14 Ağustos 2012 Salı

TESBİH NAMAZI - 03

J-  ENSÂRÎ TARÎKI
1- Birinci Tarîk
Ebû  Tevbe  er-Rabi‘  b.  Nafi‘  (ö.  241/855)  <  Muhammed  b.  Muhâcir  (ö. 170/786) < Urve b. Ruveym (ö. 135/752) < el-Ensârî. Ensârî’den rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.s.) Cafer’e aynı hadisi zikretti.
Söz  konusu  hadisin  senedi  kuvvetlidir  ve  hakkında  her  hangi  bir  eleştiri bulunmamaktadır. Buhârî ve Müslim, Rabi‘ ye ait hadisleri rivayet etmişlerdir. Ebû Hâtim, Yakub b. Şeybe ve İbn Hıbbân onun güvenilir olduğu görüşündedir. Ahmed ise  zararının  olmadığını  söyleyerek  onu  överken,  Fesevî  de  aynı  şekilde  zararının olmadığı görüşündedir.
Muhammed, Rabi‘ b. Nafi‘ in hocasıdır. Müslim’in ricalindendir. Ahmed, İbn  Ma‘în, Ebû Zür‘a, Dımeşki, Duhaym, Ebû Davud, Yakub b. Süfyan el-Fesevî, ‘Iclî  ve İbn Hıbbân onun güvenilir olduğu görüşündedirler.
İbn Ma‘în, Duhaym, Nesâî ve İbn Hıbbân’ a göre Urve b. Ruveym güvenilir bir ravidir,   Dârekutnî   zararının   olmadığını   söylemiştir. Ebû Hâtim de hadisinin yazılabileceğini belirtmiştir.
Senedde bulunan ve hadisi Hz. Peygamber’den rivayet eden Ensârî’nin sahabi olan Câbir b. ‘Abdillah olduğu söylenir. Mizzî bu görüşte olanlardan biridir. 
İbn Hacer   ise   bu   görüşün   aksini   tercih   ederek   Emâlî’de   şöyle   demiştir:   “Mizzî, Mübhemâtu’t-Tehzîb’de  bu  hadisi  Nebî  (s.a.s.)’den  rivayet  eden  ravinin  Ensârî olduğunu,  ondan  da  Urve  b.  Ruveym’in  rivayet  ettiğini  söyleyerek,  Ensârî’nin  de Câbir b. Abdullah olduğunu belirtmektedir”. İbn Hacer şu şekilde devam etmektedir:
“İbn Asâkir Urve b. Ruveym’in tercemesinde, onun hadisleri Ensârî olan Câbir’den rivayet  ettğini  tahric  etti.  Bizim  de  burada  zikrettiğimizin  o  olması  mümkündür. Ancak Muhammed b. Muhacir’in Urve b. Ruveym’den rivayet ettiği bu hadisler aynı tarîkle  farklı  şekilde  de  rivayet  edilmiştir.  Taberânî’nin  Müsnedi  Şamiyeyn’inde burada  zikri  geçen  Urve’nin  tercemesinde  Ebû  Tevbe  tarîkından  rivayet  ettiği  iki hadis  buldum.  Ebû  Tevbe,  Ensârî  hadisinin  senedindeki  Rabi‘  b.  Nafi‘  olup  Ebû Dâvud’un  hocasıdır.  Bahsedilen  yerde  hadisin  senedi  aynıdır.  Orada  rivayet  şu şekildedir:  “Bana  Ebû  Kebşe  el-Enmârî  rivayet  etti  ”.  Sanırım  ‘mim’  harfi  biraz büyüyerek ‘sad’ harfine benzedi. Eğer böyle olduysa hadisin sahibi Ebû Kebşe’dir. Hadisin   Ensârî   veya   Ebû   Kebşe   tarafından   rivayet   edilmiş   olması   sonucu değiştirmez.  Her  iki  durumda  da  hadisin  senedi  hasen  derecesinden  daha  aşağı değildir.”
K-  TESBİH NAMAZI HADİSİNİN MÜRSEL OLARAK RİVAYET EDİLEN TARÎKLERİ
Sahabe  ile  görüşüp  onlardan  ilim  öğrenen  tabiiler  hadis  rivayet  eden  ikinci nesildir.  Bazı  tabiiler  aslında  hadisi  almış  oldukları  sahabinin  ismini  isnadlarında atlar ve sanki kendileri bizzat Hz. Peygamber’den işitmiş ya da görmüşcesine “Hz. Peygamber  (s.a.s.) şöyle  buyurdu, şunu yaptı” gibi ifadelerle hadis rivayet ederler. Böyle   rivayete   irsal,   tabiinin   irsal   yaparak   rivayet   ettiği   hadise   mürsel   adı verilmiştir.   Tesbih  namazı  hadisi  de  aşağıda  zikredeceğimiz  üç  farklı  tarîkten mürsel olarak rivayet edilmiştir.
1- ‘Ikrime’den Mürsel Olarak Rivayet Edilen Hadisin Tarîki İbn Huzeyme Sahih’te, Hâkim Müstedrek’te hadisi şu senetle rivayet etmişlerdir: Muhammed b. Rafi‘ (ö. 245/859) < İbrahim b. Hakem b. Ebân < ‘Ikrime (ö. 104/722 veya daha sonra). Rasûlullah(sas) amcası Abbâs’a… dedi diyerek hadisi zikretti.
Hadisin  senedi  İbrahim  b.  Hakem’den  dolayı  zayıftır.  Onun  durumunu  daha önce zikretmiştik. Nitekim orada tesbih namazı hadisi İbn ‘Abbâs’tan mevsul olarak rivayet  edilmiştir.  İbrahim  b.  Hakem’in,  hadisi  burada  önceki  rivayetinden  farklı olarak rivayet ettiği için hadis illetli sayılmıştır.
2-  Muhammed  b.   Ka‘b  el-Kurazî’den  Mürsel  Olarak  Rivayet  Edilen Hadisin Tarîki Hatîb, Salâtu’t-Tesbih’te hadisi şu tarîkle rivayet etmiştir: Ahmed b. Ebî ‘Imrân < Âsım b. Ali b. Âsım (ö. 221/836) < Ebû Ma‘şer el- Medenî  (ö.  170/786)  <  Muhammed  b.  Ka‘b  el-Kurazî  (ö.  120/738  veya  daha önce). Muhammed  b.  Ka‘b  el-Kurazî,  Nebî  (s.a.s.)’in  Ca‘fer  b.  Ebî  Tâlib’e  şöyle dediğini söyledi… Diyerek hadisi zikretti.
Bu rivayette tenkid edilen kişi Ebû Ma‘şer el-Medenî’dir. Ebû Ma‘şer’in ismi Necih  b.  Abdurrahman’dır.  Yahya  b.  Saîd,  İbn  Ma‘în,  İbnü’l-Medenî,  Ebû  Dâvud, Nesâî,  İbn  Sa‘d  ve  Dârekutnî  onun  zayıf  olduğu  görüşündedirler.  Buhârî  ise  onun hadisinin  münker  olduğu  görüşündedir.  Buhârî’ye  göre  böyle  bir  kimseden  hadis rivayet  edilmez.  Ahmed,  onun  salih  olup  hadiste gevşek  davrandığını  ve  böylesine doğru  denilebileceği  kanaatinde  olduğunu  söylemektedir.  Ebû  Zür‘a  ise  “doğru sözlüdür, kuvvetli değildir” demektedir.
Ahmed   b.   Ebî   ‘Imrân’ı   incelediğimizde,   aynı   isimde   birden   çok   ravi bulunduğundan onun hangisi olduğunu ayırt edemedik. Onlardan ilki Ahmed b. Ebî ‘Imrân  Ebû  Cafer’dir.  Fakihtir,  güvenilirdir  ve  Tahâvî’nin  hocasıdır.   İkincisi, Ahmed  b.  Ebî  ‘Imrân  Ebû’l-Abbâs  el-Bağdâdî’dir.  Güvenilirdir.   Bu  iki  raviden birisinin senette geçen Ebû ‘Imrân olma ihtimali fazladır. Son olarak da, Muhammed b.  Ebî  ‘Imrân  el-Cürcânî  bulunmaktadır.   Bu  ravi,  yalan  söylemekle  ve  hadis uydurmakla  itham  edilmektedir.  Onun  bizim  incelediğimiz  ravi  olmasına  imkân yoktur. Çünkü o, onlardan sonraki devirlerde yaşamıştır.
3-  İsmail b. Râfi‘ den Mürsel Olarak Rivayet Edilen Hadisin Tarîki Hatib, Salâtu’t-Tesbih’te hadisi şu tarîkle rivayet etmiştir:m Ali b. Ebî Ali el-Basri < Ali b. Ömer b. Muhammed el-Harbi < ‘Abdullah b. Süleyman b. el-Eş‘as < Nusayr b. el-Ferec Ebû Hamza (ö. 245/859) < Yezid b. Harun  (ö.  206/821)  <  Ebû  Ma‘şer  (ö.  170/786)  <  İsmail  b.  Râfi‘  (ö.  110/728  – 120/738 arası). İsmail b. Râfi‘ Nebî (s.a.s.)’in Ca‘fer b. Ebî Talib’e söylediği hadisi zikretti.
Hadisin senedi zayıftır. İsmail b. Râfi‘’in durumunu daha önce de zikrettiğimiz üzere,  rical  âlimleri  onun  hakkında  farklı  görüşlere  sahiptirler.  İbn,  Hacer,  Saîd  b. Mansur’un  mürsel  olarak  rivayet  edilen  bu  hadisi,  süneninde  Yezid  b.  Harun rivayetinden tahric ettiğini zikretmiştir.
Hadisin, senedde bulunan zayıflık sebebiyle zayıf olduğu kanaatindeyiz.
 HADİS METNİNİN İNCELENMESİ
I- TESBİH NAMAZI HADİSİNİN METNİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLER VE DEĞERLENDİRME
Tesbih namazı hadisi ile ilgili olarak yapılan eleştiriler sadece hadisin senedine yönelik değildir. Hadisin metnine de iki ayrı eleştiri yapılmıştır.
İlk  eleştiri,  tesbih  namazını  kılan  kişiye  büyük  sevaplar  verilmesi,  yapmış olduğu  ve  yapacağı  bütün  günahların  affedilmesi  dolayısıyladır.  İkincisi  ise  bu namaz,  kılınış  şekli  itibariyle  diğer  namazların  kılınış  şekillerinden  farklıdır.  Bu sebeple âlimlerin eleştirisine maruz kalmıştır.
Tesbih  namazının  kılınış  şeklinin  diğer  namazlardan  farklı  olması  bir  yana, kılındığı takdirde büyük sevap kazanılacığının haber verilmesi ulemanın eleştirisine maruz kalmıştır. Bazı âlimler tesbih namazı hadisini bu sebeple kabul etmezler ve bu namazın   uydurma   olduğunu   düşünürler.   Ancak   sahihayn   gibi   pek   çok   hadis kaynağında uygulandığı takdirde büyük sevap va’dedilen birçok sahih hadis vardır. Bir  genelleme  yapıldığında  söz  konusu  hadislerin  de  sahih  olup  olmadığı  konusu gündeme      gelecektir.       Şu        durumda         böyle   bir            genellemenin   yapılması         doğru olmamaktadır.
Bu   kadar   kolay   bir   ibadetin   eda   edilmesi   sonucunda   çok   büyük   sevap kazanılması  nasıl  mümkün  olmaktadır  şeklindeki  bir  soruya  el-‘Iz  b.  Abdisselam şöyle  cevap  vermektedir:  “Şeriat  önemli  fiillere  bağlandığı  gibi  basit  fiillere  de bağlanabilir.  Mebrur  hac  ile  günahların  bağışlanması,  namaz  kılan  kişinin  âmin demesiyle   meleklerin   de   âmin   demesi,   Kadir   gecesinin   ihyasıyla   günahların bağışlanması  gibi… Bu  taatler  günahları bağışlatmakta eşitse de değer  bakımından eşitlik  söz  konusu  değildir.  Allah  Teala  günahların  bağışlanmasını  ve  derecelerin yükseltilmesini yapılan iyiliklere bağlamıştır. Derecelerin yükseltilmesi ile günahların bağışlanmasının eş değerde olması gerekmez. Ameller çeşit çeşittir. Kimi amellerin bizzat kendisi şereflidir. İyiliklerin celbedilmesi, kötülüklerin defedilmesi hususunda dayanılan küçük bir amel çokça yapılan amelden daha üstün olabilir. Aynı şekilde bedene hafif gelen bir amel de zor olandan daha faziletli olabilir. Bazılarının zannettiği  gibi,  yapılan  amel  karşılığında  verilen  sevap  yorgunluk  miktarına  göre olmaz.  Aksine  onun  sevabı  önemi  nispetinde  değişiklik  arzeder.  Önemli  iyilikler, ahlaki kurallara uygun davranışlar, kabul edilen kelimeler gibi. Dile hafif gelen bir ibadet  mizanda  ağır,  dile  ağır  gelen  bir  ibadet  ise  mizanda  hafif  olabilmektedir. Örneğin   “Lâ   ilâhe   illallâh   Muhammeden   Rasûlullah”   sözü   dil   ile   kolaylıkla söylenebilmektedir.  Dolayısıyla  hem  bedene  ve  hem  de  dile  hafif  gelmektedir. Tevhid   kelimesi   insana   Rahman   tarafından   verilen   nimetlerin   en   faziletlisini oluşturmaktadır.  Kişi,  sözlerin  en  faziletlisi  olan  bu  sözü  dile  getirmekle  Allah’ın nimetini   elde   eder   ve   gazabını   savar.   Nebî   (s.a.s.)’e,   “Amellerin   hangisi   en faziletlidir?”   diye   sorulduğunda,   Rasûlullah   (s.a.s.):   “Allah’a   iman”   demiştir. Böylelikle  Nebî  (s.a.s.)  Allah’a  iman  etmeyi,  uygulaması  daha  zor  olan  cihattan üstün saymıştır.  Uygulamadaki kolaylığına ve gerçekleşmedeki hafifliğine rağmen, tevhid bilgisi bilgilerin en faziletlesi, ona itikat ise itikatların en üstünüdür.”
‘Iz b. Abdisselam’ın cevabında da görüldüğü üzere kişinin ameli, çok veya az yapılmasıyla   ölçülmemektedir.   Kanaatimizce   önemli   olan   niyettir.   Samimi   bir şekilde yapılan bir ibadetin Allah Teala tarafından kabul edilmesine mani olacak bir durum  söz  konusu  olamaz.  Zira  ayetlerde  de  geçtiği  üzere  Allah  dilerse  affeder. O’nun, kullarının bütün günahlarını bağışlamasına hiçbir engel yoktur. Bunun aksini düşünmek yaratıcıya bir sınırlandırma koymak demektedir ki bu durumda da O’nun yaratıcılık özelliği olamaz.
Yapılan   ibadetler   sonucunda   kazanılan   sevap,   ibadetin  uygulanmasındaki zorluk  veya  yorgunluk  miktarına  bağlı  değildir.  Ebû’d-Derdâ’dan  Nebî  (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ben size amellerinizin en hayırlısını, Mâlikiniz (Allah) katında en çok beğenilen, cennetteki derecelerinizi en çok yükselten, altın ve gümüşü Allah yoluna vermekten size daha sevablı olan ve düşmanınıza rastlayıp da boyunlarınızı  vurmasından  (şehid  edilmenizden)  daha  üstün,  faziletli  bir  işi  haber vermiyeyim mi?” Sahabiler: “Bu amel nedir Yâ Rasûlullah?” dediler. Allah Resûl’ü şöyle buyurdu: “Allah’ı zikretmektir.”
Ebû  Hureyre  de  Hz.  Peygamber’in  şöyle  buyurduğunu  rivayet  etmiştir:  “Hiç kimse   yüz   kez   Subhânallâhi   ve   bihamdihi   diyerek   sabahlayan   ve   akşamlayan kimseden  daha  faziletli  bir  şey  söyleyemez.”  Aynı  zamanda  Ebû  Hureyre  Nebî (s.a.s.)’den şu hadisi de rivayet etmiştir: “Dile hafif, mizanda ağır, Allah’a sevimli gelen iki kelime vardır. Subhânallâhi ve bihamdihi Subhânallâhil azîm.”
Allah Teala’nın önceden yapılmış olup daha sonra da defalarca yapılacak olan günahları  bağışlamasının  bu  namazı  kılmak  sonucunda  elde  edileceğini  içeren  bu hadise tekrar baktığımızda; O’nun bu bağışlamayı tek bir amelde toplamasına hiçbir engel olmadığı kanaatindeyiz. Müslim tarafından rivayet edilen Ebû Katâde hadisi de buna  bir  örnek  teşkil  etmektedir.  Şöyleki;  “Arafe  günü  oruç  tutan  kimsenin  iki senelik günahı bağışlanır. Geçen senenin ve devam eden senenin.”  Bu hadise göre, kişinin ilk sene işlediği ve ikinci senede işleyeceği bütün günahlar bağışlanmaktadır.
Bu bağışlama sadece bir seneyle sınırlı olsaydı bile, günah vuku bulmadan önce veya vuku  bulduktan  sonra  bir  bağışlanma  olacağına  işaretttir.  Yani  her  iki  durumda  da bağışlanma söz konusudur.
Tesbih namazını kılma şeklinin diğer namazların kılınış şeklinden farklı olduğu için eleştirildiği hususuna değinmiştik. Bazı âlimler onu namaz şekline aykırı olarak kabul  ettikleri  için  reddetmişlerdir.  Dolayısıyla  bu  namazın  varlığını  kabul  eden gurup  da  onu  araştırmış  ve  bir  takım  gerekçeler  sunarak  onların  bu  görüşlerini çürütmeye çalışmışlardır.
İlk olarak, tesbih namazının şeklen diğer namazlardan farklı olduğu doğrudur. Ancak söz konusu hadisin sahihliği delillerle sabit olduktan sonra zayıflığı için her hangi bir gerekçe kalmamaktadır.  İkinci olarak, bu namazı şekil bakımından diğer namazlardan  farklı  kılan  özelliklerden  biri  de  istirahat  celsesinin  uzun  olmasıdır. İstirahat  celsesi  şer’an  meşru  olup,  söz  konusu  namazdaki  uzunluğu  da  ancak zikirledir.  ‘Iraki  Tirmizi’nin  şerhinde,  nafile  namaz  kılarken  bir  rekât  dahi  kılınsa kıyam  ve  kuudun  yapılmasının  caiz  olduğunu  belirtmiştir.   Bu  da  namazın  şeklen farklı  olabileceğinin  delillerinden  birisidir.  Son  olarak  da  küsuf  namazı  örnek gösterilebilir. Onun kılınış şekli de tesbih namazı gibi diğer namazlardan farklıdır. O tek bir rükûda iki rükuyu içerir.  Diğer namazlardan farklı olması bakımından, tesbih namazının istirahat celsesinin uzun olması küsuf namazının ikinci rükûsu gibidir.
HADİSİ KUVVETLİ KABUL EDENLER
Tesbih namazı hadisi sahih veya zayıf olması noktasında tartışmalı bir hadistir. Söz konusu hadisin sahih olduğu görüşünde olanlar, bu görüşlerini kuvvetlendirmek için  farklı  deliller  sunmuşlardır.  Bu  bölümde,  tesbih  namazı  hadisinin  sahih  veya hasen olduğunu benimseyen âlimleri inceleyeceğiz.
Münzirî  bu  hadisin  sahabeden  bir  grup  tarafından  pek  çok  yolla  rivayet edildiğini   belirtmiştir.   Örneğin   ‘Ikrime   hadisini;   Ebû   Bekir   el-Âcurri,   Ebû Muhammed  Abdurrahim  el-Mısrî,  Ebû’l-Hasan  el-Makdisî  sahih  görmektedir.  Ebû Bekr b. Ebî Dâvud, babasını “Tesbih namazı hakkında bundan başka sahih bir hadis yoktur”  derken  işitmiştir.  Müslim  b.  Haccac  ise  ‘Ikrime  hadisinin  İbn  Abbâs’tan gelen  senedi  için  “Bu  hadis  bu  senetten  daha  iyi  bir  senetle  rivayet  edilmedi” demektedir.   Dârekutnî  de  şöyle  demektedir:  “Kur’an  sûrelerinin  fazileti  üzerine gelen rivayetlerin en sahihi İhlâs sûresi hakkında gelendir. Namazın faziletiyle ilgili olarak gelen rivayetlerin en sahihi de tesbih namazıyla ilgili olan hadistir”.
Hâkim’e göre söz konusu hadisin sıhhatine delil olarak gösterilen şey; etbau’t- tabiinden  imamların  günümüze  kadar  bu  namazı  kılmaları,  ona  devam  etmeleri  ve birbirlerine  bu  namazı  tavsiye  ederek  öğretmeleridir.  Abdullah  b.  Mübârek  de onlardan birisidir. Dolayısıyla Hâkim hadisi sahih gördüğünü belirtmektedir.
Hadisin kuvvetli olduğu           görüşünde olanlardan biride Beyhakî (ö: 458/1066)’dir. Münzirî, Beyhakî’nin            bu        görüşünü         naklettikten sonra şöyle demektedir:   “Abdullah   b.   Mübârek   tesbih   namazını   kılardı,   salihler   de   onu birbirlerine   tavsiye   ederlerdi.   Hadisin   merfû   hadis   seviyesine   yükselmesi   bu sebeptendir”.
İbn  Hacer  de,  Ebû  Ali  b.  es-Seken’in  bu  hadisin  sahih  olduğu  görüşünde olduğunu bildirmiştir.  Deylemî de bu konudaki görüşünü şu şekilde belirtmektedir: “Tesbih  namazı  namazların  en  meşhuru  olup  senet  yönüyle  de  en  sahih  senede sahiptir”.
Suyûtî, Ebû Musa el-Medînî’nin bu konuyla alakalı hadisi sahih kabul ederek bu konuda bir cüz te’lif ettiğini söylemektedir.
Nevevî, içerisinde çok fazla tesbihe yer vermesinden dolayı bu namazın tesbih namazı   olarak   isimlendirildiğini   belirtmiştir.   Bu   konudaki   hadis   Tirmizî’nin kitabında hasen olarak gelmiştir.
İbn Hacer daha önce zikredilenlere ek olarak Âcurri, Hatib Bağdâdî, Ebû Sa‘d es-Sem‘ânî,  Ebû  Musa  el-Medînî,  Ebû’l-Hasan  b.  Mufaddal,  el-Münzirî,  İbnu’s- Salâh,  Nevevî  ve  Subkî’nin  tesbih  namazı  hadisini  sahih  ve  hasen  olarak  kabul edenler arasında yer aldığını belirtmiştir.
İlteka  es-Subkî’ye  göre  tesbih  namazı  hadisi  hasen  bir  hadistir.   Tac  es- Subkî’ye  göre  ise bu  konudaki hadis sıhhat  yönünden  gariptir.  el-‘Alâî ise tesbih namazı  hadisinin  hasen  bir  hadis  olduğu  görüşündedir.    Sirâcuddîn  el-Bulkunî Tedrîb’de;  “Tesbih  namazı  hadisi  sahihtir,  tarîklerinin  bir  kısmı  diğer  bir  kısmını desteklemektedir.      
Tesbih    namazı sünnettir. Onunla amel edilmesi gerekir” demektedir.
İbn   Nâsırıddîn   hadisi   kuvvetli   olarak   kabul   etmektedir.   Suyûtî   de   hadisi kuvvetlendirerek  onun  sıhhati  konusunda  bir  risale  kaleme  almıştır.   Daha  önce bahsettiğimiz üzere İbn Hacer de hadisin bazı tarîkleri ile sahih, bazı tarîkleri ile ise hasen olarak kabul etmektedir.
İbn   Hacer   el-Heytemî   bu   konudaki   görüşünü   şu   şekilde   belirtmektedir: “Hakikat  şu  ki  tesbih  namazı  hadisi  hasen  li  gayrihidir.  İbn  Huzeym  ve  Hâkim gibi  onu  mutlak  olarak  sahih  kabul  edenlerce  hadis,  hasen  olarak  tedavülde  olup yorumlanır ancak şahitlerinin çokluğu sebebiyle sahih olarak isimlendirilir. Hadisi mutlak  olarak  zayıf  kabul  edenler  ise  tarîklerinin  tekliğini  kastederek  bu  görüşü benimsemişlerdir.  Ancak  farklı  muhaddisler  ile  fakihlerin  ibareleri  arasında  her hangi  bir  çelişki  söz  konusu  değildir.  Bununla  birlikte  sadece  bir  yazarın  farklı kitaplarındaki sözlerinde çelişki olabilmektedir. Birinde hasen olduğu yönünde görüş belirtirken bir diğer kitabında zayıf diyebilmektedir. Nevevî ve Askalânî gibi.”
Leknevî’den  nakledildiğine  göre  o  şöyle  demektedir:  “İbnü’l-Cevzî  tesbih namazı hadisine Mevzûât’ında yer verdiği için hadis hafızları onu şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir.  Özetle  İbnü’l-Cevzî  hadis  üzerinde  fazla  durmadan  hadise  üstün körü mevzû            hükmünü         vermesindeki  eleştirilerin      tutarsızlığı       ve  tarîklerinin çokluğundan  dolayı  hadis  sahih  olmasa  bile  hasendir.  Hadisi  zayıf  olarak  kabul edenler;            tarîkleri           birleştirmeksizin,        onların            teferrüdü           nedeniyle                  bu        görüşü benimsemişlerdir. Hadisin sahih ya da hasen olduğunu kabul edenler ise tarîklerin çokluğuna  bakarak  ve  bunlardan  bir  kısmının  sahih  olma  şartlarını  taşıdığını görerek  hadisin  sahih  veya  hasen  olduğuna  kanaat  getirmişlerdir.  Şüphesizki  o, imamlarımızın kitaplarında     kılınış şekli ile birlikte bahsettiği        sünnetin ta kendisidir.”
Ebû’l-Hasan   es-Sindî   ise   görüşünü   şu   şekilde   dile   getirmektedir:   “Hadis hafızları söz konusu hadis hakkında farklı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hadisin sahihliğinin  sabit  olduğu  ve  kendisiyle  amel  edilmesi  gerektiği  hususunda  görüşbirliğine varmışlardır. İnsanlar da bu mutabakat üzere onunla amel etmişlerdir.”
Zebîdî,  İbn  Abbâs  hadisini  sahih  olarak  kabul  etmiştir.   Muhaddis  Ebû’l- Hasenat  el-Leknevî  bu  konudaki  görüşünü  şu  şekilde  dile  getirmektedir:  “Sika ravilerin  büyükleri  tarafından  gelen  bu  ibareler,  tesbih  namazı  hadisinin  mevzu olduğu görüşünün geçersiz olduğunu, bilakis onun kendisiyle delil getirilen sahih ya da hasen bir hadis olduğunu ortaya koymaktadır. İbnü’l-Cevzî ve yandaşları hariç muhaddislerin   hepsi   bu   hadisin   zayıflığı   ya   da   sahihliği   konusunda   ihtilaf etmişlerdir.  Ancak  onlardan  hiçbir  kimse  onun  mevzû  olduğu  yönünde  bir  görüş belirtmemiştir.”
Muhammed el-Mubârekfûrî bu hadisin hasen derecesinden daha aşağı olmadığı görüşündedir.
Ubeydullah el-Mubârekfûrî de bu konuda şöyle demektedir: “Gerçek olan şu ki bana  göre  İbn  Abbâs  hadisi,  mevzû  veya  yalan  olması  şöyle  dursun  zayıf  bile değildir.  Aksine  bana  göre  o  hasendir.  Hadisin  senedi  hasen  derecesinden  daha aşağı   değildir.   Hatta   kanıtlarının   varlığı   ve   bazı   senetlerinin   zararsız   olması sebebiyle  sahih  ligayrihi  olmaması  için  neden  yoktur.  Hadis  hafızlarının  birçoğu, İbnü’l-Cevzî’nin İbn Abbâs hadisini Mevzûât’ta zikretmesine farklı şekillerde cevap vermişlerdir.”
Ahmed Muhammed Şâkir de   bu konudaki hadisin hasen olduğunu belirtmektedir. Muhammed Nâsıruddîn Albânî bu hadisin kuvvetli olduğunu belirtmektedir.
Şuayb el-Arnaut da bu konuyla           alakalı hadisin hasen   olduğu görüşündedir. Abdulkadir   el-Arnaut’un   görüşü   ise   bu   hadisin   sahih   olduğu yönündedir.
Nurettin ‘Itr ise tesbih namazı hadisinin senedlerini tek tek inceledikten sonra hadisin  bazı  tarîkleriyle  sahih,  bazı  tarîkleriyle  hasen  olduğunu  söyleyerek  şunu eklemektedir: “Tesbih namazı hadisi kuvvetli bir hadistir.”
Görüldüğü  gibi,  âlimlerin  bir  kısmı tesbih  namazı  hadisini sahih  olarak  kabul ederken bir kısmı da hasen olarak kabul etmektedir. Kanaatimizce bu hadis sahih ve hasen  olarak  kabul  edilen  tarîklerinin  varlığı  dolayısıyla  kuvvetlidir.  Bu  durum hadisin delil olarak kullanabilmesini sağlamaktadır.
HADİSİ ZAYIF KABUL EDENLER
Tesbih namazı hadisini âlimlerin farklı şekillerde değerlendirdiğini belirtmiştik. Bir  kısmı  hadisi  sahih,  kendisiyle  amel  edilebilir  olarak  görürken  bir  kısmı  zayıf diğer bir kısmı da böyle bir hadisin ancak uydurma olabileceğini savunmuşlardır. Bu bölümde hadisi zayıf olarak kabul edenleri zikredeceğiz.
İshak     b.         Hânî,   Ahmed            b.         Hanbel’e         tesbih  namazı hakkındaki      hadis sorulduğunda   senedinin   zayıf   olduğunu   söylediğini   nakletmiştir.   
Abdullah   b. Ahmed, babamın şöyle dediğini işittim demektedir: “Bana göre tesbih namazı sabit değildir.  Onun  senedi  hakkında  ihtilaf  ettiler.  Bana  göre  o  sabit  değildir”.  Sanki Ahmed b. Hanbel bu hadisi Amr b. Mâlik’den dolayı zayıf olarak kabul etmiştir. İbn Kudâme  ise  Muğnî’de  “Ahmed  b.  Hanbel,  elini  sallayarak  sanki  hadisin  münker olduğunu kastetti” demektedir.
Daha önce de belirttiğimiz üzere İbn Hacer, Ahmed b. Hanbel’in hadisin zayıf olduğuna dair hükmünden vazgeçtiği görüşünü benimsemiştir. Ancak bazı kimseler muhtemelen  yanılarak  onun,  bu  hadisin  mevzu  olduğuna  dair  hüküm  verdiğini rivayet etmişlerdir.
İbn Hacer, Sirâc el-Gazvînî’nin Ahmed b. Hanbel’in söz konusu hadisin mevzû olduğuna hükmettiğini bildirerek şöyle   demektedir: 
 “Ahmed b. Hanbel’den nakledilene  gelince,  bu  konuda  farklı  farklı  görüşler  bulunmaktadır  çünkü  naklin kendisinden  olup  olmadığı  konusunda  ihtilaf  söz  konusudur.  Hiç  kimse  Ahmed  b. Hanbel’in   bu   hadisin   mutlak   anlamda   mevzû   olduğunu   söylediğine   dair   bir açıklamada bulunmamıştır.”
Tirmizî,  Peygamber  (s.a.s.)’den  tesbih  namazı  hakkında  birden  çok  hadis rivayet  edildiğini  fakat  bunların  çoğunun  sahih  olmadığını  belirtmektedir.   İbn Hacer,  Tirmizî’nin  bu  görüşünü  araştırarak  şöyle  demiştir:  “Tirmizî  bu  sözüyle hadisin sahih olmadığını kastetti. Bu ise onun hasen oluşunu bozmaz. Eğer hadisin vasfını kastetti ise onun bu sözü geneli olumsuzlaştırmaz”.
İbnü’l-Cevzî ve Münzir, Ukaylî’nin tesbih namazı hakkındaki görüşünü şu şekilde naklettiler: “Tesbih namazı hakkındaki hadis sabit değildir”.
İbn  Huzeyme  hadisin  tashihi  hususunda  şöyle  dedi:  “Şayet  tesbih  namazı hakkındaki haber doğruysa kalpte bu senetle alakalı tereddüt vardır”.
Kadı   Ebû   Bekir   b.   el-Arabî’nin   bu   konudaki   görüşü   ise,   Abbâs’la   Hz. Peygamber  arasında  geçen  diyoloğu  anlatan   Ebû  Râfi‘  hadisinin  zayıf  olduğu yönündedir. Ne sahih ne de hasen olma noktasında bunun aslı yoktur. Tarîklerinde ve niteliğinde  garip  olsa  bile  hadisin  doğruluğunun  sabit  oluşu  sana  yeterli  olacak  bir delildir. Tirmizî de aldanılmaması için bu hususa dikkat çekmiştir.
İmamlar  ve  hafızlar,  İbnü’l-Cevzî’nin  bu  hadisi  istılah  kaidelerine  ve  usule uymaksızın   Mevzûât   kitabına   almasını   hoş   karşılamadılar.    Bir   hadise   mevzû hükmünü  vermek,  hadisin  senedinde  yalancılıkla  suçlanan  biri  olmadıkça  mümkün değildir. Bu, âlimlerin mevzû hadisler için koyduğu bir hüküm olup buradaki hadisle örtüşmez.  Çünkü  bu  hadisin  tarîkleri  hadis  uyduran  kimselerden  ve  yalancılardan arınmıştır. Hatta bizzat bu hadis hasen lizatihidir. 
Celal  es-Suyûtî  el-Leâlî  adlı  eserinde  imamlar  ve  hafızların  İbnü’l-Cevzî’nin Mevzûâtında bu üç       hadise yer vermesinden dolayı onu tenkit ettiklerini söylemektedir.  
Tenkitlerden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Zerkeşî  İbnü’l-Cevzî’nin  bu  hadisi  Mevzûat’ta  tahric  etmekle  hata  ettiğini belirtmektedir. Çünkü İbnü’l-Cevzî hadisi üç tarîkle rivayet etmiştir. Bu tarîklerden birisi de İbn Abbâs tarîkından rivayet edilen hadistir. Zerkeşî’ye göre bu hadis mevzû olması   şöyle   dursun   zayıf   bile   olmayıp   aksine   sahihtir.   İbnü’l-Cevzî,   senedin ravilerinden  Musa  b.  Abdulaziz’i  illetli  olarak  görmüştür.  Bunun  sebebi,  Musa  b. Abdulaziz’in  meçhul  olduğunu  düşünmesidir.  Hâlbuki  İbnü’l-Cevzî’nin  bu  kanısı doğru değildir. Çünkü Bişr b. Hakem, oğlu Abdurrahman, İshak b. Ebî İsrâîl, Zeyd b. Mübârek  es-San‘ânî  ve  daha  birçok  ravi  Musa  b.  Abdulaziz’den  hadis  rivayetinde bulunmuşlardır. İbn Ma‘în ve Nesâî onun zararsız olduğunu kabul etmişlerdir. Şayet Musa b. Abdulaziz’in meçhul bir ravi olsaydı bile bu durum hadisin mevzu olmasını gerektirmezdi çünkü hadisin senedinde hadis uydurmakla suçlanan birisi yoktur.
İbnü’l-Cevzî’nin rivayet ettiği diğer iki tarîk ise zayıftır. Ancak bu iki hadisin senetlerinin  zayıf  olması  onların  mevzu  olmasını  gerektirmez.  İbnü’l-Cevzî  söz konusu hadiste işin kolayına kaçarak ona mevzû hükmünü vermiştir.
İbn  Nâsıruddîn  sadece  bir  ravi  dolayısıyla  hadisin  mevzû  olduğu  hükmüne varılmasını eleştirmektedir.
İbn  Hacer  de  İbnü’l-Cevzî’nin  bu  hadisi  Mevzûât’ta  zikretmekle  hata  ettiği görüşündedir. Alâî,  İbn  ‘Arrâk  ve  Zebîdî   de  İbnü’l-Cevzî’nin  bu  konuda  hatalı davrandığını düşünenlerdendir.
İbnü’l-Cevzî,   işin   kolayına   kaçarak   bir   hadisin   mevzuluğuna   hükmetme konusunda         âlimler            arasında          meşhur            olmuştur.        
Müslim’in          Sahih’inde Ebû Hureyre’den  merfû  olarak  rivayet  edilen  bir  hadise  mevzu  olarak  hükmetmesi  de hüküm verme konusunda çok aceleci davrandığnın bir göstergesidir.
Şaşılacak  ve  hayret  edilecek  şeylerden  biri  de,  İbnü’l-Cevzî,  tesbih  namazı hadisine  mevzû  hükmü  vermiş  olmasına  rağmen  ‘Ahkâmu’n-Nisâ’  isimli  kitabında
‘et-Tesbihât  ve’l-Ezkâr’  adlı  bölümde  konumuz  olan  tesbih  namazı  hadisiyle  delil getirerek  şöyle  demektedir:  “Tatavvu  namazlarına  gelince;  Kuşluk  Namazı,  İbn Abbâs’tan   rivayet   edilen   tesbih   namazı   onlardandır.”    Görüldüğü   gibi   hadisi zikretmiş  ancak  her  hangi  bir  şekilde  onun  zayıf  ya  da  mevzû  bir  hadis  olduğunu belirtmemiştir.   Burada   sanki   tesbih   namazı   hadisini   Mevzûât’ında   zikretmemiş gibidir.
Sehâvî,  İbnü’l-Cevzî’nin  Mevzûât’ta  uydurma  veya  zayıf  olarak  nitelediği hadislerin  birçoğunu  ‘el-Ilelu’l-Mütenâhiyetü  fî’l-Ehâdîsi’l-Vâhiye’  isimli  kitabında tahric  ettiğini  belirtmektedir.  Ayrıca  Sehâvî  şunu  da  eklemektedir:  “Hatta  İbnü’l- Cevzî vaaz niteliğindeki tasniflerinde de pek çok mevzû ve zayıf hadisleri delil olarak kullanmıştır.”
Nevevî  de  tesbih  namazı  hadisinin  zayıf  olduğunu  kabul  etmiş  ve  şöyle demiştir:  “Tesbih  namazının  müstehap  olup  olmadığı  konusunda  tartışma  vardır çünkü  bu  hadis  zayıftır  ve  bu  namaz  bilinen  namaz  şekillerinden  farklıdır.  Delil olmaksızın onunla amel edilmemesi gerekir ki bu konudaki hadis sabit değildir.”
Buradan  anlaşılıyor  ki,  Nevevî  fezail  amellerde  zayıf  hadisle  amel  etmeyi uygun görmemektedir.
İbn Teymiyye de tesbih namazı hadisini zayıf olarak kabul edenler arasındadır.
O bu görüşünü şu şekilde dile getirmektedir: “Ayet, sûre ve tesbih sayısının tahmini değeri ile ilgili her hadis âlimlerin ortak görüşü ile yalandır. Ancak tesbih namazı hadisi bunun dışındadır. Bu konuda iki görüş vardır. Bir gurup âlim hadisin doğru olduğunu düşünmekte diğer gurup ise onun zayıf olduğunu kabul etmektedir. Tesbih namazı   hadisinin   zayıf   olduğu   yönündeki   görüş   daha   baskındır.   Bu   sebeple müslümanların  imamlarından  hiç  biri  söz  konusu  hadisi  eserine  almamıştır.  Hatta Ahmed  b.  Hanbel  ve  sahabe   imamları  onun  mekruh  olduğunu  kabul  ederek  bu konudaki   hadisi   eleştirmişlerdir.   Mâlik,   Ebû   Hanîfe   ve   bunların   dışındakilere gelince,  onlar  söz  konusu  hadisi  işitmemişlerdir.  Şâfiî’nin  ve  Ahmed  b.  Hanbel’in arkadaşlarından müstehap olarak kabul edenlerin ise kendi seçimidir. İmamlardan her  hangi  bir  nakil  yoktur.  Ancak  Abdullah  b.  Mübârek  hadiste  geçtiği  şekliyle, kıyamdan önceki celseyi (yani on tesbih okunan istirahat celsesini) müstehab olarak kabul  etmemiştir.  O  bu  tesbihi  kıyamda  okumuştur.  Abdullah  b.  Mübârek’in  tesbih namazını  bu  şekilde  kılışı  kabul  edilebilir.  Müstehab  olan  da  budur.  Aslı  olmayan hadisle sünnet sabit değildir.”
İbn   Teymiyye’nin   bu   görüşünü   değerlendirdiğimizde   ulaştığımız   sonuçlar dikkat  çekicidir.  O,  tesbih  namazı  hadisinin  âlimler  tarafından  yalan  olarak  kabul edildiğini belirtmektedir. Bu görüşüyle tesbih namazı hakkındaki uydurma hadisleri kastetmiş  olabilir.  Ancak  sened  yönünden  sahih  olan  hadisler  açısından  bu  kabul edilemez   bir   genellemedir.   Çünkü   onların   senedinde   hadis   uydurmakla   veya yalancılıkla  suçlanan  bir  ravi  bulunmamaktadır.  İbn  Teymiyye’nin,  imamların  bu konudaki  hadisi  mekruh  olarak  kabul  ettikleri  ve  onu  eleştirdikleri  hakkındaki görüşünü   ise   İbn   Hacer’in   daha   önce   de   zikrettiğimiz   araştırmasıyla   cevap verebiliriz. Zira o, Ahmed b. Hanbel’in hadisin zayıf olduğu yönündeki görüşünden vazgeçtiğini tesbit etmiştir.
Zebîdî  İhyâ  şerhinde  İbn  Teymiyye’den  şunu  nakletmektedir:  “Ahmed  b. Hanbel  ve  diğer  büyük  imamlar  tesbih  namazı  hadisini  zayıf  görmüşler  ve  onu mekruh olarak kabul etmişlerdir. Ne müslümanların imamları ne dört imam ve ne de Abdullah  b.  Mübârek  onunla  amel  etmemiştir.  Hatta  Ahmed  b.  Hanbel’in  onu mekruh kabul ettiğine ve imamlardan hiç birinin onu müstehab görmediğine dair nas mevcuttur. Ancak Abdullah b. Mübârek’in tesbih namazını kılış şekli caizdir. Çünkü
o, tesbih namazını kılarken kıyamdan önce (yani istirahat celsesinde) on kez tesbih okumamış, kıyamda kırattan önce on beş, kırattan sonra da on kez tesbih okuyarak kılmıştır. Çünkü Abdullah b. Mübârek, şer’i namaz şeklinden farklı olan bu namazın kıyamdan önceki bu oturuş hariç meşru olduğu görüşündedir. Dolayısıyla Abdullah b. Mübârek tesbih namazının bu şekilde kılınmasını mübah olarak kabul etmiş, diğer kılınış şeklini ise mübah görmemiştir. Şeriatın isbatı, sıhhati bilinmeyen hadisle caiz değilse nasıl olur da mevzu olduğu bilinen bir hadisle caiz olur?  “Şayet şunu şunu yaparsan günahlarının gizlisini saklısını, küçüğünü büyüğünü, önce işlediğini sonra işlediğini  Allah  Teala  bağışlar”.  Bu  söz  Resûlullah’ın  ibadetleri  içeren  sünnet mantığına   aykırıdır.   Dört   rekatten   ibaret   olan   bir   namaz   bütün   günahların bağışlanmasını           sağlayamaz.    Kulun  geçmiş ve        gelecek            tüm            günahlarının affedileceğini   garantileyen  ameller  hakkında  Nebî  (s.a.s.)’in  kefil  olduğu  sabit değildir.   Abdulazim   el-Münzirî,   günahların   affedileceğini   garantileyen   ameller hakkında bir musannef derlemiştir. Bu konuya dair musannefinde yer alan hadislerin hepsi sadece zayıf değil  aynı zamanda batıldır. Bununla beraber Hz. Peygamber’in buyurduğu sahih hadisler ise şunlardır: “İmanlı olarak ve sevabını Allah’tan umarak Ramazan  ayını  oruç  tutarak  geçiren  kimsenin  geçmiş  günahları  mağfiret  olunur”. “Kadir  gecesi,  inanarak  ve  karşılığını  Allah’tan  umarak  ibadet  eden  kimsenin geçmiş günahları mağfiret olunur”. “Bu beyti müstehcen bir şekilde konuşmadan ve günaha  girmeden  hacceden  kimse  anasından  doğduğu  günkü  gibi  günahlarından aranır”. “Benim abdest alışım gibi abdest alıp iki rekât namaz kılan ve bu namazda kendi kendine her hangi bir şey konuşmayan kimsenin günahları mağfiret olunur”.
Bu hadisler ve benzerleri sahih ehli tarafından rivayet edilen ve ilim ehlince kabul gören sahih hadislerdir.”
Görüldüğü gibi İbn Teymiyye tesbih namazı hakkındaki olumsuz görüşleri tek tek  ele  almış  ve  kendi  kriterlerini  belirliyerek  tesbih  namazı  hadisini  bu  ölçüleri içerisinde uydurma olarak kabul etmiştir.
Tesbih namazı Ahmed b. Hanbel hariç diğer imamların üzerinde görüş beyan etmediği  bir  meseledir.  Bu  durum  hadisin  mekruh  olduğu  anlamına  gelmez.  Şayet böyle  olsaydı,  herkesten  daha  iyi  bilmelerine  ve  daha  fazla  savunmalarına  rağmen Şâfiî   ve   Hanefî   imamlarının   büyüklerinin   tesbih   namazının   müstehap   olduğu görüşünü         benimsediklerini   bulamazdık.   Nitekim   dört   mezhep   imamının   hiç birisinden  tesbih  namazının  mekruh  olduğuna  ve  onu  yerdiklerine  dair  bir  şey bulamadık.  Ahmed  ise  daha  önce  de  bahsettiğimiz  gibi  hadisin  zayıflığı  görüşünü benimsemekten vazgeçmiştir.
Zebîdî,   “Ne   Müslümanların   imamları   ne   dört   imam   ne   de   Abdullah   b. Mübarek bu hadisle amel etmedi” inceleyerek ulaştığı sonucu şu şekilde belirtmiştir: “Bu  gariptir.  Daha  önce  de  işaret  ettiğimiz  üzere  Ebû’l-Cevzâ’nın  ve  İbn  Ebî Revvâd’ın   bu   namazla   ameli   sabittir.   O   ikisi   İbn   Mübârek’ten   daha   önce yaşamışlardır.  Abdullah  b.  Mübârek’in  de  onunla  ameli  sabit  olup  insanları  buna teşvik  etmiştir.  Ona  göre  hadisin  tarîkı  sahih  olmasaydı  onunla  amel  etmesi  ve insanları onunla amel etmeye teşvik etmesi doğru olmazdı”.
İbn  Teymiyye’nin,  Abdullah  b.  Mübârek’in  amel  ettiği  namazın  şeklini  göz önüne alarak onun tesbih namazının şeklinden farklı olup başka bir namaz olduğunu belirtmiştir.  Bunda  Abdullah  b.  Mübârek’in  istirahat  celsesi  tesbihini  kırattan  önce yapması sebebiyle bu sonuca varmıştır. Bu durum şu şekilde açıklanabilir: Abdullah
b.  Mübârek’in  kıldığı  namaz  şekli  ilk  bölümde  de  geçtiği  üzere  tesbih  namazı hadisinin  bazı  rivayetlerinde  gelmiştir.  Buradan  Abdullah  b.  Mübârek’in  tesbih namazıyla  amel  etmeyi  terk  ettiği  sonucu  çıkmaz.  “Peki,  Abdullah  b.  Mübârek’in sınırlı  sayıda  ve  çok  tesbih  içeren  bu  namazı  uygulaması  nereden  kaynaklandı?” şeklinde  bir  soru  sorulabilir.  Hiç  şüphesiz  ki  bu  soruya  verilebilecek  en  iyi  cevap, Abdullah b. Mübârek’in tesbih namazı hadisini delil olarak aldığı yönünde olacaktır. Aksi  halde  delilsiz  amel  etmiş  olur  ki  Abdullah  b.  Mübârek  sünnete  sıkı  sarılan âlimlerden birisi olduğu için onun hakkında böyle bir şey düşünülemez.
İbn  Teymiyye’nin  “Tesbih  namazını  kılan  kimsenin  gelecek  günahlarının bağışlandığına  dair  Nebî  (s.a.s.)’in  garanti  verdiği  sabit  olmamıştır”  görüşü  sahih değildir.  Bu  konuda  rivayet  edilen  hadislerin  birçoğu  bu  manadadır.  Ayrıca  tesbih namazı  hadisi  hakkında  tenkit  olması  onun  zayıf  olmasını  gerektirmez,  o  sahih tarîkleri  ile  varlığını  isbat  etmiş  bir  hadistir.  Allah  Teala’nın,  kişinin  gelecek günahlarını  bağışlamasına  her  hangi  bir  mani  yoktur.  Bunu  ayet-i  celilesinde  de güzel bir şekilde beyan etmiştir: “Allah faziletini dilediğine verir. Muhakkak ki Allah büyük fazıl sahibidir”
İbn  Teymiyye  ve  Mizzî  tesbih  namazı  hadisinin  zayıf  olduğu  görüşündedir. Zehebî ise bu konuda her hangi bir görüş belirtmemiştir. İbn Abdulhâdî ise onların hükümlerini  vermiş  ancak  kendi  görüşünü  belirtmemiştir.  
El-Leknevî  de  İbnü’l- Cevzî  ve  İbn  Teymiyye’nin  tesbih  namazıyla  ilgili  rivayetleri  mevzu  olarak  kabul ettiklerini,  onları  taklid  edenlerin  de  aynı  yolu  tuttuklarını  belirtir.  El-Leknevî  bir gerçeğe  parmak  basarak,  bu  insanların  İbn  Teymiyye’nin  beyanlarını  gökten  inmiş vahiy gibi kabul ettiklerini, karşılarına ne kadar kuvvetli deliller getirilirse getirilsin ikna olmadıklarını belirtir ve tesbih namazının varlığını isbat etmeye girişir.
Firûzâbâdî   (ö:   826/1423),   “Tesbih   namazı   hakkında   sahih   hadis   yoktur” demektedir. Firûzâbâdî de İbnü’l-Cevzî gibi güç beğenir olmasıyla bilinir.
Şevkânî  de  tesbih  namazı  hadisini  zayıf  olarak  kabul  edenler  arasındadır.  O, İbnü’l-Cevzî’nin   konumuz   olan   hadisi   Mevzûât’ına   almasını   doğru   bulmuştur. Şevkânî bu konudaki görüşünü şu şekilde dile getirmektedir: “Şüphesiz bu namazın sıfatında  şüphe  yoktur.  Onun  kılınış  şeklinde  şiddetli  bir  acaiplik  vardır.  Nebevi öğretilerin cereyan ettiği şekle aykırıdır. Zevk ona şahittir, kalp onu tasdik eder. Bana göre  İbnü’l-Cevzî  bu  hadisi  Mevzûât’ta  zikretmekle  doğru  bir  şey  yaptı.  Suyûtî  de onun Mevzûât’ına aldığı bu hadisin tarîklerini tek tek inceledikten sonra görüşünü ne de  güzel  beyan  etti:  “Gerçek  olan  şu  ki;  hadisin  bütün  yolları  zayıftır.  İbn  Abbâs hadisi  hasen  şartına  yaklaşıyor  ancak  o  da  ferdiyetin  şiddeti,  delil  olma yönünden mutabıın  ve  kanıtın  yokluğu  ve  şeklinin  diğer  namaz  şekillerine  olan  muhalefeti sebebiyle şazdır”.
Şevkânî  Suyûtî’nin  bu  görüşü  belirttiğini  ifade  etmekte  yanılmıştır  çünkü  bu görüş İbn Hacer’e aittir.  Suyûtî eserinde bunu ona atfederek kullanmıştır ancak bu Şevkânî’nin   gözünden   kaçmış   olacak   ki   aynı   yanlışı   ‘Fevâidi’l-Mecmûa’   adlı eserinde de tekrarlamıştır.  Leknevî bu durumu fark etmiş ve Âsâru’l-Merfûa’da bu noktaya değinmiştir.
Şevkânî başka bir eserinde ise; tesbih namazı hadisi hakkında insanların farklı görüşlerde olmasına ve hatta bazı imamların onun mevzu olduğunu söylemesine, bir grubun   da onun zayıf olduğunu   ve   onunla   amel   etmenin   helal   olmadığını belirtmesine rağmen bazı kimselerin         hala tesbih       namazı ile ilgili hadisi desteklemesine şaşmaktadır.              
Şevkânî bu  konudaki   görüşünü şu şekilde bağlamaktadır: Peygamber (s.a.s.) sözü ile haşır neşir olan her bir kimse bu hadiste göreceği şeyi kendinde de bulacaktır. Allah Teala kendisiyle ilgili vuku bulan her işte genişlik  kılmıştır.  Söz  konusu  hadis  ise  sahihlik,  zayıflık  ve  mevzuluk  arasında tereddütlüdür.  Yapılması  sahih  olana  yapışmak  gerekir.  Kendisinde  şek  ve  şüphe olmayan ise sahihtir.”
Şevkânî’nin   bu   görüşü   Leknevî   tarafından   incelenerek   ona   şu   şekilde sorgulamalar getirilmiştir:
İlk  olarak  hadisin  sıhhati,  zayıflığı  ve  mevzuluğu  hakkında  farklı  görüşlerin olması söz konusu hadisi tafsilat sahasından çıkarmaz. Bu konuda, mutaassıb olanlar ve   aşırıya   gidenler   gibi   farklı   görüşlerin   incelenmesi   gerekmektedir.   Onların hükümlerinde  kabul  ettikleri  delillere  bakarak  net  olanını  kabul  etmeli,  bulanık olanını  ise  terk  etmelidir.  Düşünmeksizin  ihtilaf  edilen  konularda  bir  şey  seçmede acele  edilmemelidir.  Daha  önce  de  geçtiği  gibi  tesbih  namazı  hadisinin  uydurma olduğuna   hükmedenlerin   hükümleri   dikkate   alınmamalıdır.   Bu   şekilde   hüküm verenlerin   hükümleri   batıldır.   Hadisin   zayıf   olduğuna   hükmetmek   de   bütün tarîklerini tarafsız olarak incelemekle mümkündür. Derinlemesine incelendiğinde ise her  ne  kadar  bazı  tarîklerinin  zayıf  olduğu  doğru  ise  de  geriye  kalan  birçok  tarîk sahihtir.  Bu  durumda  sahih  olan  tarîkler  kabul  edilerek  zayıf  tarîkler  dışarıda kalacaktır. Böylelikle zayıflık ihtimalinin doğrudan ortadan kalktığı görülecektir.
İkinci olarak, Şevkânî “Bu hadisle amel etmek helal olmaz” görüşüyle hadisi zayıf  olarak  vasıflandırmıştır.  Bu,  açık  bir  kandırmacadan  yoksun  değildir.  Mutlak olarak  zayıf  olan  bir  hadisle  amel  etmek  kesinlikle  batıldır.  Evet,  bir  hadisin senedinde metruk, adaletten düşmüş ya da yalancı ve yalanla itham edilmiş bir ravi bulunduğu takdirde bu hadis zayıftır. Böyle bir durumda hadisin zayıflığından dolayı onunla amel  edilmez. Ancak burada  hadisin zayıflığını öne  sürenlerin hiç birisi bu görüşlerinin sebebini açık bir şekilde ortaya koyamamıştır.
Üçüncü olarak Şevkânî’nin “Peygamber sözü ile haşır neşir olan her bir kimse bu hadiste göreceği şeyi kendinde de bulacaktır” görüşü açık bir yanıltmadır yani birtür  kelime  oyunudur.  Müslim,  Ebû  Dâvud,  Münzirî,  Askalânî,  Âcurri  ve  benzeri âlimler, bu temiz sanatta mahir kimselerin önde gelenleri olup sabah akşam Nebevi hadisle  meşgul  olmuşlardır.  Onlar  mevzu  hadislerde  bulduklarını  tesbih  namazı hadisinde  bulamamışlardır.  Eleştirilerinin  kuvvetine  ve  maharetlerinin  kemaline rağmen onu muhtelak haberler arasında saymamışlardır. Eser taşıyıcıları büyüklerine muhalefet eden kimselerdir. Basiretli kimselerin burada göremediğini kendisi görür.
Onun ilmi anlayışından daha büyüktür. Anlayışı ise görüşünden kıttır.
Son  olarak  da  Şevkânî’nin  “Allah  Teala  kendisiyle  alakalı  vuku  bulan  işte genişlik kıldı. O ise sahihlik, zayıflık ve mevzûluk arasında tereddütlüdür”   görüşü ise  mutlak  olarak  olduğu  gibi  alınmamalıdır.  Haber  üzerinde  ihtilaf  olması  onunla amel  edilemeyeceği  anlamına  gelmez.  Bu  konuyu  merak  ederek  araştıran  kimse şüphelerini  ortadan  kaldıracak  bir  delil  elde  edinceye  kadar  karar  vermede  aceleci davranmamalıdır.  Gerekli  delilleri  elde  ettiğinde  ise  hükme  varması  ve  verdiği hükümle de amel etmesi vaciptir.