5 Eylül 2015 Cumartesi

İSLAMDA TATİL VE İSTİRAHAT

“İki şey vardır, insanların çoğu onun değerini bilmezler: Sıhhat ve boş vakit”
Hayata atılan bir kimsenin başarılı olmasında onun “zaman”anlayışının büyük önemi vardır. Zaman konusunda araştırma yapan sosyologlar ileri ve geri memleketler arasında zaman kavramının farklı telakki edildiği müşahede edilmiştir.
Onlara göre ileri memleketlerde işlerin, önceden, zamana göre tanzimi ve her işin, ona tahsis edilen zaman dilimi içinde yapılması şarttır. Takvime göre hareket, hayatın disipline edilmesi, insan ömrünün azami şekilde verimli kılınması demektir.
İslam dini günlük zamanı üç ana maksada uygun olarak programa bağlamamızı emreder;
1- İbadet
2- Rızkın Kazanılması
3- Hayatımızı murakabe ve tefekkür

İSLAMDA TATİL VE İSTİRAHAT
Tatil kelimesi boş vakit anlamında kullanılacaktır. İslam tamamen boş geçirilecek bir vakit tanımaz. Kur'an-ı Kerim'de bize meşguliyetin değiştirilmesi suretiyle dinlenme elde edileceğine işaret edilmektedir. Buna bir nevi “çalışarak dinlenme” diyebiliriz.
Müslümanlar, Yahudiler Hrıstiyanlar gibi tamamen “işsiz” geçirilecek bir haftalık tatil anlayışından uzak olmalıdır. Eğlencede şehvet duyma ve fitne çıkarma ihtimali halinde, nazarın haram olduğunda ittifak vardır.
İslam boş zaman kabul etmez.” derken istirahatı reddeder manası çıkarılmamalıdır. Kur'an-ı Kerim'de en iyi dinlenmenin kişinin kendi evinde uyku ile olacağı beyan edilmiştir.
“Size geceyi örtü, uykuyu dinlenme (vasıtası), gündüzü de çalışma zamanı yapan Allah'tır.” (Furkan 25).
Allah sizin için meskenlerinizi huzur ve sükun yeri kıldı.” (Nahl 16).
Yasak oyun ve eğlenceler; kumar oyunları, hayvanlarla oynamak, içkili, çalgılı, kadınlı eğlencelerdir. Bazı oyunların faydalılık yani cihada hazırlık yönü galebe çalar. Bu yüzden HzPeygamber (SAV) onları ısrarla teşvik etmiştir. Bu gruba yüzme, atma, binme, koşma ve güreş girer.
Meşru eğlence fırsatları ise çeşitli merasimler, ziyafetler (sünnet, doğum, seferden dönüş, yeni meskene girme, musibetten kurtulma) ve düğünlerdir.
Düzenli bir şekilde mi, yoksa rastgele mi yapılması gerektiğinde ittifak olmamasına rağmen, birçok doğu şehirlerinde kadınların arkadaşlarıyla görüşmek ve onları ziyaret etmek için, ikindiden sonra belli bir vakit ayırmaları adettir.
Her halükarda o günkü ziyaret, evi olağanüstü bir durumla karşı karşıya getirir.
Normalin ötesindeki hazırlıklar gayreti tüketir, zamanı boşa geçirtir ve malı heba eder. Bundan dolayı buluşma günleri; aileler için misafire ikram, evin tefrişatı ve hane halkının elbiselerini gösterme yarışına dönüşmüştür.
Kadınların çoğuna bu ziyaretlerden maksadının ne olduğu sorulsa verecekleri en iyi cevap şudur: Maksat vakit geçirmek, avunmak, sıkıntı ve bıkkınlığı defetmek için bir araya gelmekten ibarettir.
Bilmem ki vakit, insanın kendisinden hesaba çekileceği ömrü değil midir? Bu hesaba çekilme ne zamandır dersiniz? O, büyük korku günüdür:
O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır.” (İnfitar,18)
Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü şu dört şeyin hesabını vermedikçe kul yerinden kıpırdayamaz: Ömrünü neyle geçirdiği, ilmiyle ne amel ettiği, malını nerede kazanıp nerede harcadığı ve bedenini nasıl yıprattığı.(Tirmizi.)
Burada soran kim? Şüphesiz cinleri ve insanları eğlence ve avunma için değil, kendisine kulluk etsinler diye yaratan âlemlerin Rabbidir.
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) Biz (bunu) yapanlardan değiliz.” (Enbiya,17)
Boşa geçirilmiş zamanları bize sorduğunda, Rabbimize ne cevap vereceğiz? Bu ziyaretlerde haram işlenmese bile Rasulullah (sav)’in, yapanı kınadığı boş söz ve gevezelik söz konusudur. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:“Sizden en çok buğzettiğim ve kıyamet gününde benden en uzak olanlarınız, geveze (lafazan) ve gereksiz yere çok konuşanlarınızdır.” (Tirmizi,.)
Kim vaktini boşa geçirirse, hayatından telafisi mümkün olmayan bir parçayı kaybetmiştir. Buna ne kadar yansa yakınsa değer.
Zaman, sadece kadınların kendine mi aittir? Kocasının ve çocukların hakkı nerede kaldı? Toplumun ve İslam ümmetinin haklarını ne zaman yerine getirecek? Kadının tasası, zamanını evin dışında ve boş şeylerle geçirmek olursa, önemli vazifelerini kime bırakacaktır?
Bazı kadınlar, bazen vazifelerinin sadece ev temizliği, kocayı hoşnut etmek ve çocuk doğurmak olduğunu zannederek görevlerini yerine getirdiklerini savunurlar.
Doğurduğu çocuklar hakkındaki görevlerinin de onları doyurmak, uygun kılık kıyafet temin etmek ve üstün bir eğitim vermekten öteye geçmediğini söylerler. Hayır, kız kardeşim! Sen nesillerin terbiyecisi ve kadınlı erkekli yapısıyla İslam toplumunun sorumlususun.
Benim ve senin vazifen; çocuklarımızı doğru eğitmek, onları emaneti yüklenebilecek güçte ve İslam’a uygun şekilde yetiştirmek ve ümmeti diriltip beklenen faziletli toplumu oluşturmaktır. Ben ve sen çocuklarımızı bırakıp kendimizi avutursak arkamızda, ana-babası olan yetimler bırakmış oluruz.
Yetim, babası ölen değildir. Bu ilk çağlarda böyleydi. Asıl yetim, sorumsuz bir anne ve meşgul bir babanın çocuğu olandır.
Ana-babası ölen bir çocuk, şefkat gösterecek, onu gözetecek ve merhamet edecek birilerini bulur. Fakat ebeveyni kendisiyle ilgilenmeyen çocuk, ona merhamet gösterecek ve kötülüklere karşı uyaracak kişiyi nereden bulur?
Daima kendisiyle meşgul olan kadın, ciğerparesini gözetme, onu yönlendirip yardımcı olma ve çocukla ünsiyet kesbetme gibi Rabbini hoşnut eden ve vazifelerini yerine getirmeye yardım eden faaliyetlere yeterli zaman bulamayacaktır.
İmtihan yeri olan bu dünyanın sıkıntı ve zorluklarla dolu olduğu doğrudur. Kadınların bir araya gelmelerinde bir teselli ve dostluk da vardır.
Fakat bu teselli kendini İslam’ın aşılmaz sınırları içinde gören kadının mı, yoksa boş şeylerle uğraşan kadının mı gayesi olmalıdır? Evet, ara sıra dinlenmek de gereklidir. Ancak bu dinlenme, diğer kadınların vaktini hesapsız yere harcamaları gibi olmasın!
Çoğu zaman düşmanlarımızın açtığı fikri savaşa maruz kalmaktan şikâyet ederiz. Peki, bunlara karşı koymak için hazırlık yaptık mı? Veya en azından, onlara kaşı ruhi ve kültürel olarak kendimizi korumaya aldık mı ki rahata kavuşalım?
Davalar, şikâyet ve üzüntüyle ne başarı kazanır, ne de yayılır.
Karşı karşıya kaldığımız sıkıntılar, düştüğümüz bu halden kurtulmak için, durumumuzu İslami esaslara göre düzenlemeyi gerekli kılmaktadır. Aksi takdirde, gerçekleşmesini istediğimiz emellerimiz serap, arzularımız rüya olacaktır. Bunların amel, gayret ve cihad olmaksızın gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimaldir.
Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yolumuza eriştiririz.” (Ankebut,69)
Allah’ın, ümmetimizi içine düşürdüğü bu cezalar, ancak ve ancak dinimize yardım etmeyişimiz ve görevlerimizi yerine getirmeyişimizdendir.
Kadın, yakalandığı manevi çöküntüye, toplumdaki rolünün azalmaya başladığı, eğitim, çocuk yetiştirme ve öğretimde vazifelerini gereği gibi yerine getirmediği günden itibaren farkında olmadan ortak olmuştur.
Kalbi kan ağlatan ve gönülleri hüzne boğan bu acı gerçek, aynı zamanda bizi, hesaba çekileceğimiz önemli vazifelerimizi yerine getirebilmek için, vakitlerimizi iyi değerlendirmeye sevk etmektedir.
Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve kendi gözetimindekilerden sorumludur.” (Müslim)
Haydi, geleceğin annelerini ve babalarını eğitmedeki görevlerimizi yerine getirelim. Sonra başka şeylerle uğraşabiliriz.
İşte Allah Rasulü (sav), kişinin kederden uzaklaşmasının yolunu göstermektedir. Bu yol Allah azze ve celle ile irtibat kurabilmektir. O’na itaatle yönelelim. Derdimiz ahiret yurdu olsun. Zaten keder, ancak fani dünyaya hırs göstermenin bir sonucudur.
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:“Kimin derdi ahiret olursa, Allah onun gönlünü zengin kılar ve iki yakasını bir araya getirir. Dünyalık, istemeye istemeye ona gelmek zorunda kalır. Kimin derdi de dünya olursa, Allah onu fakirlikle yüz yüze bırakır ve iki yakasını bir araya getirmez. Dünyalıktan ancak, kendisine takdir edilen kadar nasibini alır.(Tirmizi, 2583)
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse, ona yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de ahireti diler ve bir mü’min olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” (İsra, 18-19)
Bu yeryüzünden daha uzak olan ahireti idrak edemeyenler, dünyanın çamur, kir ve pasına bulanırlar. Dünyadan hayvanlar gibi faydalanır, onun şehvet ve arzularına esir olurlar. Dünya lezzetlerini elde etme uğruna kendilerini cehenneme götürecek günahları işlerler.
Ahireti isteyenin, ona yaraşır bir çaba göstermesi, vecibelerini yerine getirmesi, sorumluluklarını yüklenmesi ve bu gayretini imana dayandırması gerekir. Fakat iman, sadece bir temenni değil, kalbe yerleşen ve amelin tasdik ettiği bir şeydir.
Ahiret için çaba göstermek, kişiyi temiz dünya lezzetlerinden mahrum etmez. O, gözünü ancak en yüce ufuklara diker ve dünya malı bu kişinin yegâne hedef ve gayesi olmaz.
Allah Teâlâ, zikrinden yüz çeviren gafil kimsenin dünyada karşılaşacağı şiddetli geçimsizlik, darlık ve sıkıntının boyutlarını açıklarken şöyle buyurmaktadır:
Kim de Beni anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O; ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben hakikaten görür idim!’ der.
(Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.” (Taha, 124-126)
Öyleyse gayemiz Allah’ın rızası, yolumuz O’nun Sedat’ına uymak olsun. O takdirde, nefse ağır gelen, hüzün ve keder veren şeyleri yokmuş gibi hissederiz, vakitlerimiz Allah’ı zikir ve O’na itaatle dolar.
Muhammed Mustafa (sav)’in hadisiyle amel edilirse hayatın tamamı; ibadet, Allah’a yakınlaşma ve her anını değerlendirmeyle geçer:
Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin: Ölümden önce hayatın, hastalıktan önce sıhhatin, meşguliyetten önce boş vaktin, ihtiyarlıktan önce gençliğin, fakirlikten önce zenginliğin değerini bilin.(Ebu Nuaym, Hilye’de)
Dört şey geri dönmez; atılan ok, harcanan para, ele geçen fırsat ve geçen zaman.”  Hz. Ömer
 Hz. Ali’nin  “ Vakitlerle yakutlar elde edilebilir, fakat yakutlarla vakitler elde edilemez.” Sözü zamanın değerini ne güzel anlatmaktadır.
 Yine “ Dünya her an bizden uzaklaşmakta, ahiret de yaklaşmaktadır. Bunlardan her ikisini de tercih edenler vardır. Siz ahireti tercih edenlerden olun, dünyayı tercih edenlerden olmayın. Zira bugün çalışma var, hesap yok, yarın ise hesap var, çalışma yok.”
 Hz. Muaviye zamanı şöyle değerlendiriyor: " Ey insan ! Zaman sensin. Sen iyi olursan zaman da iyi olur. Eğer sen kötü olursan zaman de kötüdür."
  ” Fenalıkların en büyüğü vakti boşa geçirmektir.”
 İmam Şafii “ Zaman kılıç gibidir sen onu kesmezsen o seni keser.” Sözü son derece uyarıcıdır. Yine “ Biz zamanı ayıplarız. Halbuki ayıp bizdedir. Eğer zaman konuşacak olsa kaçacak gizlenecek yer ararız.”  Sözleri zamanı ayıplama hususunda bizlere birer ikazdır.
 İmam Hanbeli " Mazi artık geçti. O ancak ibret almak için düşünülebilir. Geleceğe bel bağlanmaz. Çünkü bundan sonra yaşayacağınız belli değildir. O halde kendisine itibar edilecek zaman içinde bulunan " an" dır. Biz ancak ona sahibiz. Ne yapabilirsek şimdi yapabiliriz." İkazını yapmaktadır.
Alelade bir insan zamanı nasıl bitireceğini,akıllı bir insan ise zamanı nasıl kullanacağını düşünür.” "Dünya üç gündür. Dün, bugün,yarın."
 " İnsanların sahip oldukları ama geçtikten sonra bir daha ebediyen bulamayacakları en kıymetli sermaye zamandır."Korunması için gayret göstermen gereken en kıymetli şey vakittir, fakat görüyorum ki, en kolay kaybettiğin şey de odur".
İnsan İlişkileri veya “Beşeri Münasebetler”
İnsan ilişkileri veya “Beşeri Münasebetler” konusu, bir toplumu meydana getiren fertlerin insanî unsurlarını ortaya çıkaran faaliyetlerdir. Bir fikir veya hareket için halkın desteğinin sağlanmasıdır.
Başarılı kuruluşların ardında daima başarılı ve faydalı insan ilişkileri vardır.
İnsan ilişkilerinde başarılı olmak için, insanlarla olumlu diyalog kurabilmek, insanlarla anlaşmasını ve uzlaşmasını bilmek, en önemlisi insanlar üzerinde etkili olabilmek için öncelikle doğal yapısındaki genel çelişkileri ve özelliklerini iyi bilmek gereklidir.
İletişim; Düşünce ve görüşlerin sözlü olarak karşılıklı alışverişidir. Başka bir tanıma göre; bizim başkalarını başkalarının da bizi anlaması süreci olarak tanımlanmaktadır.
İnsanlara faydalı olmanın, onlara hizmet etmenin yolu; insan ilişkileri”nden geçer. İnsanların irşadıyla vazifelendirilen Peygamberlerin ömrü, insanlarla meşguliyetle geçmiştir. İnsanları kazanmanın veya kaybetmenin sebebi insan ilişkilerindeki hatalardan kaynaklanmaktadır.
İnsan ilişkileri, belirlenmiş hedef kitleleri etkilemek için hazırlanmış, planlı, projeli, inandırıcı haberleşme gayretidir.
İnsan ilişkileri, bir kuruluşu (müesseseyi) müntesiplerine, muhiplerine, ilgi duyduğu kimselere sevdirme, saydırma sanatıdır.
İnsan ilişkileri, bir müessesinin dış çevreyle iyi münasebetler kurması ve bu münasebetlerin usulüdür.
Halkı anlamak için kişisel ilişki ilk şarttır. Halkla münasebetlerde fertlerin hallerini, akıllarını, psikolojilerini, şartlarını, örflerini ve eğitim durumlarını göz önünde tutmak suretiyle bu insanları kazanmaya çalışılmalıdır.
İnsan, jest ve mimikleri kullanan gelişmiş refleks ve içgüdülerinin yanı sıra dili de içine alan çok karmaşık, öğrenilmiş davranışlarla iletişim yapan yegâne varlıktır.
1. İletişim kişiye değil, kişiyle yapılır. Yani karşılıklıdır.
2. İletişim bilgi değildir. İletişim bir harekettir.
3. İletişim tekrarlanamaz, aynı kelimeleri karşınızdaki anlamazsa bir daha aynı heyecanla söylemeniz mümkün değildir.

Onun için iletişimi baştan düzgün kurmalıyız. Başarının sırrı insanla ilgilenmektir.