28 Haziran 2012 Perşembe

YUMUŞAKLIK VE KATI YÜREKLİLİK


 “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” (3/Âl-i İmrân, 159)


Leyn: Yumuşaklık, zariflik demektir. Katılığın, kabalığın tersidir. Kur'an, daima yumuşak huylu olmayı, kabalık ve katılıktan kaçınmayı emreder. Tatlı söz, gönülleri fetheder. Bu kökten gelen "lîne" taze hurma fidanı demektir. İşte Hak sevgisiyle yumuşamış, olgunlaşmış mü'min, taze fidan gibi zarif, yumuşak ve tatlıdır. Katı, kaba adam kuru odun gibidir. Islah bilmez, kırar, düzeltmeye kalksan kendisi de kırılır.
Hak sevgisi, ihlâslı mü'minlerin sadece gönüllerini değil; derilerini dahi zarifleştirir, yumuşatır: "Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar (telînu)." (39/Zümer, 23). "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman yürekleri ürperir. O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." (8/Enfâl, 2)
İnsan, kendisine iyilik edeni sevmek üzere yaratılmıştır. Katılık ve kabalık bazen onu kibir, inat ve nefrete sürükleyebilir. O zaman günah işlemekten kıvanç duymaya bile başlar. Yumuşak davranmaktan maksat; yağcılık, riyâ ve münâfıklık değildir. Öğüt ve iyiliği, kalp ve gönülleri etkileyecek bir tarzda yumuşak ve etkili bir üslûpla tebliğ etmektir. Özellikle dâvet, müslümanlara yapılıyorsa. Onları azarlamak ve onlara katı davranmak genel olarak doğru değildir.
Güzel üslûp konusunda Hz. Mûsâ ve Hârûn'a Rabbânî öğüt verilirken azgın Firavun'a, iyilik ve yumuşaklıkla hitap etmeleri tavsiye ediliyor: "(Gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah'tan) korkar." (20/Tâhâ, 44). Kur'ân-ı Kerim'in yumuşaklığa teşvik katılıktan sakınma konusundaki uyarılarıyla Peygamberimiz'in (s.a.s.) bu husustaki işaretleri, şüpheye yer vermeyecek şekilde bu üslûbun "etkinliği" açıkça ifâde edilmektedir.
Allah Teâlâ, Peygamberimizi, insanlara dâvetle görevli kılarken hikmetten ayrılmamasını tavsiye ederek şöyle buyuruyor: "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücâdeleni en güzel (yol) hangisiyse onun yap. Şüphesiz ki Rabbin, O, yolundan sapan kimseyi en çok bilendir. O, hidâyete ermiş olanları da en iyi bilendir." (16/Nahl, 125). İbn Kesir, bu âyeti açıklarken şöyle diyor: "Yani, başkasıyla tartışma ve mücâdeleye girme ihtiyacını duyan bir kimse, yumuşak ve güleryüzlü olsun. Bir de karşısındakine güzel söz söylesin."
Kur’an’da, yumuşak davranmanın yardımcı ve taraftar kazanma ve en sonunda dâvetin yayılıp kalplerin ısındırılmasında rolü olduğuna işaret edilir (3/Âl-i İmrân, 159). Bu âyetin tefsirinde Abdullah bin Amr'ın bir sözü rivâyet edilir. Abdullah şöyle der: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın sıfatını eski kitaplarda gördüm. O, ne kaba ve ne de katı yüreklidir. Çarşılarda bağırıp çağıran biri de değildir. Kötülüğü kötülükle cezâlandırmaz. O, affedici ve bağışlayıcıdır.
Peygamber sîretinde Rasûlullah'ın tebliğini yaptığı ölçülülük ve hikmetle dolu alıcı ve etkileyici çeşitli üslûplar vardır. Ebû Ümâme rivâyet eder ki: Genç biri Peygamberimiz'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, zina konusunda bana izin verir misiniz?" dedi. Bunu duyan halk galeyana geldi. Rasûlullah ona: "Yaklaş!" dedi. O da yaklaşarak Rasûlullah'ın önünde oturdu. Rasûlullah kendisine: "Onu annen için ister misin?" dedi. O genç: Allah beni sana fedâ etsin ki hayır!" dedi. O zaman Peygamberimiz: "Aynen öyle, insanlar da kızları için bunu istemez." Dedikten sonra: "Kızkardeşin için olmasını ister misin?" diye sordu. Hala ve teyzesini de zikretti. O gencin her cevabında: "Allah beni sana fedâ etsin ki, hayır!" dediğini ve ondan sonra da Rasûlullah'ın, elini o gencin her cevabında: "Allah beni sana fedâ etsin ki, hayır!" dedi. Ondan sonra da Rasûlullah, elini o gencin göğsü üzerine koyarak şöyle buyurdu: "Allah'ım, onun kalbini temizle. Günahlarını affet ve onu iffetli kıl." Halbuki Peygamberimiz'in en çok hoşlanmadığı şeylerden biri zinâdır." (Ahmed bin Hanbel).
Dâvetçi, İslâm'ın tanıdığı sınırlar içerisinde metodunu daima yenilemelidir. İslâm'ın esnekliği, dâvetçinin, çağın üslûbu, dili ve İslâm'ın en güzel şekilde halka ulaştırılmasını sağlayan meşrû bütün vâsıtalara başvurma imkânını vermektedir.
Hakk'a dâvetin en temel prensibi sevgi, zerâfet ve tatlılıktır. Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır. Yumuşak söz, katı gönülleri yumuşatır. İnsan, fıtratı icabı kabalıktan hoşlanmaz. Kabalık, insanları hakka yaklaştırma şöyle dursun, tam tersine ondan uzaklaştırır.
Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, zulme râzı olmayanın zâlimleri uyarması ve onlara tepki göstermesi, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya dâvet etmesi şarttır. Bu dâveti yaparken aklından çıkarmaması gereken en önemli noktalardan biri, bu çağrıyı güzel bir üslûp ve metotla yapmasının gerektiği, yumuşaklıktan ayrılmamasıdır.
Bir mü’min, muhâtabına âhireti açısından ne hayırlı ise onu çekinmeden açık sözlülükle dile getirmelidir. Fakat bununla birlikte bu açık sözlülüğün ardında son derece ince düşünceli, karşısındakine saygılı, sevgi ve şefkat dolu bir anlayış da olmalıdır. Örneğin bir kişinin Kur’an’a göre eksik ya da hatalı bir yönünü uyarmadan önce, nasıl söylerse daha etkili ve yapıcı olabileceğini, yani konuşmanın usûl ve üslûp yönüyle de güzel olmasını düşünmelidir. Kişinin şevkini arttırıcı bir konuşma yapmayı, ama bunun yanında konunun önemini de vurgulamayı unutmaz. Kısaca, karşısındaki kişiyi hem içerik hem de şekil yönünden “sözün en güzeli” ile uyarabilmek için, önceden düşünüp tasarlar ve ona faydalı olmaya çok büyük bir titizlik gösterir.   
               

Allah, Kur’an’da insanların birbirlerine güzel sözler söylemelerini, güzel bir şekilde hitap etmelerini emretmiş, kötü lakap takmayı, alay etmeyi, gıybeti, iftirayı, yalanı yasaklamıştır. Mü’minlerin birbirlerini onore edici, ıslah özelliği belirgin, içerik yönüyle olduğu kadar üslûp yönüyle de güzel şekilde, tatlı dil ve yumuşak/kibar sözlerle konuşmalarını emretmiştir. Hayatımızı İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde dost kazanmamızın sırrını açıklarken şöyle buyurur: “Allah'a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” 41/Fussılet 33-34)
İnsanlara karşı iyi muâmele, güzel, tatlı ve yumuşak söz söyleme, İslâm’ın prensiplerindendir. Firavun’u hak dine dâvet için giden Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a Allah; “Ona yumuşak konuşun.” (20/Tâhâ, 44) emrini vererek, İslâm’a karşı (henüz) savaşçı konumunda olmayan kâfirlere bile tebliğin yumuşak ve güzel söz ile yapılmasını istemiştir.      
İnsanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (17/İsrâ, 53) Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî zevkler, her türlü güzel gayelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” (27/Neml, 14) 
Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münâkaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.” (3/Âl-i İmrân, 159)
İnsan, yaratılışı gereği güzellikten, sevgi ve saygıdan, güzel hitaplardan zevk alır. Bozulmamış fıtrata zor gelen, insanın kendi hevâsının, kötü arzularının izinden gitmesi, güzel yolu bırakıp kötü davranmasıdır. Çünkü, bunlar vicdanı rahatsız eder, huzursuzluk ve stres kaynağı olur. Güzel, tatlı ve yumuşak/nâzik sözler, karşıdaki insan için olduğu kadar, konuşan insan için de huzur ve mutluluk vesilesidir; her ibadette olduğu gibi, esas karşılığı âhirette alınacak olması yanında dünyada da avansın, peşin ödüllerin alındığı hayırlardır. Sözün en güzeline uyanlara müjdeler vardır (39/Zümer, 17-18). Sadece âhirette değil, dünyada da huzur içinde, izzetli ve onurlu bir şekilde, güzel bir hayat yaşayacaklardır: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” (16/Nahl, 97)         
Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed (s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek, inceltip kibarlaştırmak ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir. Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira, hakaret, yalan vb. şöyle dursun; boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da, kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” (23/Mü’minûn, 1-3). Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan hakaret, kaba ve çirkin söz, gıybet, iftira, dedikodu, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha sevkettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek, birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir (60/Mümtehine, 1). Allah, râzı olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’ derler.” (25/Furkan, 63). Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böylece övülürken, bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır: “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.” (31/Lokman, 6-7) Bazı masal kitaplarını getirip Mekkelilere okuyarak onları eğlendiren, dolayısıyla Kur’an’ı dinlemelerine engel olan Nadr bin Hâris ve benzerleri hakkında nâzil olan bu âyet, boş lafların, hakkı dinlemeye engel olduğunu veciz bir şekilde ifade etmekte, bu tür meşguliyetleri yasaklamaktadır. 
    

Şefkat ve merhamet, kalplerdeki katılığı yumuşatan, insanlar arasında yakınlaşmayı, sevgi ve kardeşliği sağlayan bir duygudur. Bu ise, İlâhî tebliğin insanlar arasında gerçekleştirmeye çalıştığı bir hedeftir. Çünkü Allah; “Biz, Kur’an’da mü’minlere şifâ ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.” (17/İsrâ, 82) âyetiyle bunu açıkça vurgulamaktadır.
Rahmet, merhamet ve Allah’ın merhamet sahibi olduğu hususları Kur’an’da pekçok âyette işlenerek, bu konunun mü’min, tebliğci ve insanlık açısında önemine işaret edilmektedir. Hz. Peygamber hakkındaki “Biz seni ancak âlemlere rahmet rahmet olarak gönderdik.” (21/Enbiyâ, 107) âyeti de rahmet olarak zikredilen ve aynı kökten gelen merhametin Peygamberimizin belirgin özellikleri arasında yer aldığını belirtmektedir. Şefkat ve merhametin toplumsal hayattaki yansıması, sosyal ilişkilerde yumuşak davranmaktır. Kur’an, Hz. Peygamber’in sosyal hayatta bu yönünü vurgular (3/Âl-i İmrân, 159). Bu âyet, insanî ilişkilerde ve tebliğde yumuşak davranmanın önemini açıkça belirtmektedir. Tebliğde yumuşak davranmak, çoğunlukla katı kalpleri hidâyete erdirir, nefret besleyen gönülleri yumuşatır, sıkıştırma ve korkutma ile elde edilemeyen hayırlar doğurur. Yine Kur’an, Hz. İbrâhim’in putperest babasına karşı onu imana sevketmek için, merhamet dolu hitaplarını, uyarılarını, âdetâ yalvarışlarını ve duygularını nakletmektedir (19/Meryem, 42-48). Hz. Peygamberimiz de, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”[1][1], “Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”[2][2] buyurarak, şefkat ve merhametin insan tabiatı ve insanlararası ilişkiler açısından önemini ve gereğini belirtmiştir.
Esâsen bir mü’minin, İlâhî mesajı ondan haberdar olmayanlara ya da uyarılmaya ihtiyacı olanlara duyurması, yani tebliği, o mü’minde şefkat ve merhametin varlığının tezâhürüdür. Çünkü hakikat mesajını iletmek olan tebliğ, o kimseyi uyarma, karanlık ve sapıklıktan nûra/aydınlığa ve hakikate çağırma gayretidir. Yani onun bulunduğu hüsrâna götürücü durumda kalmasına rızâ göstermemektir. Tebliğcinin kişisel dünyevî çıkarının olmadığı böyle bir görevi bütün zorluk ve güçlüklerine rağmen yapması, onun uhrevî sorumluluk duygusunun yanında, başkalarına karşı şefkat, merhamet ve fedâkârlık duygularının da varlığına, Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevdiğine işarettir. Bu duyguların sonucudur ki, İslâm tebliğcileri, düşmanları konumundaki inkârcılara ve din düşmanlarına bile tebliğ görevlerinden vazgeçmemişlerdir.
Tebliğci, muhâtabın kusur ve hatalarına karşı hoşgörülü olmalı, yanlış düşünen ve yanlış yolda olanları kırıcı bir şekilde tenkit etmemelidir. Tebliğci, Hz. Peygamber’in hadisi gereği daima “zorlaştıcı değil, kolaylaştıcı; nefret ettirici değil, sevdirici”[3][3] olmalıdır. Tebliğcinin muhâtap nazarındaki sevimliliği ve câzibesi, tebliğin etkinliğini arttıran etkenlerden birisidir.[4][4]


Kur’an’da güzel söz konusunda; “Kuulû li’n-nâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin” (2/Bakara, 83) ve “Ve kul li ıbâdî yekuulu’l-letî hiye ahsen: Kullarıma söyle: ‘Sözün en güzelini konuşsunlar.” (17/İsrâ, 53) ifadeleri geçer.
Güzel söz; gönül alan, onur kırmayan, hak ve doğruyu gösteren tatlı sözlerdir. Fertler arasında sevginin, hak ve doğrunun üstün tutulması; nefret ve düşmanlığın giderilmesi, hakka uygun sözlerle mümkün olmaktadır. Kur’an, sosyal ilişkilerdeki nezâket ve yumuşaklığı, dâvet ve tebliğde kibarlık ve tatlı üslûbu emreder (16/Nahl, 125, 17/İsrâ, 53; 2/Bakara, 83).
Allah'ın isim-sıfatlarından biri "muhsin" (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır. Allah'tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79).
Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O'dur, O'nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah'ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah'a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu'l-hüsnâ) da O'nundur (7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).      
Kur'an, kendi bağlılarını "sözleri dinleyip onların en güzeline uyan insanlar" olarak tanıtmaktadır (39/Zümer, 18). Bu demektir ki, güzellikten uzak bir çağrı, adına ne denirse densin, hangi iddia ile ortaya sürülürse sürülsün, Allah'ın değer vereceği bir dâvet değildir. Çirkinliği güzelle değiştirme veya çirkinin ardından güzel sergileme, çirkinin sonuçlarını silip süpürür ki, bu da Allah'ın af ve bağışının bir uzantısıdır. Bu yüzden Kur'an, insanı sürekli olarak çirkini güzelle değiştirmeye çağırır (13/Ra'd, 22; 28/Kasas, 54; 11/Hûd, 113; 25/Furkan, 70; 27/Neml, 11). Çirkine güzelle karşılık verme yeteneği, en azılı düşmanı en samimi dost haline getirebilir (41/Fussılet, 34).
Allah güzeldir, muhsindir. En büyük ihsan sahibi Allah olduğu için Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı" (32/Secde, 7; ayrıca bkz. 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24) denilmektedir. Eğer insanlar hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsân’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsân’ görürler, güzellikle muâmele edilirler (55/Rahmân, 60).
Allah, bir toplumun, diğerini ayıplamamasını, kusurlarını araştırmamasını, aleyhinde iftira ve gıybette bulunmamasını emretmektedir (49/Hucurât, 11-12). Konuşma kabiliyeti, Allah tarafından insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden biridir. Bu yetenek ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur. Toplum halinde yaşamak mecburiyetinde olan insan, her gün defalarca bu yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
Kur’ân-ı Kerim’de, güzel sözün O’nun katına çıktığı; güzel sözü Allah’a çıkaranın da sâlih amel olduğu belirtilirken (35/Fâtır, 10), eylemle desteklenmeyen sözün güzel olmayacağı vurgulanmış olmaktadır. Sözün Allah indinde makbul olması için söze uygun eylem yapılması gerekir. Kur’an, ister mü’min olsun ister kâfir, insanlarla konuşurken güzel konuşmayı emreder (2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53; 20/Tâhâ, 44). Sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an,   insanın açık düşmanı olan şeytanın insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar (17/İsrâ, 53).  Çirkin ve kötü söz; şirk ve küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma, jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük, bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer; ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecburiyetindedir; buna izin verilmiştir (4/Nisâ, 148). Bunun dışında, kaba ve çirkin sözler yasaklanmış, yumuşak ve nâzik sözler tavsiye edilmiştir.
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir 14/İbrâhim, 24). Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Kötü söz, pis bir ağaca benzetilir (14/İbrâhim, 26). Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz, hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını incitir, yaralar.  Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesadın, felâket ve musibetin kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere sürüklenmesine sebep olur.     
Dâvetçi ince ve yumuşak huylu, efendi karakterli ve hoşgörülü olacak; kırıcı, kaba ve sert tavırlı olmayacaktır. Firavun'a peygamberlerini gönderirken, onlara şöyle vasiyet etmişti: "Firavun'a gidin, çünkü o taşkınlık edip azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar." (20/Tâhâ, 43-44). Sonra bu yumuşak sözü de şöyle açıklamıştır: "De ki; 'Seni Rabbimin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O'ndan korkarsın." (79/Nâziât, 18-19). Firavun'un yola gelmeyeceği bellidir, ama buna rağmen yine dâvet üslûbu yumuşak olmalıdır. Firavun bile yumuşaklıkla dâvet edilirse, demek ki ne kadar aşırı inkârcı ve zâlim olursa olsun, insanlar Hakk'a yumuşaklıkla ve hikmetle çağrılmalıdır.
Hakk'a başkaldıran ve hak yoldan sapan azgın zorba insanların simgesi haline gelen Firavun'un dahi yumuşak sözle hakka çağrılması emredildikten sonra, elbette ondan başka bütün insanların da böyle çağrılması gerekir. Çünkü bugün hakka dâvet edilenler, Firavun'dan daha isyankâr ve zorba olmadığı gibi, onları hak yoluna çağıran hiçbir dâvetçi de Firavun'u dâvet için görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârûn rütbesinde değlidir. O iki peygamber, dünyanın en zorba insanını tatlı sözle, yumuşak üslûpla hakka dâvet etmişken, günümüz dâvetçilerinin kaba, alaycı tarda dâvet etmeleri ne yakışık alır, ne de bir hayırlı sonuç getirir. Gönülleri fetheden, iyi sonuç doğuran, ancak tatlı söz ve yumuşak üslûptur.
İşte Hakk'a dâvetin en temel prensibi budur. Yaratıkların doğası kabalıktan hoşlanmaz. Kabalık, insanları hakka yaklaştırma şöyle dursun, tam tersine ondan uzaklaştırır. Yüce Allah, Mûsâ'ya ve kardeşi Hârun'a, tanrılık iddiâ edecek kadar kibirli Firavun'u tatlılıkla, nezâketle Hak yoluna çağırmalarını emretmiştir.  
Yine, dâvetindeki başarısından ötürü Peygamberimizi överek onun yumuşak davranmasını Allah'ın rahmetine, lutfuna bağlar (3/Âl-i İmrân, 159). En büyük Hak dâvetçisi Hz. Muhammed'in "âlemlere rahmet" (21/Enbiyâ, 107) olduğunu, yaratıklara karşı çok merhametli olduğunu (9/Tevbe, 128) ve onun bu merhametli, nezâketli tutumunun, insanları Allah'ın dini çevresinde topladığını, bu yumuşaklığın ona Allah'ın lütfu olduğu belirtilir. Rahmet, merhamet edilene iyilik etmeyi gerektiren bir yufka yürekliliktir. Rikkat ve ihsan olmak üzere iki anlamı içeren rahmet kelimesi, yaratıklar hakkında bu iki anlamda da kullanılırken; Allah hakkında sadece ihsan anlamında kullanılır.
Âl-i İmrân, 159.âyeti, Hz. Peygamber'in yüksek ahlâkını, onun kaba davranışlardan uzak bulunduğunu, her zaman merhametli, şefkatli, yumuşak huylu olduğunu göstermektedir. Bu yüksek ahlâk, onun peygamberliğinin gereği, liderliğinin sırrıdır. Eğer kendisine kaba davrananlara, kusur işleyenlere karşı o da kaba davransaydı, çevresinden dağılıp giderlerdi. Onun belirgin niteliklerinden biri de yumuşak huylu, yufka yürekli oluşudur. 
Hadis mecmuaları, sünnet ve sîretten bahseden kitaplar; Peygamberimiz'in dâvetindeki inceliği ve yumuşaklığı hakkında konuşan canlı birer tanıktırlar. O bu şefkat ve yumuşak davranışıyla kapalı kalpleri açmış, insanların güven ve sevgisini kazanmıştır. En azından onların ezâlarından ve şerlerinden kurtulmuştur.
Bedevî Araplarından birisi Peygamberimiz'in de içinde bulunduğu bir sırada mescidin içine işer. Mescidde bulunan sahâbîler ona vurmak için ayağa kalkınca Peygamber (s.a.s.): "Bırakın onu, üzerine bir kova su dökün. Zira siz kolaylaştırmak için gönderildiniz, zorlaştırmak için gönderilmediniz."[5][5]
Hz. Âişe (r.a.) rivâyet ediyor: "Bir grup yahûdi, Peygamber'in (s.a.s.) yanına gelerek "es-sâmu aleyküm" dediler (Selâm verir gibi yaparak, hakaret edip bedduâ ettiler). Âişe (r.a.) de: "Sizin üzerinize olsun. Allah size lânet etsin, size gadab etsin!" dedi. Peygamberimiz (s.a.s.): "Yavaş, ey Âişe! Senin yumuşak davranman; sert ve kaba davranmaktan sakınman lâzımdır" dedi. Âişe (r.a.): "Ne dediklerini işitmedin mi?" deyince; Peygamberimiz: "Sen benim ne dediğimi işitmedin mi? Ben (sözlerini) onlara geri çevirdim. Onların benim için dedikleri kabul olmaz, ama benim onlar için (dediğim) kabul olur" buyurdu.[6][6] Başka bir rivâyette de: "Yavaş ol ey Âişe! Muhakkak ki Allah her işte yumuşaklığı sever." şeklindedir[7][7]
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)'e yirmi yıl hizmet ettim. Bana asla "öf!" bile demedi. Yaptığım bir şey için "niye bunu yaptın?", terkettiğim bir şey için de "niye bunu yapmadın?" demedi.[8][8]
Yüce Allah, En'âm sûresinde iki kez "O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır." (6/En'âm, 12, 54) buyurarak yaratıklarına acımayı üstlendiğini vurgulamıştır. Kendi üstüne yazmıştır" demek, kendisine prensip edinmiştir demektir. Allah'ın gazabı da vardır, ama rahmeti gazabından fazladır. O'nun, kâfirlere ve zâlimlere fırsat vermesi, bu ezelî acıma prensibinin gereğidir. O, yaratıklarına merhametinden dolayı inkârcıları ve haksızları hemen cezâlandırmaz. Doğru yola gelmeleri için onlara fırsat verir. Yine kullarına acımasından dolayı onları mutlaka Kıyâmet gününde toplayacaktır. Tâ ki, herkes dünyada yaptığının karşılığını görsün. Âhiret, Allah'ın rahmetinin eseridir. Cennet, O'nun rahmetinin, Cehennem ise gazabının görüntüsüdür. Ancak, Allah'ın rahmeti, gazabından fazladır. Peygamberimiz (s.a.s.), "Allah, yaratmayı bitirince 'Rahmetim gazabımı geçti' diye yazdı."[9][9] İlâhî rahmetin genişliğini Peygamberimiz şu ilginç misalle anlatmıştır: "Allah rahmeti yüz parça yarattı. 99'unu yanında tuttu, yeryüzüne sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça rahmet iledir ki yaratıklar birbirine acımaktadırlar. At, süt emen yavrusuna engal olmaması için ayağını o rahmet sâyesinde kaldırır." (Buhârî, Edeb 19). Öyle ise Hak dâvetçisinin Allah'ın ve Paygamber'in merhamet prensibini dâvet metodu yapmalı ve tatlı sözle insanları doğru yola çağırmalı, kırıcı olmaktan kaçınmalıdır.
"Kullarıma söyle: 'En güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarına girer (insanları birbirine düşürmeye çalışır). Doğrusu şeytan, insanın apaçık düşmanıdır." (17/İsrâ, 53). Bu âyette, tatlı sözün, iyi ve güzel konuşmanın önemine dikkat çekilmiştir. Bir çift söz, büyük kavgalara neden olabilir. Bir çift söz de, düşmanları dost edebilir. Yüce Allah, söylenecek söze dikkat edilmesini, insanları birbirine düşürecek, yanlış anlamalara, kavgalara sebep olacak kaba, çirkin sözlerden kaçınılmasını, en güzel biçimde konuşulmasını emretmektedir. Çünkü "Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı" sözünde anlatıldığı gibi, söz vardır ki savaşı yatıştırır, kırgınları barıştırır; söz de vardır ki kardeşleri birbirine düşürür, kavgayı, savaşı körükler.
"Allah'a çağıran, sâlih amel işleyen ve 'ben müslümanım' diyenden daha güzel sözlü var mı? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) En güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur. Bu (kötülüğü iyilikle savma olgunluğu)na ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük nasibi olanlar kavuşturulur." (41/Fussılet, 33-35)
Her dönemde güzel kulların ayırıcı vasıflarından biri olan sabır ve kötülüğü iyilikle savma davranışı, bu âyetlerde Hz. Muhammed'in (s.a.s.) şahsında müslümanlara emredilmektedir. Çünkü iyilikle kötülük bir olmaz. Yumuşak ve tatlı söz, katı kalpleri yumuşatır. Kötü, kaba söz düşmanlık uyandırır. Onun için Hakk'a çağıran Peygamber'e ve bütün mü'minlere, dâvâlarını en güzel tarzda savunmaları, böylece düşman olan kimselerin dahi güzel sözlerin etkisiyle samimi dost oluverecekleri açıklanmaktadır.

En güzel söz, Allah'a iman edip O'nun yoluna çağıranların sözüdür. Allah'a iman ve sâlih amel ile beslenen insanın ahlâkı olgunlaşır, ruhu merhametle dolar, kalbi incelir, o kimse kaba konuşmaz, kötülüğü iyilikle savar. Kötülüğe iyilik, kaba sözü dahi yumuşaklıkla, hilm ile karşılama, katı kalpleri yumuşatır. Bu husus belirtildikten sonra, insanın nefsine ağır gelen bu davranışın, ancak sabreden, çok nasipli kimselerin özelliği olacak yüksek bir davranış biçimi olduğu vurgulanmaktadır. En güzel biçimde Hakk'a çağırmak, kızmamak, öfkesine hâkim olmak, akıllı ve sabırlı mü'minlerin işidir. Herkes nefsine egemen olamaz. Onun için Allah'ın, güzel konuşma, en güzel biçimde Hakkı savunma hususunda buyruklarını ancak sabırlı mü'minler tutarlar. İşte dünya ve âhiretten payı olanlar onlardır. Birden bire kızıp taşanlar kimseyi iknâ edemezler, dâvâlarını yayamazlar. Ancak akıllı, hikmetli dâvetçilerin sözleri gönülleri etkiler, dâvâyı yayar.
"Kötülüğü en güzel şeyle sav. Biz onların (seni nasıl) vasıflandıracaklarını biliyoruz. Ve de ki: 'Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden Sana sığınırım ve onların yanıma gelmelerinden Sana sığınırım Rabbim!" (23/Mü'minûn, 96-98). Burada, Hz. Peygamber'e ve onun şahsında tüm mü'minlere, kötülüğü en güzel biçimde savmaları, şeytanların kışkırtmalarına, sert tartışma ve kavgalara sürüklemelerine kapılmamaları emredilmektedir. Çünkü nefsin arzusuna, bencilliğe kapılarak tartışmaya girmek, artık gerçeğin ortaya çıkması amacından çıkıp nefsin üstünlüğünü sağlamak amacını taşır ki, bu da kırgınlıklara, kavgalara yol açar. İnsanlar birbirlerini anlayışla dinlemeli ve öfkeye kapılmadan hikmetle, sağduyu ile konuşup düşüncelerini anlatmalıdır. Kırmadan, incitmeden konuşmak, hem gerçeklerin kabulüne ve yayılmasına yardım eder, hem de Allah için yapılırsa O'nun katında makbul bir ibâdet olur. Zira O; "Güzel söz ve bağışlamak, ardından başa kakma gelen sadakadan daha iyidir." (2/Bakara, 263) buyurmuştur. "Allah onların kalplerinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine işleyecek güzel söz söyle!" (4/Nisâ, 63).
Din dâvetçisinin etkili, hikmetli konuşması, hurâfeler değil; hikmetler anlatması, gerçekleri tatlı ve ruha işleyecek bir üslûpla söylemesi gerektiği vurgulanıyor. Bu âyette geçen "belîğ söz söyle" cümlesinde üç anlam muhtemeldir:
1) Zemahşerî'nin verdiği anlam: "Onların nefislerini, yani ruhlarını etkileyecek, belî, güzel söz söyle."
2) "Onlara nefisleri hakkında güzel söz söyle; onları ruhlarının geleceği hakkında uyar, ruhlarını azaptan kurtaracak işler yapmaları için onları uyar ki, içlerini düzeltmeye çalışsınlar."
3) "Onlara tenha yerlerde, boş zamanlarda güzel söz söyle ki, başkalarının etkisinde kalmadan sağlam kafa ile, senin sözlerini düşünüp anlasınlar da doğru yolu bulsunlar" anlamıdır.     
"İman edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki kalpleri Allah'ın zikrine ve inzâl edilen hakka saygı duysun ve bundan önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da fâsık/yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar." (57/Hadîd, 16). Allah'ın gökten indirdiği yağmur suyu nasıl toprağı canlandırır, çeşit çeşit ekinler bitirirse, Peygamber kulunun gönlüne indirdiği vahiy de ruhları diriltir. O vahyi kabul eden gönüller açılır, huzur bulur, incelir, duyarlı olur. Onlar, Allah'tan gelen nur ile yürürler. Fakat Allah'ın zikrini, uyarısını kabul etmeyenlerin gönülleri katılaşır. Şimdi Allah'ın indirdiği vahiyleri kabul edip huzur bulan ve Allah'ın nûru altında yürüyen mü'minler, Allah'ın zikrini kabul etmediği için kalbi katılaşan ve sapıklığın karanlıkları içinde kalan insanlarla bir olur mu? Elbette olmaz. Gerçek din duygusu, Allah'ı son derece sevme, O'na saygı ve O'nun buyrukları uyarınca hareket etme, doğruluk, dürüstlük, merhamet, yufka yüreklilik; Yaratanı sevdiğinden dolayı yaratılanlara merhamet şeklinde kendini gösterir. Allah'ı zikretmedikleri için kalpleri katılaşanların vay haline! İşte o katı kapliler, apaçık bir sapıklık içindedir. "Allah'ı zikretme dışında fazla konuşmayın. Çünkü Allah'ın zikri dışında fazla konuşmak, kalbi katılaştırır. Allah'tan uzak olan da katı kalpli insandır."[10][10]
Tebliğ ve dâvette yumuşaklık denilince, bu konudaki tavırların  özelliklerini âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek (41/Fussılet, 34): Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
2- Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası (41/Fussılet, 34),
3- Sabırlı ve hayırlı olmak (41/Fussılet, 35);  Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,   
4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak (16/Nahl, 125),             
5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek (16/Nahl, 125), (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille, yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak,  nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.   
6- Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks maçına çevirmemeliyiz.  Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz. En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun dayanağı olan diğer putları savunmuş olacaktır. Ama, nefis putunu ilk anda görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz. 
7- En güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek (16/Nahl, 125). Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan  tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” (4/Nisâ, 63) “Allah,  kötü  sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” (4/Nisâ, 148) “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah'a söverler.” (6/En’âm, 108).  
Meşhur hadisi bilirsiniz:“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin/buğzetsin (onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78). Bu hadiste "münkerin eleştirilmesi" veya "kaldırılması" değil; değiştirilmesi emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme, yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir. Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Halbuki hayat boşluk kabul etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur; bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan çocuklara benzetmek mümkündür. Çocuk, çocukluk edip eline kendisine zarar verecek bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa, onu gören adam, onu zorla almaya çalışır, ya da kızarak bağırıp çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez, vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa, çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve şekere koşacaktır. Dâvetçi de münker işleyen çocuk akıllı kimselere böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin. Yasaklardaki câzibe, fıtrî bir câzip şeyle değiştirilmeli, önündeki engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak gerekiyor. Muhâtap görmek, örnek olunmasını, yapılması gerekenleri yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını istiyor.
Tekrarın, ısrarın, kontrolün, takibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi, biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli, en tesirli olacak şekilde en güzel şekilde tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde, kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve mesel, hikmet ve mev'ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı. 
İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini, ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı, sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun şekilde hitap edebilmelidir. 
Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah'ın tâyin edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli. Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting derdiyle sık sık başvurduğu tartışma  programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz." (2/Bakara, 179) "(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran..." (9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9). Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü artırır.     
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur'an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif'in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
Kur’an, dâvetin nasıl olacağını, dâvet metodunu,  kısaca Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlara şu güzel ifadelerle bildirmiştir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et …” (16/Nahl, 125). Son derece tutarlı, akla uygun, inandırıcı, mantıklı ve  sistemli bir şekilde  dâvet metodu izleyen Allah’ın Rasûlü dâvetinde başarılı olmuştur. Emin (güvenilir) bir kişiliğe  ve Yüce bir ahlâka sahip olan Peygamber (sav), samimi bir şekilde, söylediklerini yaşayarak insanları  Hakk’a çağırmıştir. O, hitap ettiği insanları iyi tanıyordu ve onlara kendi durumlarına göre davranıyordu. Karşısındakine değer veriyor, konuşurken onların özelliklerini göz önünde bulunduruyordu. Insanlara af, hoşgörü, yumuşak huyluluk (hilm), tatlı dil ile yaklaşıyor; onlara tepeden bakmıyor, kin ve intikam duygusu taşımıyor, zorbalığa başvurmuyor, şefkat ve merhamet gösteriyor.     
Kur’an, dâvetin bir gereği olmak üzere Peygambere şöyle sesleniyor: “Allah’ın bir bağışı sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi.”  (3/Âl-i İmrân, 153). İslâm’ın fitrat dini olması, getirdiği ilkelerin kolay, kapsayıcı, iyi olan her şeyi öngörmesi,  kötülüklere karşı olması, Kur’anın, Yüce ve etkileyici üslûbu (ifade tarzı) ve verdiği ümitler, Peygamberin dâvetini kolaylaştırmıştır. O, sosyal ilişkilerden faydalanmış, kabileleri, panayırları, pazar yerlerini ziyaret etmiş, toplumun önde gelenlerine özel ilgi göstermiş, çağrısını duyurmak için çeşitli toplantılar düzenlemiş,  hatta bazı evliliklerinde bile dâvet amacı gözetmiştir.  Şüphesiz O’nun dâveti, Allah’ın ona yüklediği elçilik görevi idi. O’nun bu dâveti, kesinlikle çıkar için dünyalık bir hedef, ya da üstünlük sağlama amacı olamazdı.
Dâvet faâliyetinin müspet netice vermesi için, bu işin plânlı, programlı, metodlu ve muntazam bir şekilde yapılması kadar onun insan psikolojisinin etkileneceği yumuşaklıkta olması gereklidir. Dâvetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve metodlara başvurmak zorundadır. Şayet metod, hatalı ve uzaklaştırıcı ise sadece dâvânın Yüceliği yetmez. Bu bakımdan dâvette metod, dâvetin bir parçası sayılmalıdır. Esasen bizzat Cenâb-ı Hak da dâvet faaliyetinin metodik yürütülmesini emretmiştir. Şu âyet-i kerimelerde dâvette metodun yerini açıkça görmekteyiz: "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap." (16/Nahl, 125); "Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metod) hangisi ise onunla mücadele ediniz. " (29/Ankebût, 46); "De ki (Habîbim:) İşte bu, benim yolumdur. Ben (insanları) Allah'a (körü körüne değil) bir basîret üzere dâvet ediyorum. Ben de, bana tâbî olanlar da (böyleyiz)." (12/Yûsuf, 108).
İslâm dâvetinin ilk tatbikçisi ve rehberi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yaşayışı, davranışı ve sözleriyle dâvet faaliyetinde metodun önemini vurgulamış, bu konuda en güzel ve en geçerli örnekleri vermiştir. Çevreye dâvet için görevli olarak gönderdiği ashâbına: "Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." (Buhârî, Cihâd 164); "Halkın seviyesine ininiz."[11][11] gibi tavsiyelerde bulunarak uygulanacak bazı metodları onlara göstermiştir.[12][12]
“Fe kuulâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.” (20/Tâhâ, 44) Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî tâlimat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
“Ve kuulû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.” (2/Bakara, 83) “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.” (17/İsrâ, 53)
Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi. 
Allah’ın temel vasfı merhamettir. O Rahmân ve Rahîmdir. İnsanlara, kaldıramayacağı yükü, zorlukları yüklemez; ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler (2/Bakara, 286). “Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah, daima bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratır.” (5/Talâk, 6-7). Allah, insanlara zorluk dilemez, kolaylık ister (2/Bakara, 185). İnsan zayıf olarak yaratıldığı, zorlukların altına girmek istemediğinden, Allah ağır yükleri  hafifletmek ister (4/Nisâ, 28).
Din hidâyet işidir, iman ve tercih işidir, hür irâdeyi kullanmaktır. Bir insanı zorla müslüman etmek, dinde zorlamak, farkında olmadan da olsa, çoğunlukla muhâtabı münâfık yapmakla sonuçlanır. Dinde zorlama yoktur (2/Bakara, 256). İman etmeleri için insanları zorlamak yanlıştır, yasaktır; çünkü Rabbimiz dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi (10/Yûnus, 99).


Kur’an ahlâkı, kötülüğe iyilikle muâmele etmeyi, bunun ancak sabredenlere mahsus bir meziyet olduğunu hükme bağlar: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete), ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce (vesvese) seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (41/Fussılet, 34-36). Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ gazaba sabır, kötülüğe af ile karşılık verilmelidir.
Kur’an, fevrî ve fanatik hareketleri hoş karşılamaz: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (49/Hucurât, 5).
Sabredip suç bağışlamanın işlerin en hayırlısı olduğu vurgulanır: “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlara üzülme, kurmakta oldukları tuzaktan dolayı sıkıntıya düşme.” (16/Nahl, 126-127)
Kur’an, mü’minlerin gazap ettiklerinde, kızdıran insanların kusurlarını bağışlamaları gerektiğini belirtir, gazap edene affı tavsiye eder: “Onlar (mü’minler), büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; gazap ettikleri, kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” (42/Şûrâ, 37)
“Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir (Mert ve azimli insanların yaptığı işi yapmıştır).” (42/Şûrâ, 43) 
Bir kötülüğün aynen benzeriyle mukabele edilerek önlenmesi değil; en güzel şekilde, olgun mü’mine yakışacak tarzda önlenmesini Kur’an tavsiye eder. Meselâ. Gazaba sabır, câhilce davranışa, bilgisizliğe hilim, kötülüğe af ile karşılık, kötülüğün önlenmesi için tavsiye edilir. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (41/Fussılet, 34)
Kur’an, herkese karşı hoşgörülü ve yumuşak olmayı onaylamaz. Kur’an’ın ölçüsü, müslümanlara karşı merhametli, kâfirlere karşı onurlu, sert ve şiddetli olmaktır. “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı şiddetli/çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” (48/Fetih, 29)
İslâm’ı çevreye yayıp hâkim kılma gayreti demek olan cihad için gazap, olmazsa olmaz özelliktir. O yüzden cihadı emreden Kur’an, İslâm’a savaş açan kâfirlere karşı sert davranmayı da emreder. “Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş ânında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.” (9/Tevbe, 123) “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O, gidilecek yer ne de kötüdür!” (66/Tahrîm, 9) “...Onlar, sizinle karşılaştıklarında ‘iman ettik’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” (3/Âl-i İmrân, 119)
“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195)
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları) sever.” (3/Âl-i İmrân, 134)
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” (3/Âl-i İmrân, 159)
“Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (4/Nisâ, 28)
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” (4/Nisâ, 63)
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” (4/Nisâ, 148)
“... İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmada) yardımlaşın.” (5/Mâide, 2)
 “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah'a söverler.” (6/En’âm, 108)     
“Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen câhillerden yüz çevir.” (7/Arâf, 199)
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” (9/Tevbe, 73)
"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir." (9/Tevbe, 128)
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez. O, murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara verir.” (10/Yûnus, 99-100)
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” (14/İbrâhim, 24-27)
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” (16/Nahl, 125)  
“Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” (17/İsrâ, 7)
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (17/İsrâ, 53)
“Orada (cennette) boş söz değil; sadece ‘selâm’ duyarlar. Orada, sabah akşam rızıkları da kendileri için hazırdır.” (19/Meryem, 62)
“Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. Huşû duyan/içi titreyerek Allah’tan korkanlara, ancak öğüt ve hatırlatma olsun diye indirdik.”  (20/Tâhâ, 1-3)
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar sözümü.” (20/Tâhâ, 25-28)
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.” (20/Tâhâ, 44)
“O çok merhametli Allah’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında ‘selâm’ derler (geçerler).” (25/Furkan, 63)
“Sizden faziletli ve varlıklı olanlar yakınlara yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır esirgeyendir.” (24/Nûr, 22)
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”  (25/Furkan, 72-73)
"(Önce) En yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü'minlere (merhamet) kanadını indir." (26/Şuarâ, 214-215)
“Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” (28/Kasas, 55)
"...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile..." (28/Kasas, 77)
 “... O’na (Allah’a) ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” (35/Fâtır, 10)
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” (39/Zümer, 17-18)
Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” (39Zümer, 22-23)
“(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih/iyi ve güzel iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Hasene/güzellik, iyilik ile; seyyie/çirkinlik, kötülük bir olmaz. (Sen, çirkinliği/kötülüğü) en güzel olan şeyle uzaklaştır; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (41/Fussılet, 33-34)
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidir. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işle böyle kimseler zâlimlerdir. Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”  (49/Hucurât, 11-12)
“Ey iman edenler gerçek şu ki sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız artık elbette Allah bağışlayandır esirgeyendir.” (64/Teğâbün, 14)


Sözlerin en güzeli olan Allah kelâmını ümmetine tebliğ eden Peygamberimiz de birçok hadislerinde, insanlara karşı tatlı dilli olmayı, güzel söz söylemeyi emir ve tavsiye etmiş; bizzat kendisi de hayatı boyunca kaba sözlerden sakınmış; şahsına hakaret eden insanlara bile; “Allah’ım! Onlara hidâyet et; onlar gerçeği bilmiyorlar” diyerek duâda bulunmuştur.
“Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kimse bütün hayırlardan mahrum kalmış olur.”[13][13]
“Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa o işi güzelleştirir. Kolaylık ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu çirkinleştirir.”[14][14]
“Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.”[15][15]
“Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder. Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun olur. ”[16][16]
Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden sabırla hareket etmek.”[17][17]
“Allah kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar onlar hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılana ve başka işlerde vermediği sevabı kolaylık gösterilerek yapılan işlere verir.”[18][18] 
“Yarım hurmayla da olsa (onu infak ederek) kendinizi cehennemden koruyunuz. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle...”[19][19]
"Size ma'rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz."[20][20]
Âişe (r. anha) şöyle demiştir: "Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir."[21][21]
“Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” [22][22]
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.”[23][23]
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” [24][24]
“Allah güzeldir, güzelliği sever.”[25][25]
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.”  (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.)[26][26]
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olamaz.”[27][27]
Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.) bize perşembe günleri va’z ederdi. Adamın biri ona: "Ey Abdurrahman, bize her gün va’z etmeni istiyoruz" deyince İbn Mes’ud: "Sizi usandırmamak için her gün va’z etmiyorum. Ben Rasûlullah (s.a.s.)’in bize usanç gelir endişesiyle ara ara va’z ettiği gibi ben de size vaazlarımı her gün değil de böylece haftada bir gün yapıyorum."[28][28]
“Namazı uzatmak hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa kesiniz.”[29][29]
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” [30][30]
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.”[31][31]
“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.”[32][32]
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” (Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111)
“Bir adam Müslüman kardeşine “Ey Kâfir” derse bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylendiği gibi ise bu söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” (Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman 111)
Bu son üç hadis-i şerif müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve büyük günah olduğunu bildirir. Câhillik ve bilgisizlik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı Müslümanlar tarihin her döneminde varolagelmiştir.
Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu hassasiyete riayet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır. Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak durumu vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm aleminin durumu meydandadır. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına çağırmaları küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı. (Müslim, İlim, 7). Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak için sözde ileri giden, her türlü farz ve nafile ibadetlerde başkalarına farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezaket ve kibarlık budalası durumuna düşenler tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa itilmiş olur. Böylece İslâm cemaatı içinde yalnızlığa itilmiş olmaktan daha büyük bir bela da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne de geri kalarak göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” (Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72)
Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel konuşmak ve doğal bir yumuşaklıkla yapmacık konuşmayı ve kibarlık taslayan zoraki yumuşaklığı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar sergilemek münâfıklık alameti sayılır. “İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan kimselerdir.” (Tirmizi, Birr 71)
“Allah’ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın (çok konuşmayın). Zira Allah’ın zikri dışında çok söz, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olanlardır.” (Tirmizî, Zühd 62; Kütüb-i Sitte Terc. 16/394)
"Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)..." (Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyet 14; İbn Mâce, Zebâih 4; Nesâî, Dahâyâ, 22)
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
“İnsana lutfedilen en değerli nimet, güzel ahlâktır.” (Ahmed bin Hanbel, 4/278)
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap)." (Ebû Dâvud, Libas)
“Sözlerin (en) hayırlısı Allah’ın Kitabı, yolların (en) hayırlısı Muhammed’in yoludur.” (Müslim)
“Bazı sözde büyüleyen bir kudret vardır.” (Buhârî, Tıbb 51; Muvattâ, Kelâm 7; Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Birr 81)
“Beyandan bir kısmı sihirdir ve şiirden bir kısmı da hikmettir.” (Ebû Dâvud, Edeb 87; İbn Mâce, Edeb 41)
“Kıyamet gününde sizden kendilerini hiç mi hiç sevmeyeceğim ve benden pek çok uzakta kalacak olanlarınız, çok konuşanlarınız, sözleriyle insanlar üzerinde üstünlük sağlamak isteyenleriniz ve bir de kendilerini büyük görenlerinizdir.” (et-Tâc, 5/64)

“Ben, haklı bile olsa münakaşayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terk edene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlâkı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.” (Ebû Dâvud, Edeb 7; Kütüb-i Sitte Terc. 16/391)

“Acı da olsa doğruyu söyle... Yalandan da sakının. Çünkü yalan imana aykırıdır.” (Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1890, 865)
 
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” (Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101)

“Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söyler! Yazık ona, yazık ona!” (Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 10)

Peygamber (s.a.s.)’den müşriklerin aleyhine Allah’tan beddua etmesini isteyen birine O, şöyle buyurmuştur: “Ben, lânet edici olarak gönderilmedim; ancak rahmet olarak gönderildim.” (Müslim, Birr 87) Rasûlullah’ın âlemlere rahmet olarak gönderildiğini Kur’an da haber vermektedir (21/Enbiyâ, 107).

Hadis-i Şeriflerde Öfke ve Gazap: Rasûl-i Ekrem’in -tutum ve davranışlarında aşırılığa yol açmasa da- özellikle dinin yasakladığı konulardaki ahlâkî ve sosyal yanlışlık ve haksızlıklar karşısında, yani din gayretinden dolayı, gerekli hallerde sadece Allah için öfkelendiği ve bu durumun, yüzünün kızarması gibi fizyolojik belirtilerden anlaşıldığı ifade edilir (Buhârî, İlim 28, Lukata 9, Edeb 75; Müslim, Salât 128, fezâil 127). Bazı hadislerde, öfke ve gazap duygusunun yok edilmesinden ziyade, bu duygunun etkisiyle yanlış hüküm veya karar verilmesinden kaçınılması gerektiği üzerinde durulur. “Yiğit o kimsedir ki, öfkelendiği sırada kendine hâkim olur.” (Buhârî, Edeb 76, 102; Müslim, Birr 107, 108). “Hâkim öfkeliyken taraflar arasında kesinlikle hüküm vermemelidir.” (Buhârî, Ahkâm 13; Müslim, Akdıye 16; Nesâî, Kudât 18) mealindeki hadisler bunu ifâde eder. Hadislerde kişiye, öfkesini yatıştırabilmesi için abdest almak ve ayakta oturmak gibi pratik tedbirlere başvurması da önerilmiştir (Meselâ, bkz. Ahmed bin Hanbel, 4/226, 5/152; Buhârî, İman 71).

Evrenlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, kendi nefsi için hiç öfkelenip gazaplanmaz; gazabını sadece Allah’ın dini için, Allah'a isyan edilen durumlarda ortaya çıkarırdı. Rasûlullah (s.a.s.) öfkelenme durumunda bunun nasıl giderileceği hakkında şöyle buyurur: “Biriniz gazaba geldiğinde abdest alsın. Ayakta ise otursun, gazabı yine gitmezse uzansın.” (Ahmed bin Hanbel, 1/283, 5/152; Ebû Dâvud, Edeb 4, 11)

“Gazap şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı/öfkelendiği  zaman abdest alsın.” (Ebû Dâvud, Edeb 4)

Rasûlullah, huzurunda, birbirine hakaret eden iki kişiden birisinin yüzünde öfke belirince şöyle buyurmuştu: “Ben bir kelime biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. O kelime: ‘Eûzü billâhi mine’ş şeytâni’rracîm (kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım)’dir.” (Tirmizî, Daavât 52, 53; Ebû  Dâvud, Edeb 4).

“Gazap, bütün kötülükleri kendinde toplar.” (Ahmed bin Hanbel, 5/373).

“Gazap şeytandandır.” (Ahmed bin Hanbel, 4/226)

“Siz, aranızda kimi pehlivan sayarsınız?” diye Rasûlullah sordu. Ashâb: “Adamların yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, gerçek pehlivan, gazaplandığı zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (Müslim, Birr 106; Ebû Dâvud, Edeb 3)

“Gerçek yiğit (kuvvetli kimse), güreşte güçlü olanı yenen değil; gazaba geldiğinde nefsine hâkim olandır.” (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 106,107, 108; Ebû Dâvud, Edeb 3; Muvattâ, Hüsnü’l-Halk 12; Kütüb-i Sitte, 12/294)                                                         

“Allah indinde kişinin yuttuğu en savap olan yutkunma, Allah’ın rızâsını düşünerek kendini tutup yuttuğu öfke yudumudur.” (Kütüb-i Sitte Terc. 17/583)

“Gazaptan sakının; çünkü gazap, Âdem oğlunun kalbine konmuş bir ateş parçasıdır. Baksanıza öfkelenen adamın boyun damarları nasıl şişer ve gözleri nasıl kızarır! İçinde gazap hisseden, hemen yere yapışsın.” (Tirmizî, Fiten 26; Ahmed bin Hanbel, 3/19, 61; Müslim, Birr 109; Ebû Dâvûd, Edeb 3) 

“İnsanlardan kimi vardır, yavaş gazaplanır/öfkelenir, (öfkesinden) çabuk döner; kimi vardır, çabuk öfkelenir, çabuk döner; kimi vardır, yavaş öfkelenir, yavaş döner. İşte bunlar birbirlerini dengeler. Haberiniz olsun, onlardan bir kısmı vardır; çabuk döner, çabuk kızar. Bilin ki bunların en hayırlısı, ağır/yavaş öfkelenen çabuk dönendir. En şerlileri de çabuk öfkelenip yavaş dönendir. Bilin ki, öfke, âdemoğlunun kalbinde bir kordur. Gözlerinin kızarmasını, avurtlarının şişmesini görmüyor musunuz?! Kim gazaptan/öfkeden bir başlangıç hissederse, yere yaslansın, (öfkesi geçinceye kadar öyle kalsın.)” (Tirmizî, Fiten 26)
    
“Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allah Teâlâ, Kıyâmet günü, mahlûkatın başları üstüne dâvet eder; tâ ki, (diğer insanlardan önce) dilediği hûriyi kendine seçsin.” (Tirmizî, Birr 74; Ebû Dâvud, Edeb 3)

Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden öğüt isteyen birine, şöyle buyurur: “Öfkelenmeyeceksin!” (Buhârî, Edeb 76)

Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kısa bir nasihatte bulun; uzun yapma! Tâ ki nasihatini unutmayayım” demişti (ve bu isteğini birkaç kere tekrar etmişti). Rasûlullah (s.a.s.) (çok kısa) cevap verdi: “gazab etme/öfkelenme!” (Buhârî, Edeb 76; Tirmizî, Birr 73; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 11)
  
“Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” (Buhârî, İman 29)
    
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” (Ahmed bin Hanbel, III/479)

“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” (Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71)

"Din kolaylıktır." (Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28)

"Amellerinizde îtidâli ve doğruyu bulmaya çalışın." (Müslim, Birr 52; Tirmizî, Tefsîr Nisâ Sûresi, hadis no: 3041)
 
“Allah, koyduğu yasaklara uyulmasını sevdiği gibi, koyduğu kolaylıkların uygulanmasını da sever.” (Ahmed bin Hanbel, II/108)

“Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” (Buhârî, İman 69)

"Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. (Müslim, İlim 7)

“Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını öyle sever.” (et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135)

 Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor:  “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.” (Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78)

"Amelin az da olsa devamlı olanı, Allah yanında daha makbuldür." (Buhârî, İman 16; Müslim, Salât 283)





Hılm (Hilim); Yumuşak Huylu Olmak

Hılm: Yumuşak huyluluk, yumuşak karakterlilik, sâkin tabiatlılık, nefse hâkim olma halidir. Nefsi ve huyu, gazabın heyecanından alıkoymaktır.

Nefsini kızgınlığın heyecanından koruyan, hilm sahibi olan kimseye "halîm" denir. Halîm, Kur'an-ı Kerîm'de çeşitli âyetlerde Allah Teala'nın sıfatı olarak geçer. Çok sabırlı, isyanlarına rağmen âsîlere cezâ vermekte aceleci olmayan, gazabın kendisini kızdırmadığı, bir dalâlete düşenin düşüncesizliğinin, bir asînin isyan etmesinin kendisini öfkelendirmediği, af ve teennî sahibi kimse gibi anlamlara gelir. Halîm aym zamanda, güçlü kuvvetli olduğu halde affeden, ceza vermekte acele etmeyen, teennî gösteren kimsedir. Cezâlandırmaktan âciz olarak affeden kimse ise, hilm sahibi olamaz. Bu gibilere halîm denilmez.

Hilm "bulûğ çağı" mânâsına gelmekte olan "hulüm" ile aynı köktendir. Çünkü ancak bu çağa ve yaşa erişen kimse, hilm vasfını taşıyabilir. Çocukluk çağlarında iken bu vasfın dile getirilip zikredilmesi mümkün değildir. Zira hilm, güçlü olmayı gerektirmektedir.

Hilm Kur'ân-ı Kerîm'de zikredildiği âyetlerin birinde şöyle geçer: "Doğrusu, zevâl bulmasın diye, gökleri ve yeri tutan Allah'tır. Eğer onlar zevâle uğrarsa, O'ndan başka andolsun ki onları kimse tutamaz; muhakkak ki O Halîm'dir, Gafûr'dur" (35/Fâtır, 41). Sûrede bu âyetten önce geçen iki âyet ile, bundan sonra gelen âyette, inkâr edenlerin davranışları anlatılmaktadır. Kullarını kendisine karşı isyan içinde gördüğü halde, O, halîm sıfatıyla onlara muâmele ediyor, sabır gösteriyor, suçtan vazgeçme imkânı veriyor. Arkasından, bu inkârdan dönenleri bir mağfiretin beklediğini ilân ediyor. İşte bundan dolayı, "Halîmdir, Gafûr'dur" buyurmuştur.

Hilm; Kur'an-ı Kerîm'de mühlet verme, yumuşak davranma anlamlarına gelmek üzere de kullanılmıştır (17/İsrâ, 43-45). Allah Teâlâ'nın hilm sıfatı Kur'ân-ı Kerîm'de aşağıda zikredilen şu hâdise ve davranışlardan sonra geçmektedir. Ağız alışanlığı ile yapılan yeminler (2/Bakara, 225); Kocası ölen kadınlara, iddet müddetleri bitmeden önce yapılan evlenme teklifleri (2/Bakara, 235); Verilen sadakaları minnet ederek boşa çıkarmak, sevâbını yok etmek (2/Bakara, 263); Allah Tealâ'nın emirlerini güç yettiğince yerine getirmek, cimrilikten sakındırmak, Allah yolunda harcayıp sarfetmek (64/Teğâbün, 17); Mü'minlerden cihad etmekten ve savaştan geri dönenler (3/Âl-i İmrân, 155); Bildirilen mîras paylarına riâyet etmek (4/Nisâ, 12), Rasûlullah (s.a.s.)'in eşlerinin kendisine karşı davranışları (33/Ahzâb, 51), dînî hükümlerde zorluğa götürecek lüzumsuz soruların Hazreti Peygamber (s.a.s.)'e tevcih edilmesi (5/Mâide, 101) vb. maddeler halinde zikrettiğimiz bu âyetlerde geçen hilm cezalandırmakta aceleci olmamak, affetmek ve müsâmahakârlık etmek anlamındadır.

Tolerans diye de ifade edilen müsâmahakârlığı (hilm'i) dînî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak ve yorumlamak doğru değildir. Zira buna kimsenin yetkisi yoktur. Dîn, Allah'ın dîni; o esasın uygulanmasını isteyen de Allah'tır. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şayet toplumu ilgilendiriyorsa, onu hoş görmeye ve affetmeye çalışma, o hususta halîm-selîm davranma hakkı kimseye verilmemiştir. Hazreti Âişe (r.a.) Peygamber Efendimiz'in hilm anlayışını ve müsâmahasını anlatırken şahsî hiç bir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseyi incitmediğini, hiç bir kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: "Allah'a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı" (Müslim, Fedâil, 79).

Hilm sahibi ve hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emîn, yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve ilâhî hikmet gereği, insanoğlunun çeşitli hazımsızlık ve zaaflarla mâlûl olduğunu bilen asîl ve güçlü insanlar halîm ve müsâmahakâr olabilirler. Yüce Peygamberimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları hilmle ve tebessümle karşılamıştır. (3)




Halîm; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri

El-Halîm: Yüce Allah'ın esmâü’l-hüsnâsından, güzel isimlerinden biridir. "İnsanın kendisini veya yaratılışında mevcut olan öfke ve kızgınlığı kontrol altına alması ve öfke anında, nefse hâkim olup aşırı gitmemesi" mânâlarına gelen "hilim" kelimesinden türemiştir.

Sıfat olan "Halîm" kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de hem Allah Teâlâ hakkında, hem de bazı peygamberler hakkında kullanılmıştır. Meselâ Yüce Allah'ın sıfatı olarak bu kelimenin geçtiği iki âyet şöyledir. “Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allah herşeyden müstağnî ve halîmdir (ceza vermekte acele etmez).” (2/Bakara, 263). “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih ederler. O'nu (Allah'ı) övgü ile (hamd ile) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” (17/İsrâ, 44). Bunun gibi diğer âyet-i kerimelerde Yüce Allah bazı konuları açıklayıp, kullarını inzar ettikten sonra, onların her türlü işlerine vâkıf olduğunu, kalplerinden geçenleri bile bildiği halde (33/Ahzâb, 51), kullarına olan bağış ve merhameti sebebiyle onları hemen cezalandırmadığını, tevbe etmeleri için fırsat vererek kıyamete kadar mühlet verdiğine işaretle kendisinin halim olduğunu hatırlatmaktadır.

İşte bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, "Halîm" sıfatı Allah Teâlâ, hakkında kullanıldığında "isyanlarına rağmen, âsileri, cezalandırmada aceleci olmayan, gazabı kendisine gâlip gelmediği gibi, sapıkların düşüncesizlikleri ve âsilerin isyanları kendisini öfkelendirmeyen, teennî ve af sahibi" mânâlarına gelmektedir.

Öbür taraftan halîm sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de sadece bazı peygamberler hakkında kullanılmakta; diğer insanlar için konu edilmemektedir. Meselâ Şuayb (a.s.)'a kavmi şöyle seslenmektedir: “Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Çünkü sen halîm (yumuşak huylu) akıllı birisin” (11/Hûd, 87). Yine Kur'ân Hz. İbrâhim'i de "içli ve halîm" olarak vasıflandırırken (11/Hûd, 75) onun, Allah'tan bir çocuk vermesini isteyip duâ ederek "Rabbim, bana iyilerden (bir çocuk) lutfet!" dediği; bunun üzerine duâsının kabul edilerek ona Allah tarafından kendisi gibi halîm olan bir erkek çocuk ihsan edildiği anlatılmaktadır (37/Sâffât, 100-101). (4)



Yumuşaklık ve Kibarlığın Zıddı; Gazap ve Öfke

Gazap; kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam alma ve cezalandırma isteği anlamlarına gelir. Nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam arzusuyla heyecanlanması; infiâle kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık ve saldırıya meyleden haline gazap denilir.

Fıkıh açısından gazap halinde yapılan işlerde bazı istisnalar getirilmiştir. Meselâ, gazap halinde kinâye sözlerle boşama, niyet olmadıkça geçerli değildir. Kocanın kızarak eşine, “babanın evine git” demesi gibi. Hâkim gazaplı iken hüküm veremez (Müslim, Akdıye 16). Ahlâkî yönden, gazap hakkında şu hükümler dikkate alınmalıdır: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Gazap, bütün kötülükleri kendinde toplar.” (Ahmed bin Hanbel, 5/373). “Gazap şeytandandır.” (Ahmed bin Hanbel, 4/226)
                                                     
Kur’ân-ı Kerim, takvâ sahibi olan mü’minlerin öfkelerini yuttuklarını ve affedici olduklarını vurgular (3/Âl-i İmrân, 134). Öfkesini yutkunmayan insanların nasıl kötülükler işledikleri, bir hiç yüzünden nasıl birçok cinayet işlendiği ve kötülükten sonra öfkesi geçenlerin nasıl pişman oldukları her zaman görülmektedir. “Öfkeyle kalkan zararla oturur” denilir. Haklı bir dâvâda bile olsa gazabı yenip karşı tarafı affetmek, büyük bir meziyettir. Mü’minlerin örnek alması gereken Rasûlullah (s.a.s.)’ın ahlâkı böyle idi. İslâm’da nefis için kızmak yoktur. Mücâdele ve mücâhede Allah içindir. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir sarhoşa rastlayıp had uygulatması üzerine sarhoş ona sövmüş, Hz. Ömer onu bırakarak şöyle demiştir: “Beni gazaplandırdı. Ceza verirsem nefsime yardım etmiş olurum. Ben bir kimseyi nefsim için azarlayıp dövmeyi sevmem.”

Aşırı gazap, aklın öyle bir âfetidir ki, en latif varlığı bile mecnun haline getirip hunhar bir canavara dönüştürebilir. Hiddet; akıl ve idrâkin yerine heyecan, dürüstlüğün bitişi, gözlerin görmemesi, kulakların duymaması demektir ve böyle birini ne din, ne kanun ne de nasihatçilerin öğütleri engelleyemez. Hiddetle başlayan, cinnet geçirerek kötülük yapar, sonra da pişman olur.

Rivâyete göre, Hz. İsa’ya  “Âlemde en zorlu ve şiddetli olan şey nedir?”  diye sorulduğunda  o şöyle buyurmuştur:  “Her şeyden şiddetli olan Allah’ın gazabıdır. Ondan cehennemler bile bizim gibi titrer.”  ‘Bundan kurtuluş yolu nedir?’ diyene de:  “Kendi gazabını terk”  demiştir.  Gazap, kişiye edebi kaybettirir; edep kaybolunca da insanın yapamayacağı rezillik yoktur. Çoğunlukla hiddetlenmenin zararı sahibine aittir. En kötü gazap hali tez gelip geç gidendir. Bu, kişiyi intikamcı yapar ve helâkine sebep olur. Rahmet peygamberi ve en güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiş olan Önderimiz: “Mü’minlerin imanca en olgun olanları ahlâkça en iyi olanlarıdır” buyurmuştur. (5)      


Öfke ve Fıtrî Duyguların Eğitilmesi: Hadis-i şerifler, gazaplanan kimsenin öfkesinin sevkedeceği şeyi yapmamasını emretmektedir. Kişi, öfkesi icabı bir şeyler yapmaya kalkarsa, mâkul ve meşrû bir şey yapamaz. Öfkesi geçince pişman olacağı şeyler yapar. Öyleyse Rasûlullah (s.a.s.), kişinin öfkeliyken bir şeylerle oyalanmasını veya öfkesi doğrultusunda faâliyetten kaçınmasını sağlamaya çalışır. Rasûlullah’ın öfkesini yenen insanı, kuvvetçe insanların en güçlüsü olarak ilân etmesi gösteriyor ki, nefis mücâdelesi, düşmanla (hasım veya rakiple) yapılacak mücadeleden daha zor ve belki daha faziletlidir.

Hadislerde gazaplanan kimsenin ayaktaysa oturması, öfkesi yine geçmezse yatmasının  tavsiye edilmesini şöyle yorumlayabiliriz: Ayakta olan kimse, bir fiil/eylem yapmaya hazırdır; oturan bu durumdan uzaklaşır; yatan daha da uzaklaşır. Öyle anlaşılıyor ki, gazaplanan kişi, ayakta veya otururken kendisinden, sonra pişman olacağı bir şey sâdır olmaması için, farklı bir eylem olarak bunu tavsiye etmiştir.

Rasûlullah’ın “gazaplanma!” tavsiyesi, mümkün ki, çabuk öfkelenen biri için yapılan tavsiyedir. Çünkü Peygamberimiz, herkesin mîzâcına göre emreder, en uygun olanı tavsiye ederdi. Hadis-i şeriflerdeki “öfkelenme!” tavsiyesi de gösteriyor ki, öfke, nice kötülükleri kendinde toplamaktadır. Rasûlullah’ın “öfkelenme!” diye tavsiye etmesi, “öfke sebeplerinden kaçın, öfkeyi çekecek şeylere yer verme” demektir. Öfkenin bizzat kendisinin yasaklanması düşünülemez. Çünkü öfke, fıtrî/doğal bir haldir; insan karakterinden yok edilemez. Bu yasaktan maksat, aynı zamanda öfke gibi duygularımızı bastıracak alışkanlıklar kazanmak, ruh terbiyesine önem vermek demektir. Yine, öfkeyi ortaya çıkaran en büyük kaynak kibirdir. Çünkü insanın arzu ettiği bir şeye muhâlefetten kibir ortaya çıkar; kibir de onu öfkeye atar. Bu durumda, mütevâzi olan kimseden nefsi savunma duygusu çabuk geçeceği için, kibirlenmeyen kimse,  öfkenin şerrinden selâmette kalır.

Sadece gazap değil; fıtratımıza verilen bütün duygular, yok edilemez; zaten yok edilmiş olsa, insanın dengesi sarsılır, o duyguların hayırlı istikamette ve ölçülü olarak kullanılmasından doğacak dünyevî ve uhrevî güzellikler iptal edilmiş olur. O yüzden “öfkelenme!”, “inat etme!”  demek, “fıtratını değiştir!” emrinde bulunmak gibi, yapılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu değerlendirmeye göre, hadis-i şeriflerdeki “gazaplanma!” emri, “meşrû olmayan konularda ve aşırı şekilde öfkelenme!” anlamındadır. Böylece, bu fıtrî duyguları, sadece “hayırda kullanma” tavsiye edilmiş olmaktadır. Her uzvun ve her duygunun meşrû ve ölçülü bir kullanma yönü vardır. Allah’ın yarattığı ve ihsan ettiği özellik ve nimetler, insana zulüm olsun diye değil; rahmet ve sınav aracı olarak verilmiştir. Özellikle tasavvufî yaklaşımda “nefsi öldürmek”  tâbiriyle, olumsuz kabul edilen duyguların tümüyle yok edilmesi ısrarla tavsiye edilir. Bu, hem imkânsız, hem de yanlış bir yaklaşımdır. Yapılacak iş, onları yok etmeye çalışmak değil; hayır yolunda ve ölçülü bir tarzda kullanmaktır. Öfke konusunda, nefsin isyanlarına öfkelenip terbiyesine çalışmak, küfür, zulüm ve fesat sergileyenlere öfkelenip İslâm’ın hâkimiyeti için gayret göstermek en mâkul yoldur. Ölçü bellidir: Allah için sevmek, Allah için öfkelenip buğz etmek.

Rasûlullah (s.a.s.), şahsını ilgilendiren meselelerde sabredip öfke göstermediği halde; dini ilgilendiren konularda öfkesini izhar etmiştir. Bu hususta bir çok örnek verilebilir. Bunlardan biri, şu hadis-i şeriftir: İbn Mes’ûd anlatıyor: “Bir adam gelerek Rasûlullah’a: ‘Ben sabah namazına falanca (imam) yüzünden gelemiyorum, çünkü namazı fazla uzatıyor’ dedi. Ben, Rasûlullah’ın o günkü kadar öfkelendiğini hiç mi hiç görmedim. Gazapla şöyle dedi: “Ey insanlar! Sizden bazıları nefret ettiricidir. Hanginiz halka namaz kıldırırsa, kısa tutsun; zira cemaatte hasta var, yaşlı var ve ihtiyaç sahibi vardır.” (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 12/300) Rasûlullah (s.a.s.)’in bu şekilde Allah için öfkelendiği olaylar çoktur. Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerin de Allah için öfkelendiği belirtilir. Meselâ, Hz. Mûsâ’nın, kendisi Tur’da iken, kavminin altından buzağı heykeli yapıp bu puta tapmalarından dolayı gazaplandığını, hatta kızgınlığından Tevrat levhalarını yere attığını ve kardeşi Hârun (a.s.)’un başını ve sakalını çekip asıldığını Kur’an haber vermektedir (7/A’râf, 150). Yine, bu olay üzerine  kavmine çok gazaplı/öfkeli ve üzgün bir şekilde döndüğünü ve onlara kızarak nasihat ettiğini, bunun Allah’ın gazabını, dünyada da alçaklığı istemek olduğunu açıkladığını, Kur’an bize bildirir (20/Tâhâ, 86). Demek ki, öfke yasağı mutlak bir yasak değildir; bu fıtrî özelliğin kullanılması gereken durumlar vardır.      


               

İslâm Ahlâkı Açısından Öfke

İslâm ahlâkıyla ilgili eserlerde, öfke duygusunu ortadan kaldırmak yerine; öfkeli halde iken yanlışlık yapmaktan sakınmanın gerekliliği üzerinde durulmuştur. Buna göre, gazap sırasında kalp atışının hızlanması ile kanın damarları ve beyni zorlaması, aklın normal görev yapmasını önler; yanlış ve zararlı işler yapılmasına yol açar. Bu sebeple, “gazap, muvakkat (süreli) bir deliliktir” denilmiştir. Gazap halindeyken sağlıklı düşünmenin mümkün olmadığı, bu durumdaki kişiyle bir deli arasında fazla fark bulunmadığı ifade edilir. Hüküm, karar ve ceza verme durumundaki kişilerin öfkelenmeden, soğukkanlı olarak bu eylemlerini yerine getirdiklerinden emin olmaları için, suçluyu hemen cezalandırma yoluna gitmeyip bir süre beklenilmesi veya suçluyu gözaltında tutmanın yerinde olacağı ve uygulamanın da bu şekilde sürdürüldüğü ahlâk ve hukuk kitaplarında belirtilir. Adâletin tam olarak yerine getirilmesi için, hem öfke ve kibir gibi haksızlığa yol açabilecek duyguların etkisinden sıyrılmanın, hem de âcizlik ve aldırmazlık şeklindeki tutumlardan uzak durmanın gerekliliği de İslâm âlimlerince vurgulanmıştır.

Gazapla hilim arasındaki ilişki, hilimle/yumuşaklıkla ilgili tarifte açıkça görülür: Râgıb ve Mâverdi’ye göre hilim, “nefsi gazabın azgınlaşmasından korumaktır.” Hadis-i şerife göre, gazap duygusu bakımından insanların dört farklı karaktere sahip olduğu belirtilir. Bazıları çabuk öfkelenir, çabuk yatışır. Bazıları nâdiren öfkelenir, fakat zor teskin edilir. Bazıları da çabuk öfkelenir, zor yatışır. Nihayet nâdiren öfkelenip çabuk yatışanlar gelir ki, en iyi olanlar, bunlardır. Gazap duygusu, mizaçlara, alışkanlıklara, eğitime, yaş ve cinsiyete göre değişir.     

Her fıtrî duygu gibi, gazabın da hedefi İslâm’ın gösterdiği istikamette olmalıdır. Yine tüm duygular gibi ölçülü, dengeli olmalı, ifrat ve tefritten uzaklaşılmalıdır. Yersiz gazap veya haddi aşan ifrat noktasındaki gazap yerilmiştir. Gazap, fıtrî bir duygu olduğundan, hiç gazaplanmayan  kimse, dininin, dâvâsının ve şahsının onurunu koruyacak ve düşmanlara tepki gösterecek cihadı gerçekleştiremez. Ilımlı bir gazap duygusu, fazilet sayılır. Ilımlı bir öfke duygusu, “şecaat” veya “hamiyet” diye adlandırılır. İnsanın onurunu, haklarını ve değerlerini korumak için hamiyet ve şecaat sahibi olması gereklidir. Gazap gücünün ifratına tehevvür (saldırganlık), tefritine de cübn (korkaklık) denilir.  

Öfke olayı, insanın içinde ve dışında değişmeyi beraberinde getirir. İç organlarının çalışması daha çok olumsuz şekilde bundan etkilendiği gibi; rengin değişmesi ve organlardaki titreme gibi dışa da etki eder. Öfkenin diğer bir sonucu da, davranışların tertipsiz olarak ortaya çıkması ve doğal mîzâcın değişmesidir. İçteki değişme, dışta görülen olumsuzluklardan daha fazladır. Öfke, kalpte kin ve hased meydana getirir ve çok çeşitli kötülükleri içe yerleştirir. Dıştaki değişme de, aslında içteki değişmenin neticesi ve meyvesidir.

Öfkenin dildeki etkisine gelince; aklı başında bir kimsenin söylemekten hayâ edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı kötü, kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi çoğunlukla ortaya çıkar. Öfkenin insan davranışlarındaki eseri ise, kaba kuvvet kullanma, dövme, hatta yaralama ve öldürme gibi nâhoş olaylardır. Eğer öfkelenilen kişinin kaçması veya orada bulunmayışıyla bunlar yapılamazsa, öfkeli kendine yönelir; elbisesini yırtar, kendi kafasına vurur, bazen yıkılır düşer veya kap-kacak, araç-gereç kırar, bu işle hiç ilgisi olmayan başka insanları incitir.

Bu tür zararları düşünen kimse, Peygamberimiz’in “öfkelenme!” diye tavsiyesinin nice hikmetlere şâmil olduğunu anlar. Tabii, öfkenin bütün bu zararları, dünyevî öfke hakkındadır; yani, Allah için ve meşrû hedefe yönelik olmayan öfke içindir.           




Ya Susun Ya da Susmaktan Daha Güzel, Daha Tatlı Şeyler Söyleyin!

Lokman sûresi, 6. âyette geçen “lehv el-hadis”, boş söz, eğlence sözü anlamına gelir. “İnsanı, gerekli olan ibâdetleri yapmaktan alıkoyan asılsız haber, yalan söz ve insanları sadece güldüren, haktan uzaklaştıran, Allah’ı unutturan her türlü oyun, eğlence, lehv el-hadis olarak değerlendirilmiştir. İnsanı oyalayan, ciddî işlerden alıkoyan sözler, asılsız hikâyeler, gevezelikler, efsâneler, sırf güldürmek için edilen lakırdılar, teğanniler (şarkı-türküler) gibi  eğlendirici ses ve sözlerdir.” (İbn Arabî, Ahkâmu’l Kuir’an, 3/1493; Elmalılı, 7/3883). Mevdûdî, bu âyetin tefsiri olarak lehv el-hadis kavramını şöyle açıklıyor:

“Lehv el-hadis” deyimi, metinde, dinleyeni meftun eden, tamamıyla kendi atmosferine çeken ve etrafındaki başka şeylerden habersiz hale getiren bir şeyi tazammun eder. Lügat anlamı itibarıyla bu tamlamanın herhangi bir kötü çağrışımı yoktur; fakat günlük kullanım içinde bu tamlama; dedikodu, saçma sapan konuşma, sulu şaka ve hareket, romanlar, hikâyeler, masallar, şarkı söyleme, cümbüş... vs. kötü ve faydasız şeyler için kullanılır.

Peygamberimiz şöyle buyurur: “Selâmı yayınız, selâmet bulursunuz. Boş şey/eğlence, kötüdür.” (Buhâri, Edebu’l Müfred Terc. 2/144). Her iş ve sözü imanı ile uygunluk gösteren  müslüman, âhirette lüzumsuz söz söyleme ve dinlemeden uzaktır: “Orada boş söz değil; yalnız selâm (huzur veren sözler) işitirler.” (19/Meryem, 62). Lüzumsuz söze kulak asmayan müslümanlar, daima hakkı dinler, hakkı söyler ve yalandan sakınırlar (25/Furkan, 72; 33/Ahzâb, 70). Dünyada lüzumsuz söz ve boş dâvâlarla meşgul olanlar, yalan, iftira, dedikodu gibi çirkin ve kötü sözlerle kalplerini karartanlar, âhirette hesaba çekildikleri zaman, dünyada olduğu gibi lüzumsuz ve yalan lakırdılar etmeye başlayınca, onların ağızlarına mühür vurulur ve diğer organları, aleyhlerinde şâhitlik etmeye başlar (36/Yâsin, 65;  41/Fussılet, 20-22).     

Her çeşit kaba ve çirkin söz ve davranışlardan, lüzumsuz ve faydasız sözlerden kaçınmak, daima hak ve doğruyu konuşmak, mü’minin prensibidir. Önemsenmeden söylenen öyle lüzumsuz söz vardır ki, insanı cehennemin en derin yerine sevk eder (Müslim, hadis no: 2988).

Söz Var İş Bitirir, Söz Var Baş Yitirir: Söz; kişinin inanç, görüş, düşünce ve davranışlarının dilidir. Kişinin aynasıdır, portresidir, için dışa yansımasıdır. Hz. Ali (k.v.): “Kişi, dilinin altında gizlidir” buyurarak bu gerçeği dile getirmiştir. Yine o şöyle buyurur: “Bana soru soranın zekâ seviyesini, sorduğu sorudan anlarım.”

Yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur (6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4). Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur (2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18); Dinlediklerinden de (17/İsrâ, 36). Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir (2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3).

Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin ve kaba söz söylemek, zâten güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten de nehyedilmişiz. Rabbımız, kurtulan/kurtulacak olan mü’minlerin vasıflarını sayarken: “Onlar ki lâğvden (boş söz ve faydasız işten) yüz çevirirler.” (23/Mü’minûn, 3) buyuruyor. Yine, mü’minlerin vasfını şöyle açıklıyor: “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.” (25/Furkan, 72) Bu gerçeği, Kutlu Önderimiz (s.a.s.) de şöyle dile getiriyor: “Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, mutlaka hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin; ya da sussun, konuşmasın.” (Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s Sâlihîn, 3/103) Gereksiz tartışmaları da hoş görmüyor Rabbımız (18/Kehf, 54).

Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu konuda Hz. Ali (k.v.): “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa söz altındır. Rabbımızın ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın. Bile bile hakkı gizlemeyin.” (2/Bakara, 42) Konuşmak gerektiğinde susmak, susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için var güçleriyle mücadele etmeleri gerekir (27/Neml, 221-227).

Kur’an, içerik ve üslûp yönüyle güzel sözün, bazı sadakalardan daha hayırlı olduğunu belirtiyor: “İyi bir söz ve bir ayıp örtme, ardından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır.” (2/Bakara, 263)

Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar: “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.”  Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” (50/Kaf, 17-18)

Konuşmalar; yumuşak, tatlı, yalın, doğal ve sade olmalı. Bağırıp çağırmanın gereği yok. Rabbımız, Lokman’ın oğluna tavsiyesini şöyle anlatıyor: “Yürüyüşünde mûtedil ve mütevâzi ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.” (31/Lokman, 19)

Hiç şüphesiz sözün en güzelini, bütün güzel vasıflara sahip Güzelller Güzeli Allah söylemiştir. O’nun kutlu kitabından daha güzel söz söylenmiş değildir (39/Zümer, 23). Herkes kendini bir hesaba çeksin. En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor?

Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak, dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecektir bizi. Olgunlaştıracaktır, çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır bizi. Fertlerin, ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru ve en güzel söz olan reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.

Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle, yalan ve iftiralarıyla, kin kusan, hakaret dolu tavır ve ifâdeleriyle İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlayacaktır.” (61/Saff, 8) Her müslüman; Kur’an’dan enerji alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır. (6)

Konuştuğumuz dili düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak meşrû, üslûp olarak güzel, tatlı, yumuşak ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir (39/Zümer, 23). Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en büyük özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifadelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’an, mu’cizdir; yani insanlar bir benzerini meydana getirmekten âcizdir. Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifadeli Kitabın benzerini meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak ifade eder. (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...)

En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel kullanmalarını emreder. “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En güzel olan kelimeyi, yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.” (17/İsrâ, 53) Benî İsrâilden alınan mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir (2/Bakara, 83). Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen söz de, sözlerin en güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden, onlara karşı en güzel ifadelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et/öğüt ver, onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle.” (4/Nisâ, 63).

Kaba ve katı davranmak, sert ifadeler, dâvet ve tebliğ edilenleri, hatta cemaat haline gelmiş, hem de sahâbe kalitesindeki insanları bile dağıtabilir (3/Âl-i İmrân, 159). Ma’rûfu emir, münkerden nehiy, dâvet ve tebliğ görevleriyle mükellef olan mü’minler, bu vazifelerini diledikleri gibi, gelişigüzel ve kendi mantık ve karakter yapılarına göre değil; Kur’an’ın gösterdiği usûlle yapmak zorundadır. Hakkında özel sûre ve âyetler olan Cuma namazının ehemmiyeti herkesçe mâlumdur. Cuma namazının şartlarından birinin “hutbe” olduğu düşünüldüğünde, insanlara güzel bir şekilde hitap etmenin, yani hutbe okumanın dindeki yeri de kavranmış olur.

Dili güzel kullanmak, yani edebiyat bir sanattır; güzel sanatlardan biridir. Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar şöyle taltif ve tavsiye edilir: “Allah güzeldir, güzellikleri sever.” (Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10). Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli şairlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı yücelterek övmüş, teşvik etmiş, hatta bir kere de, memnuniyetini belirtmek için kendi hırkasını çıkarıp bu şaire hediye ederek iltifat etmiştir.

Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene kor. Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Siz iki et parçanızı (haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti verin; ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın biri, iki dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.”

Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah'a duâ gibi ibâdetlerin yanında; gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek, cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.

Dinin güzel, tatlı ve yumuşak şekilde kullanılmasını, özellikle tebliğ çalışmalarında bu hususlara riâyet edilmesinin gerektiğini ifade etmesine rağmen, güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gâye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Din, amaç; dil araçtır. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gayeye, güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir. Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, edebiyat yapma) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.

Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifadeyle, şerre âlet olan şey, güzel olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek, elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların en güzeli olan Kitab’ına uygun olan şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ (şâirler) sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilmiştir (Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).

Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir. Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir.  Sözü sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması, değer vermemesi gerekir. Müslümanın, güzel rolündeki büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir.

Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle insanlara hakkı göstermeye çalışan kimselerin, özellikle mevlit okuyan veya radyo ve televizyon programlarında duâ yapan bazı görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta, bu yapay süsleri bolca kullanarak, makyajı suratından akan kimselerin görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah rasûlü, bu konuda şöyle buyurur: “İneğin geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan kimselere Allah buğz eder.” (Ebû Dâvud, Edeb) Bütün bu hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifadesini, doğruluğu aramalıyız. Mehmed Âkif Ersoy: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!” diyerek buna işaret etmiştir. Ama sözümüz odun gibi olacaksa, Yûnus’un, dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun, yontulmamış olmasın.

Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz. Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan kaynaklanmaktadır.

Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir. (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159).           

Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır, zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar verebilir, ifsada yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü, konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak.       




Kalp/Gönül ve Kalbin Halleri
                      
Kalp, dinî ve edebî literatürde daha çok gönül anlamında kullanılır. Bunun yanında, ruh, öz, her şeyin ortası, özü, ilim ve şecaat anlamlarında da kullanılmaktadır. İnsan ruhunun sevgi ve nefret gibi duyularının merkezi olan yere kalp denilmesi, teşbih/benzetme iledir. Bedendeki kalbin beden için önemi ne ise, ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir.  İslam terminolojisi ve edebiyat dilinde geçen “kalp”ten maksat, vücudun sol kesimindeki, kanı damarlara pompalayan bir parça etin olmadığını hemen hepimiz biliriz. “Kalbi olan(lar) için onda anlayış ve ibret (dersi) vardır.” (50/Kaf, 37) Açıktır ki, burada geçen kalp, vücudun kalp denilen organıyla tamamen farklı ve esasen onunla ilgisi olmayan yüce ve mümtaz hakikattır. “Kalplerinde hastalık vardır.” (2/Bakara, 10) Bu kalp hastalıkları, elbette tıp doktorunun tedavi edebileceği bir hastalık değildir.    

Ma'rifet, yani Allah'ı bilmek ve tanımak kalbin işidir. (bkz. Buhâri, İman 13) Haset, gazap, buğz ve nefret gibi kötü duyular kalpte bulunduğu gibi; iman, Allah korkusu, hilm ve takva da kalbe ait fiillerdir. (Müslim, İman 230; Tirmizî, Fiten 26; Nesai, Cihad 8; Ahmed b. Hanbel, V/71) Mü'mine yakışan, kalbe Allah sevgisini yerleştirmek için onu Allah sevgisinin dışında mal, mülk, para gibi dünyalık şeylerin muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Fâni olan her şeyin sevgisi geçici, yalnızca Allah sevgisi bâkidir.  

Kur'an ilimlerinde, din ilminde, ahlâk ilminde, edebiyatta kalp denilince bu ikinci anlam, yani gönül kastedilir. Temiz kalpli adam, kalbi bozuk, kalpsiz, taş kalpli gibi ifadelerde kalpten ne anlıyorsak, burada kalpten de onu anlayacağız ki, gaybe imanda, Allah'ı bilmede bu kalbi sezmenin, tanımanın büyük önemi vardır. İmanın ve küfrün merkezi kalptir. Kalp, iman nuru ile dolduğunda gönül; inkâra ve küfre yöneldiğinde ise nefistir. Gönül ulviyete/yüceliğe, nefis süfliyete/alçalmaya yönelir. İlahî sevgi ve tevhid sırrı burada tecelli eder. Gönül, hem çok yüce, hem de çok hassastır. Kırılınca kolay kolay tamir edilemez. Gönül, enfüsteki ayetlerin yazıldığı kitaptır. Onun okunması da yine gönülle, kalp gözüyle olacaktır; çünkü kalpten kalbe yol vardır.          

Kur'an, kalbe duyu organlarını sağlıklı kullanmayı, bilmeyi, anlamayı, düşünmeyi, akletmeyi, öğüt almayı, inanmayı vb. fonksiyonları, olumsuzluklarıyla beraber isnâd etmektedir. Kalp, sağlıklı ise bunlar pozitif; sağlıksızsa negatif bir gelişme arzeder. Kur’an, kötü işlerin ruhu bozup insanı iyiliklerden ve doğru yoldan saptırdığından  bahseder. “Öyle değildir, hayır! Kazandıkları, üstüste kalplerine yığılmıştır da kalpleri pas tutmuştur.” (83/Mutaffifin, 14). “Ey Rabbımız! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma.” (3/Âl-i İmran, 8). “Onlar eğrilince, Allah da kalplerini gerçekten bâtıla meylettirdi.” (61/Saff, 5). “...Ve (yaptıklarından dolayı) kalplerini perdeledik, artık anlayamazlar onu.” (6/En’âm, 25). “İşte kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.” (7/A’râf, 101). “...Onların (ehl-i kitabın, hak ile araları) uzayıp açıldıkça kalpleri katılaştı ve onların çoğu fâsık oldu.” (57/Hadîd, 16)

“Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası  kalptir.” (Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14). Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi yaratılmış bakımından kalp temizdir. Ancak vücut ülkesinin başkenti olduğundan dolayı iman, ruh gibi dostlar da; şeytan, nefis gibi düşmanlar da orada örgütlenmeye çalışır. Devrimler, ihtilaller orada olur. Bu uçsuz bucaksız ülkenin en çarpıcı özelliği adında gizlidir: Kalb; yani değişken olan; halden hale giren; özetle "dönek". Bir kararda durmaması, gördüğüne akması, bir su gibi içine girdiği ortamın rengini yansıtması ona bu ismin verilmesine neden olmuştur. Devrim, eskimez tanımıyla "inkılab" da "kalb"le aynı kökten gelmiyor mu zaten?

“Değil, başkası değil, onların işlediği günahlar karartmıştır kalplerini.” (83/Mutaffifin, 14). Bu karayı, bu pası temizlemek elbet kolay olmayacaktır. Nasıl temizlensin ki? En çok kullandığımız organlar el, kafa ve kalp. Bunlar içerisinden de en çok kullanılan kalptir. Elimizi birkaç ay yıkamadığımızı düşünelim, tiksinilecek bir durum olur. Ya ondan çok daha fazla kullandığımız kalp? Onun ne kadar kirleneceğini hesaplamak zor değildir. Bu kirlilik, kalbi sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki, kalp duyarsızlaşıyor, katılaşıyor, taşlaşıyor. “Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi; hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ortasından sular çağlar, öyleleri de vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” (2/Bakara, 74)

Kalp katılığı, rahmet kıtlığıyla doğrudan ilgilidir:  “Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık.” (5/Mâide, 13). Âyette kalp katılığının illeti olarak lanetlenmenin gösterilmesi oldukça ürperticidir.

“Kasvet” (kalbin katılaşması), sonunda hidayetin; kalbin yakıtı olan hidayetin tümden kesilmesine neden oluyor: “Hatemallahu alâ kulûbihim (Allah kalplerini mühürledi)” (2/Bakara, 7). Artık dosya kapanmıştır, mühürlenmiş ve imzalanmıştır. Vurandan başkası çözemeyecektir o mührü. Katılık kalbin felâketi; mühürlenmekse kıyametidir. Kalp gibi mükemmel bir coğrafyayı elden kaçıran, devlet kuşunu elden uçurmuş demektir. Bu duruma düşmemenin en garantili yolu iç savaştır.

Kur’an’da Kalbin Halleri: Kur'an; kalbin durumlarını, ibadet ve takvaya meyilli kalplerin değişik yapı ve özelliklerini belirtir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:  Mutmain kalpler (Ra'd, 28), selim kalpler (26/Şuarâ, 89),  Allah'a  yönelmiş  kalpler (50/Kaf, 31-32), Allah anıldığı zaman titreyen kalpler (8/Enfâl, 2-3), Allah'a bağlı kalpler (8/Enfâl, 11), Mütevazi kalpler (22/Hacc, 54), Huşû İçerisindeki Kalpler (57/Hadîd, 16).    

Kur'an'da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş  değişik durum ve özellikleri de şöyle sıralanabilir:  Galiz (kaba ve katı) Kalpler (3/Âl-i İmran, 159), Eğri Kalpler (3/Âl-i İmran, 7), Gafil ve Gaflete Düşürülmüş Kalpler (18/Kehf. 28), Taş Gibi Katı Kalpler (2/Bakara, 74), Kılıflı Kalpler  (2/Bakara, 88),  Hasta  Kalpler  (2/Bakara, 10;  33/Ahzâb, 32),  Mühürlü  Kalpler (45/Câsiye, 23), Bağlı Kalpler (7/A'râf, 100), Kapalı Kalpler (41/Fussılet, 5), Kör Kalpler (22/Hacc, 46), Kilitli Kalpler (47/Muhammed, 24) 

Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri: Kur'an'dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar, en sinsi hastalık: Nifak  ve ölümcül hastalık: Şirk.

Kalp hastalıklarının ilacı ise; Kur'an-ı Kerim'i düşünerek, anlayarak okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak. Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşu ve anlayış. Kalbi arındırma yollarına müracaat edip güzel ahlak ve ihlaslı ibadet üzere olmak. Cesaret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak. 




Kalbin Katılaşıp Hastalanması ve Mühürlenmesi     

Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir. (Muhammed, 22) Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması;  hastalıklı ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp, marazlı (hastalıklı) olmasını  Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı gösterir (2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur, 50; 33/Ahzâb, 12...) Bu ayetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:

Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyakârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır. (2/Bakara, 10) Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık, hırs (bkz. 33/Ahzâb, 32), rics (pislik, iğrençlik, sefihlik), şeytan fitnesine yataklık dikkat çeker. (bkz. 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53) Kalp marazı; kalp katılığı, kalp kararması (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve onun insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah'a giden yolunu tıkayan bir bela olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş olanlara.” (39/Zümer, 22) Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır. (57/Hadîd, 16) Kalp kasvetinin en tipik temsilcileri yahudilerdir.

İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve hakikata açılabilecek pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur. (83/Mutaffifin, 13-15) Hastalanan ve paslanan kalp, nihayet körleşir. Ve insan için esas körlük budur. (22/Hacc, 46) Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları dumura uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an, kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir kalp gözünün akıl faaliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale getireceğine işaret etmiştir. (bkz. 22/Hacc, 46) Kur’an, bu konuda  “akıl işleten, akıl faaliyeti yürüten kalpler”  deyimini kullanıyor. 7/A’râf, 179. ayeti ise, inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda gösterir.

Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi (7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56); hatmedilmesi / mühürlenmesi (2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46) ve  kalbe  kilit vurulması (4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24), kalbe perde çekilmesi (6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57) deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağı dikkat çekilir.

Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur. (bkz. 2/Bakara, 74) Bu hal, kalp mühürlenmesi açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.

Bir insan, Allah'a karşı sorumluluk ve şükran hissi duymaz, takva özelliklerine sahip olmazsa; kalp, kulak ve gözünde meydana gelen ceryan kesilmesi (mühür ve perde) onun idrak cevherini yok eder. Ona gerçekleri en kesin bir dille anlatsanız da; o, bunu fark edemez. Çünkü Allah'ın yaratış sırrında güzellikler ve ihtişam vardır. Gözü perdeli, kalbi ve kulağı mühürlü olan bunu fark edemez. Dolayısıyla onların uyarılması ve uyarılmaması eşittir; inanmazlar.

Bütün kâfirlerin değil; insanî değerlerden soyutlanmış küfürde inatçı kimselerin kalpleri mühürlenir. Cenab-ı Hak, küfre düşen bir kimseyi sonsuz rahmetiyle uzun süre gözetimde tutar; yani kalbini hemen mühürlemez. Ona dönüş şansı tanır. Fakat gurur, cimrilik ve azgınlıkta direnirse, ilahî gazap mührünü vurur ve artık o iflah olmaz. Artık bu kimse Fatiha'daki  "mağdûb-i aleyhim"  grubuna girmiştir. Diğer kâfirler ise  "dâllîn"dir; günün birinde, kendi tavırlarıyla liyakat kesbettiğinde Rabbimiz hidayet verebilir.

Müslüman açısından kalplerin mühürlenmesi gerçekleşmez; öyleyse bu konu sadece azgın kâfirleri ilgilendirir diyemeyiz. Günümüzde günahlar çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke, küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir müslümanın, kalplerin mühürlenmesi, Allah'ın lanetine uğramasına giden yolları iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli istikamete meyl etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tevbe edilmediği ve ısrar edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma te'villerle haramı helalleştirmeye, kalp katılığına, dolayısıyla  küfre açılan bir kapıdır. Kur'an, bu nedenle günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir. Bir insan günah işleye işleye, adım adım küfre yaklaşır. Günah işleyen, daima günah çevresinde günahkârlarla dost olacağından, yavaş yavaş günahkârlığı karakter çizgisi haline getirir.

Günah işleyen, suçuna karşılık te'vil yolları arar. En tehlikeli oyun da budur. Bu te'vil hastalığı ilerleyerek Kur'an'a saygıyı azaltır. Sonunda küfre götürebilir. Zaten tevbenin temel sırrı budur. Günah işleyen, hiçbir mazeret, bahane icat etmeden, te'vile kapılmadan suçunu idrak ve kendine itiraf etmelidir. Bu kabul, te'vilden ve küfürden kurtarır. Bu konuda İblis ile Hz. Adem'in işledikleri hata konusundaki tavırları Kur'an'da ibret alacağımız şekilde vurgulanır. Günah kompleksine düşerek de insan küfre doğru yönelebilir. Şeytanın bir oyunu da, günah işleyen insanı paniğe kaptırarak saflarına almaktır. Yani "sen nasıl olsa büyük günahkârsın; sen artık iflah olmazsın, öyleyse günaha devam; battı balık yan gider" sloganıdır. Bu yorum, temelden yanlış bir yargıdır. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Allah,(vazgeçilip tevbe edilince) bütün günahları mağfiret eder." (39/Zümer, 53)           

Kalbin mühürlenmesi, boş arzuları ilah edinme (Câsiye, 23), Allah’ın nimetlerine nankörlük (7/A’râf, 101), azgınlık, zulüm (10/Yûnus, 74), bilgisizlik (Rum, 56; Tevbe, 87, 93) gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler artık insanca ne görebelir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne de yaşayabilirler. (2/Bakara, 7; 63/Münâfıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46) Küfre götüren günahlar açısından önemli bir konu,  günahın  cinsidir.  Her  günah çirkindir, kaçınılması gereken yasaklardır. Ama şeytan, bazan küçük günahları gözümüzde büyütürken; büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfaz-ı küfür, şirk ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle eş görünümünde olmalıdır. Namazı terk etmeyi alışkanlık haline getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini, hevâ ve hevesini putlaştırmaya  götüren  gurur ve istiğnâ  çok  önemli  bir  günahtır.  Bir  günah,  zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur'an'ın üzerinde ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zalimin kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür. Yine küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara yataklık ederler. Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi uyarılar vardır.    

Kalplerin katılaşmasından sonra fasıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Kur'an nuruyla aydınlandıktan sonra uzun bir süre Allah'ı zikretmekten uzak kalınca katılaşır, aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşu ve huzur ile Allah'ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah'ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır. Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur'an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve ısındırır. 

Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğz eden, onları dost kabul etmeyen mü'minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım eder. (bkz. 58/Mücadele, 22)

İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır, onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan ameller ise, insanın kalbini sertleştirir, katılık getirir. İnsanın kalbi, Kur'an'dan ışığını kesip, Allah'ın nuruyla bağını koparınca öylesine kararır ki, Kur'an tabiriyle artık onun işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır. Takva sayesinde Kur'an'ın hidayetiyle, Allah'ın nuruyla bakıp, görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen insan; bu ışıkla irtibatı kendi iradesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama sanki hiç görmemiş gibidir;  sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş olur. Kalbi de imandan,  sevgiden  ibadetten  zevk  almaz olur  ve  küfrü, ısyanı, fesadı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir; küfrün nedenleri değildir.  "Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırmış, eğriltmiştir." (61/Saff, 5)

                                                                                     





Katı Yürek (Ğalîz ve Kasvet İçindeki Kalp)

Yaratılış itibarıyla duyarlı, yumuşak ve ince bir yapıya sahip olan kalp, çeşitli sebeplerle bu özelliklerini kaybederse katılaşmış olur ki Kur’an, kalbin bu halini ğılzat ve kasvet kelimeleri ile ifâde eder. Tabiî olarak etkiye açık bir nesnenin, ârızî bir sebeple yapısal değişikliğe uğraması, etkilenmez bir şekle bürünmesi, Arap dilinde “kasâ el-kalbu” veya “ğaluza’l-kalbu” ifâdeleriyle beyan edilmiştir. Lugatta “kasvet” kelimesine “katılık” ve “sertlik” gibi mânâların yanı sıra, “hâlis olmayan”, “kuruluk” ve “kuraklık” gibi anlamlar da verilmiştir. Kasvet kelimesiyle hemen hemen aynı anlama gelen “gılzat” kelimesi de esâsen maddî nesnelerde kullanılmakta ise de, istiâre yoluyla zaman zaman mânevî şeylerde de kullanılmıştır (Râğıb, Müfredât, s. 364).

Müfessirler kalp katılığını genel olarak, “kalbin Hakk’a yönelmekten ve Allah’ın âyetlerini anlamaktan uzak olması” ,“öğütlere kulak asmayıp bâtıla dalması” ve “inkâr ya da ma’siyette ısrar etmesi” olarak açıklamışlardır. Kalp katılığını ifade eden âyetleri iki grupta incelemek mümkündür. Bazı âyetler İlâhî öğüt ve tâlimlere direnen inkârcı kalbi ele alırken, diğer bir kısım âyetler de imandan sonra çeşitli sebeplerle hassâsiyeti kaybolan ve zamanla donuklaşan kalbi ifâde etmektedir.

Peygamberler aracılığıyla gönderilen İlâhî vahye gönüllerini açmayıp direten ve bu sebeple kalpleri âdetâ gerilip kasılan kimseler hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o kimse, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah’ı hatırlamak husûsunda kalpleri katılaşmış (kaasiye) olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (39/Zümer, 22). Âyette geçen “el-kaasiyetu kulûbuhum min zikrillâh” tâbiri, Allah adı zikredildikçze nefret ve kini artan ve bu sebeple kalp katılığı artan kimseler diye tefsir edildiği gibi, gönüllerinin katılığı sebebiyle Allah adını dâhi kabul etmeyen inkârcılar olarak da yorumlanmıştır.

Kur’an, imandan sonra kalbi katılaşanlara misal olarak yahûdileri gösterir (2/Bakara, 74; 5/Mâide, 13). Kur’an, mü’minleri sık sık ehl-i kitaba benzememeleri gerektiği husûsunda uyarır. Bu uyarılardan birisi de kalp katılığı hakkındadır: “İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Mü’minler, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.” (57/Hadîd, 16). Bu âyet, açık bir şekilde imandan sonra gevşemenin, çözülmenin ve dinî konularda duyarlığın kaybolmasının kalp kasvetine sebep olacağını beyan etmektedir. Denilebilir ki, dinî hassâsiyetin ve iman coşkusunun kaybolmasında belki de en önemli iki etken, gaflet ve ülfettir. İman nûru gaflet ve ülfetle zayıflayınca, kalp gözü Mevlâ’dan ve ukbâdan dünyaya çevrilecek ve kişi dünya muhabbetiyle uzun emeller peşinde koşarken kulluğu unutacaktır. Bu unutma ise hassas gönlün donmasına sebep olacaktır. Nitekim Allah Rasûlü bu gerçeğe şu sözleriyle işaret etmişlerdir: “Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın. Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” (İbn Mâce, Mukaddime 7). Yine Hz. Peygamber’in, “Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd 62) beyanları, Allah’ı görür gibi ihsân duygusu içinde yapılmayan her türlü söz ve davranışın, kalbî hassâsiyetin bir ölçüde kaybolmasına sebep olacağını vurgulaması bakımından dikkat çekicidir.

Kalp katılığının acı sonuçlarını Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın âyetlerini tahrîfe yönelmek, İlâhî uyarılara aldırmamak, nasihatten etkilenmemek, hiyânete saplanmak” (5/Mâide, 13; 6/En’âm, 44) ve “şeytanın fitnesine düşmek” (22/Hacc, 53; 6/En’âm, 43) şeklinde açıklar.

Allah’a yakınlığın önemi ve O’ndan uzak olmanın üzüntüsü, kul için vazgeçilmez bir mesele olmalıdır. Mâlik bin Dînar’dan (öl. 131/748) şöyle bir söz nakledilir: “Hiçbir kul, kalp katılığından daha ağır bir cezâ ile cezâlandırılmamıştır. Allah bir topluma ancak gönüllerindeki merhamet duygusunu sökünce gazap eder.” Bu hassâsiyetle harekete geçen bir sahâbî, Allah Rasûlü’ne, kalbinin katılığından şikâyette bulununca Hz. Peygamber: “Gönlünün yumuşamasını istiyorsan, fakiri doyur ve yetimin başını okşa” (Ahmed bin Hanbel, II/263, 387) cevabını vermiştir. Ebû Mûsâ el-Eş’arî de Basra’lı bir grup hâfıza, “Kur’an’ı okuyun! Sakın, uzun müddet Kur’an okumayı terketmeyin! Aksi halde sizden öncekiler gibi sizin de kalpleriniz katılaşır” (Müslim, Zekât 119) tavsiyesinde bulunarak, Kur’an’ın gönüllere şifâ olan yönüne dikkat çekmiş ve İlâhî kelâmla irtibatın koparılmaması gerektiğini bildirmiştir.

Bütün mü’minlerin duyarlı bir gönle sahip olmaları gerektiği Kur’an tarafından sıkça vurgulanmakla birlikte (8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35), özellikle toplum önderlerinden bu konuda çok daha hassas olmaları istenir. Nitekim Hz. Peygamber’e hitâben şöyle buyrulmuştur: “Allah’tan bir rahmet sâyesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli (ğalîzu’l-kalb) olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi.” (3/Âl-i İmrân, 159)

İnsanın şefkat, merhamet ve muhabbet gibi ulvî duygularının mahalli olan gönül dünyası, ezelî mîsâkın (7/A’râf, 172) bir gereği olarak iman nûru ile aydınlanmamış ya da aydınlandıktan sonra, gaflet neticesi işlenen günahlar sebebiyle katılaşmışsa, fonksiyonlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış demektir. İlâhî nûr ile yumuşamamış bir gönül kuru demektir. Kalp kuruluğu, haşyetullah ve yaratılana şefkat sularının eksikliğinden ileri gelir. Hangi kalpte bunlar eksikse, işte taş gibi ya da taştan daha katı olan kalpler (2/Bakara, 74) bu çeşit kalplerdir. Susuz, kupkuru çölden meyveli bitkiler yetişmeyeceği gibi, susuz gönülden de güzel neticeler çıkmayacaktır. Yapılması gereken; İlâhî rahmeti celbedecek Allah’ın zikri ve Kur’an gibi vesîlelere sarılmak ve şefkat damarlarını açacak davranışlar sergilemektir. (7)


                                      

Tefsirlerden İktibaslar

“Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın; eğer kaba ve katı kalpli olsaydın elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet ve onlar için bağışlanma dile. İş hususunda onlarla istişare et. Azmettiğin zaman da, artık Allah’a tevekkül et. Elbette Allah tevekkül edenleri sever.” (3/Âl-i İmrân, 159)

Ey Muhammed! Allah’ın rahmeti sebebiyle sen Uhud savaşından kaçanlara yumuşak davrandın, onları azarlamadın; eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, kırıcı sözlerle onurlarını rencide etseydin elbette onlar da etrafından dağılırlar ve sapıklığa düşerlerdi. Artık onların Allah hakkı dışında, sana karşı işledikleri hatalarını affet, görmezlikten gel ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Hakkında vahiy bulunmayan önemli işlerde takva sahibi mü’minlerle istişare et. İstişare sonucunda senin ve ümmetin için faydalı olacağını zannetiğin bir şeye karar verdiğin zaman da, artık Allah’a tevekkül et, O’na dayan, O’na güven ve işini yap, bir takım vesveselere kapılma, azimli ve kararlı ol. Elbette Allah tüm tedbirleri aldıktan sonra kendisine tevekkül edenleri, gönülden bağlananları, kaza ve kaderine teslim olanları sever. İstişare sonucu mü’minlerin menfaatine uygun kararların çıkmasına yardım eder. İstişare sonucu çıkan görüş Kur’an ve sahih sünnete aykırı ise bu görüşün İslam’da hiçbir değeri yoktur, reddedilir.

Şimdi ey Muhammed! Şu ilâhî nimete özellikle şükretmelidir ki, Allah katından büyük bir rahmet ile yaratılmış olduğun güzel ahlak gereğince sen onlara yumuşak, nazik bulundun, azarlamayı hak ettikleri halde kusurlarını yüzlerine vurup da sert muamele etmedin. Yoksa sen huysuz, katı kalpli biri olsaydın hiç şüphesiz etrafından darmadağın olurlar, seni bırakıp kaçtıktan sonra bir daha başına toplanmazlardı. Bu ise en büyük bir felaket olurdu. Bundan dolayı peygamberlik haklarıyla ilgili kusurlarını affet, ve Allah haklarını Allah affettiğinden, onlar için istiğfar et ve işde onlarla istişare et. Yani vahy gelmeyip rey ve ictihada dayanan, savaş gibi, genel işlere ilişkin durumlarda onların oyunu al ki emir, iyiliği emir olsun. Müşavereden sonra karar verip azmettiğin zaman da Allah'a dayan ve itimad et, icrada gevşeklik etme. Muhakkak Allah tevekkül edenleri sever. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
  
16/Nahl, 125: Mevdudi diyor ki: "Bu emir, İslâm'ın tebliği ile ilgilenenler için çok önemlidir. Onlar şu iki şeyi de gözönünde bulundurmalıdırlar: "Hikmet" ve "güzel öğüt" Hikmet; kişinin tebliği sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körükörüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarının gözönünde bulundurulmasını ve Mesaj'ın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. Bundan başka aynı metod herkese veya her gruba uygulanmamalı, aksine önce muhatabın hastalığı teşhis edilmeli, ona göre zihin ve kalbi uyarılarak tedavi edilmelidir.

"Güzel öğüt" iki noktayı vurgulamak ister:

1) Kişi muhatabını sadece mantıki ikna metodlarıyla değil aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde kişi sadece sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalı, aynı zamanda insan doğasında varolan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhatabını uyarmalıdır. Bunun yanısıra kişi karşısındakine hidayetin ve iyi amellerin mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır.

2) Öğüt, karşıdakinin mutluluğu ve refahını düşündüğünü gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin karşısındakini küçük gördüğünü veya kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiç bir davranışı olmamalıdır. Aksine karşıdaki kimse, öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğa ulaştırmaya çabaladığını hissetmelidir.

"En güzel şekilde mücadele et" emri, kişinin tatlı bir dile sahip olması, soylu bir davranış göstermesi, akli ve cezbedici fikirler öne sürmesi ve polemik, tartışma ve karşıtlıklar içine düşmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Başkalarıyla en güzel şekilde mücadele eden kimse, suçlamalara, çarpık fikir ve iğneli sözlere yönelmez; karşısındakini matetmek ve tartışmada kendi üstünlüğünün alkışlanması için onunla alay da etmez. Çünkü bu tür davranışlar inatçılık ve dikbaşlılığa neden olur. Bunun tam tersine öğüt veren kişi karşısındakini alçak gönüllü ve basit bir şekilde ikna etmeye çalışır ve karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır." (Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 3/63)

Mevdudi diyor ki: "Allah kendisinden korkanlarla beraberdir." Çünkü onlar kötü yollardan sakınırlar ve daima doğru bir davranış içinde olurlar. Onlar eylem ve davranışlarının, kendilerine yaptıkları kötülükler tarafından değil, kendi doğruluk duygularından kaynaklandığını bilirler. Bu nedenle kötülüğe iyilikle karşılık verirler." (Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 3/64)

20/Tâhâ, 44. Mevdudi diyor ki: "Bir insanı doğru yola götürmenin iki yolu vardır: 1) Onu tartışma ve öğüt ile ikna etmek. 2) Onu sapıklığın sonuçları ile uyarmak.” (Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 3/226)

"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla. Kendileri için Allah'tan af dile. Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al. Ama karar verince artık Allah'a dayan. Hiç kuşkusuz Allah kendisine dayananları sever."

Ayetlerin akışı burada Resulullah'a ve O'nun şahsında da Medine'den çıkmak için başta öne atılan, sonra safları karışan ve böylece savaş öncesinde üçte biri geri dönenlere, hitabını tevcih etmektedir. Bunlar daha sonra O'nun emrine karşı gelmiş, ganimet arzusuna yenik düşmüş ve Resulullah'ın öldürüldüğüne ilişkin söylenti karşısında zayıflık göstermişti. Yine bunlar yenilerek topukları üzerinde geri dönmüş, O'nun az kişiyle başbaşa ve yara bere içinde peşlerinde çağırır halde bırakıp, buna rağmen hiç kimseye dönüp bakmamış kişilerdi. Peygamberin gönlünü hoş tutmak, müslümanların da Allah'ın nimetini anlamalarını sağlamak için onlara yönelmekte ve çevresinde kalplerin toplandığı Peygamberin yüce ve şefkatli ahlâkında somutlaşan Allah'ın rahmetini O'na ve onlara hatırlatmaktadır. Böylece O'nun kalbindeki gizli rahmeti harekete geçirmekte ve bu davranış sonucu kalbinde yereden kırgınlığı da gidermektedir. Müminlerin de, bu şefkatli peygamberle kendilerine ulaşan ilahi nimeti duyumsamalarını sağlamaktadır. Sonra Peygamber'i, onları affetmeye, onlar için bağışlanma dilemeye ve meydana gelen sonuçtan ötürü İslâmî hayatın bu temel ilkesini iptal etmeksizin her zaman olduğu gibi onlarla müşavere yapmaya çağırmaktadır.

"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve katı kalpli olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı." Bu O'nu ve onları kuşatan Allah'ın rahmetidir. Yüce Allah, Peygamberini müminlere karşı şefkatli ve son derece yumuşak kılmıştır. Şayet kaba ve katı kalpli olsaydı etrafında kalpler birleşmez ve çevresinde duygular toplanmazdı. Çünkü insanlar sürekli; şefkatli üstün bir gözetime, güler yüzlü bir hoşgörüye, kendilerini saran bir sevgi atmosferine, bilgisizlikleri, zayıflık ve eksiklikleri yüzünden sıkmayan bir yumuşaklığa ihtiyaç duyarlar. Ayrıca, kendilerine veren; ancak onlardan birşey beklemeyen, üzüntüleriyle ilgilendiği halde kendi derdiyle onları üzmeyen, yanında her zaman, ilgi, gözetim, şefkat, hoşgörü, sevgi ve hoşnutluk buldukları büyük bir kalbe muhtaçtırlar. İşte Resulullah'ın (salât ve selâm üzerine olsun) kalbi böyle bir kalpti ve insanlarla birlikte böyle yaşıyordu. Bir kerecik olsun kendi şahsı için onlara kızmadı. Beşeri zaaflarından dolayı onlara karşı kalbinde bir sıkıntı hissetmedi. Hayatın nimetlerinden hiçbir şeyi kendine mal etmedi; aksine, elinde ne varsa hepsini büyük bir hoşgörü ve cömertlikle onlara verdi. Yumuşaklık, iyilik, şefkat ve yüce sevgiyle onları sardı. O'nunla konuşan, O'nu gören hiç kimse yoktur ki, kalbi O'nun büyük ve geniş gönlünden fışkıran sevgi duygularıyla dolmasın.

Bütün bunlar O'na ve ümmetine Allah'ın bir rahmetiydi. Yüce Allah, bütün bunları, bu ümmetin hayatı ve dilediği düzeni yerleştirmek için hatırlatmaktadır. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an)

 “Sen ve kardeşin ayetlerimle, mucizelerimle gidiniz. Bu arada adımı anmayı hiç ihmal etmeyiniz. Firavun'a gidiniz. Çünkü o gerçekten azıttı. Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar.” (20/Tâhâ, 42-44:

Sen ve kardeşin mucizelerimin itici enerjisinden güç almış olarak yola çıkınız. -Bilindiği gibi Hz. Musa, bunlardan değneğin yılana dönüşme mucizesi ile ak parıltı saçan el mucizesini gözleri ile görmüştü- Bu arada adımı anmayı hiç ihmal etmeyiniz. Bu sizin cephaneniz, silahınız, sırtınızı vereceğiniz sağlam dayanağınız, düşmez kalenizdir. Firavun'a gidiniz. Ben seni vaktiyle onun kötülüğünden korumuştum. O zaman yeni doğmuş bir bebektin. Bir sandukaya kapatıldın, sanduka nehre atıldı ve dalgalar onu kıyıya bıraktı. Bu terör senin kılına dokunamadı, bu korkular sana hiçbir zarar vermedi. Oysa şimdi eğitimlisin, donanımlısın, göreve hazırsın. Şimdikinden çok daha kötü, çok daha büyük tehlikelerden kurtulduğuna göre artılı sana bir şey olmaz.

Kardeşinle birlikte Firavun'a gidiniz. Çünkü o iyice azıttı, gemiyi azıya aldı, zorbalığını ayrı boyutlara vardırdı. Okuyalım: "Ona yumuşak sözler söyleyiniz." Çünkü yumuşak söz, karşı tarafı kızdırmaz; onun günahla, kötülükle gururlanma damarını kabartmaz. Azgın zorbaların başını döndüren kof bencillik kompleksini depreştirmez. Tersine kalbi uyarır. Uyanan kalp ise öğüt alır, azgınlığın sonundan korkmaya başlar.

Kardeşinle Firavun'a gidiniz. Giderken doğru yola dönmez önyargısına kapılarak umutsuzluğa kapılmayınız. Öğütlerinizi dinleyebilir, kötülüklerinden korkup vazgeçebilir iyimserliği içinde olunuz. Çünkü eğer bir çağrı görevlisi, çağrısının etkisi ile karşısındaki kimsenin doğru yola gelebileceğini ummazsa, coşku için çağrı görevini yapamaz, karşı tarafın ayak diremeleri ve inkârcılığı ile yüzyüze gelince tüm gücü ile davasını savunmayı sürdüremez.

Hiç kuşkusuz Yüce Allah, Firavun'un başına neler geleceğini, sonunun nasıl olacağını biliyor. Fakat her işte olduğu gibi, çağrı görevinde de sebeplere yapışmak gereklidir. Yüce Allah, insanları yaptıklarına göre, bu yaptıkları kendi dünyalarında meydana geldikten sonra, hesaba çeker. Gerçi O, olup-bitenlerin öyle olacağını baştan bilir. Çünkü yüce Allah'ın olayların geleceğine ilişkin bilgisi şimdiki zamana ve geçmişe ilişkin bilgisi gibidir, O'nun bilgisi açısından zaman dilimleri arasında hiçbir fark yoktur.



[1][1] Buhârî, Edeb 18, 27; Müslim, Fezâil 65
[2][2] Tirmizî, Birr 15; Ahmed bin Hanbel, I/257, II/207
[3][3] Buhârî, İlim 11, Cihad 164; Müslim, Cihad 6, 7; Ebû Dâvud, Edeb 17; Ahmed bin Hanbel, I/239, 283, 365; IV/399, 412, 417
[4][4] Mehmet Şanver, Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Pınar Y. s. 115-117
[5][5] Buhârî, Kitabu'l-Vudû', I/65; Edeb, 8/14; Müslim, Tahâre, I/236; Ebû Dâvud, Tahâre, I/90; Tirmizî, Tahâre, I/275
[6][6] Buhârî, Edeb, 8/14, İsti'zân, 8/70; Deavât, 8/104; Müslim, Birr, hadis no: 2003, Selâm, 4/10, hadis no: 2165
[7][7] a.g.e.
[8][8] Müslim, fezâil, hadis no: 2309; Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 4773, 4774
[9][9] Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16; İbn Mâce, Zühd 35.
[10][10] Tirmizî, Zühd 61
[11][11] Ebû Dâvûd, Edeb 20
[12][12] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 136
[13][13] Müslim, Birr 74
[14][14] Müslim, Birr 78
[15][15] Buhârî, İlim 11, Cihad 164; Müslim, Cihad 6, 7; Ebû Dâvud, Edeb 17; Ahmed bin Hanbel, I/239, 283, 365; IV/399, 412, 417
[16][16] Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
[17][17] Müslim, İman 25
[18][18] Müslim, Birr 77
[19][19] Buhârî, Edeb 34; Müslim Zekât 66
[20][20] Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
[21][21] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
[22][22] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
[23][23] Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhâri, EdEbû ’l Müfred, I/245
[24][24] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
[25][25] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
[26][26] Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
[27][27] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
[28][28] Buhârî, İlim 11-12
[29][29] Müslim, Cuma 47
[30][30] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
[31][31] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
[32][32] Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112