk, (sy. 389) ve Mecmû‘atu’t-Tevhîd, (1/67-69).
[19] Lisânu’l-‘Arâb’da (h-r-b maddesi) şöyle geçer: ‘el-Hirbâ’ (bukalemun) başını güneşe çevirir, ne tarafa dönerse o tarafa döner, güneş ısısına göre renk değiştirir. Çoğulu: el-Harâbî, dişisi: el-Hirbâetu’dur. el-Ezherî dedi ki: Uzun kertenkele şeklinde bir sürüngendir. Dört ayağı, ince bir başı ve çizgili sırtı vardır. Güneşe yönelir. Arapların asla yemediği bir pisliktir.’
[20] Nitekim bu husus Sahîhu Müslim’de (2784) geçen sahih hadiste sabit olmuştur. Nevevî, Şerhu Müslim’de (17/128) şöyle demiştir:
‘el-‘Âire: Hangisine tabi olacağını bilmeyen, tereddütte kalan şaşkın demektir.’
[21] Allah (r) şöyle buyurur:
 ‘Münafıklara da haber ver ki kendileri için çok acı bir azâb vardır. Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinen (o münafık)ler. Onların yanında kuvvet ve şeref mi arıyorlar? Oysa şan, şeref, güç ve kudret hepsi de Allah’ındır.’ (Nisâ’, 4/138-139)
Bundan sonra gelen ayetlere ve Mâ’ide suresi 52. Ayetine de bakınız.
[22] Münafıkların amelleri ve sıfatları hakkında bkz. Taberî, Kurtûbî, İbn Kesîr, Şevkânî, İbn Sa‘dî, Abdurrahmân ed-Devserî tefsirlerinde münafıklar hakkındaki ayetlerin tefsirleri, Sahîhu Buhârî ve İbn Hacer’in şerhi, Firyâbî, Sıfâtu’n-Nifâk, Sîretu İbn Hişâm, Beyhakî, Delâ’ilu’n-Nubuvve; el-Muhallâ, 2119. mesele (11/201-226); Zâdu’l-Me‘âd, Mureysi Gazvesi (3/256-269, Tebük Gazvesi 545-550); Tarîku’l-Hicreteyn, (sy. 524-528. Bu eserde 120’ye yakın nifak sıfatı zikretmiştir), Medâricu’s-Sâlikin, (1/381-386); ed-Dureru’s-Seniyye, (1/190-193, 2/72); Mecâlisu Şehri Ramadân, (26. Meclis); Merviyâtu Gazveti Benî Mustalik, (sy. 60-70); ez-Zehebu’l-Mesbuk fî Tahkiki Rivayâti Gazveti Tebuk, (sy. 242-300) ve en-Nevâkidu’l-İ‘tikâdîyye, (1/158-179).