25 Haziran 2012 Pazartesi

Vesikalarla Süleymancılığın İçyüzü

Kaynak: Vesikalarla Süleymancılığın İçyüzü – Rahmetullah İnayet, Bidatlarla Mücadele Yayınları, Trabzon, Tarihsiz.


  1. İnanacağımız esaslar: Dikkatle okunmalı ve tatbik edilmeli (S.215-216)

      1  — Suleyman  Efendi  Hazretleri Ali rasüldür.
2  — Efendi   nazretleri   gelip - geçmiş bütün  evli­yaların en efdalir ve sonuncusudur. Bütün evliya-i. Kirem Efendi Hazretlerinin ruhundan müstefit olmuş­lardır.
3  — Kıyamet alametlerinden  olan   ve  hadis-i  şe­rifte sübut bulan güneşin Garb'den batmasından mu-rad efendi Hazretlerinin garbde doğup, garde uful et­mesidir.
1 — Türklerden Peygamberimiz 300.000 kişiye şefaat etmesi için Efendi hazretlerine izin vermiştir. Onlar da ancak bizim gibi üstaddan feyiz alan mür'î-dan kardeşlerimizdir.
5  — Efendi Hazretlerine murid olanlar Mehdi'nin ordusu, olmayanlar da  Deccal'ln ordusudur.     Bugün Deccal'in ordusunu İmam - Hatipler, İlahiyat ve İslam Enstitüsü mensublannm olduklarını unutmayalım.
6  — Efendi   Hazretleri     ölmemistir. Arşa  çıkmış ve oradan bizleri   işaretleriyle idare   etmektedir,   Kemal Ağabeyimizin, Hüseyin Ağabeyimizin işareti onun işaretidir.
7 —Üstadımızın dilediği her şey olur. Sadece hu-lus-i kâlb ile rabıta yapmalı.
8— Dört sene içerisinde bütün Türkiye Reis-i Cumhurundan, Başbakanından, şoför muavinine kadar Süleymancı olacaktır.
9 — Süleymancılardan başkasına selam verirken dikkatli olunuz. Onların, selamını Essamü aleyküm (Allah belanızı versin) olarak almayı unutmayınız. Biliniz ki. Abdu'l-Kadir Geylâni Hazretleri üstaddan feyiz almış ve İmam-ı Rabbaniye Mektubatı da üstad yazdırmıştır.  
                              
  1. Rabıta nasıl yaparız?

     Yedi kerre istiğfar edip, Efendi Hazretlerinin ru­huna bir fatiha, üç ihlas-ı şerif okuruz. Sonra rabıta yapmağa başlarız. Şöyle ki: Efendi Hazretlerini Fatih camiinde tıpkı Fatih Sultan Mehmed'e benzeterek ha­yalimizde canlandırırız.. Bu canlaştırıştan sonra üstadın sağ elini üç kere öperiz.. Sağ ve sol kaşımıza üç kere süreriz. Arkasından anlımıza koyduktan sonra, -Destur Ya Hazret- deriz. Eûzü besmele ile (Yaeyyü-heliezine amenüsbirû vesabirû verâbitû...) âyetini okuruz. Tekrar yedi kerre istiğfar'ederiz, iki. âdet hut­be ayeti okuruz. Arkasından yedi kerre sala,vatı şerife' okuruz. Tekrar yukarıdaki rabıta ayetini okuruz. «Des-tur Ya Hazret» deyip üstadın elini yine öperiz. Dizimizi sağ dizine dayarız. Sonra anlımızdan bir siyah had çekeriz. Kalbimizdeki Allah'ın lemini üstada bağlarız. O'nun kalbine ekleriz. Arkasından kalbimizdeki Allah'ın lâfzına bakarak, bir saat başımızı sol göğüs üzerine eğerek rabıtaya devam ederiz. Arkasından destur Ya Hazret deyip, teşbihe başlarız. Her kardeş (Ve rabitû) ayetini okuyup, dilini üst damağına ya­pıştırıp, beş defa dolandırırsa, kalbinin Allah Allah . dediğini duyacak o zaman bir fatiha, üç- ihlâs Efendi Hazretlerinin ruhuna okusun. Bundan sonra Efendi Hazretlerinin elini öper arka kapıdan çıkarsın. Önce kalbi çalıştırırsın, ruha geçersin, ruhu çalıştırdın mı sırra geçersin, sırrı da çalıştırınca Hafiye geçersin. Onu da çalıştırdıktan sonra Ihfa'ya geçersin, işte bu. beşi çalıştıran her kardeşimiz veli olur. Hazret bir nur deposudur. Kalbini kalbine bağladın mı öyle yıllarca okumaya lüzum yoktur. Onun kalbinden sizin kalbi­nize nur akar. Bitmek tükenmek bilmez.
PAROLAMIZI TEKRAR EDELlM VE UNUTMIYALIM : imam - Hatipliler başa geçiyor. Her Kardeş git­tiği yerde Kurs açacak, en az beş tanesini de açtıra­caktır. Îmam-Hatiplilerin köşede bucakta içki içtikle­ri, dini yıkmak için, camide işe mlhrabtan başladık­ları halka anlatılacaktır. Bu, küfürle savaştır. (El-Harbü hud'atün..) Süleymancılığm selâmeti İçin her şey mubahtır. Yerinde yalandan iftiradan korkmayın. Bu bir harptir ve harpte de her şey size helaldir.

  1. Tuna Han’ın evlatları Ahmet Kaplan (S.218-219)

       TUNA   HAN EVLATLARI   AHMET  KAPLAN

Bir  seyyah olup şu dünyayı arasam
Süleyman Hilmi gibi Sultan bulunmaz
Cedd-i  Muhâmmed'dir eğer sorarsan
Süleyman  Hilmi gibi Sultan bulunmaz
Gelin kardeş hep beraber varalım
Ol  mürşide halimizi soralım
Cümlemiz de ona evlâd olalım
Süleyman Tuna Han gibi sultan bulunmaz.
Gelin kardeş hep beraber varalım
Dinle kardeş neler deniyor
Üstazımıza evlâd olasın diye
Süleyman Tuna Han gibi  sultan bulunmaz.
Cümle evlâdın sıddıkiyet yaraşır
Nuru gelir bu kurslarda dolaşır
Ona evlâd olanlar cemale ulaşır
Süleyman Tuna Han gibi sultan bulunmaz.
Gelin kardeş biz de çekelim zahmeti
Üstazın hazzı olsun âli himmeti
Mürşid demiş ona Rasül Hazreti
Süleyman Tuna Han gibi sultan bulunmaz.
Gafil olma aç gözünü
Bulasın Hak üstazını
Yazılmış b.u. bulmak için üstazı
Süleyman Tuna Han gibi sultan bulunmaz.
Dünya görmüş asrının velisini
Azrail neden götürdün dünya velisini
Kardeşler öksüz kaldı
Ah üstazımız sen gideli.
Üstazımız sen gideli boynumuz bükük kaldı
Bilmem ne hikmettir kalbim rahat edemiyor
Senin dostun gideli cihandan
Cihan bize dar geliyor.

  1. Bu şemayı unutmayınız (S.220)
BU ŞEMAYI UNUTMAYINIZ
Nefis
Kalbin rengi . Kırmızıdır                                  Ahfa
Ruhun  rengi : Sarıdır                Hafi                sır
Sırrın  rengi : Beyazdır               Ruh                kalb
Hafinin  rengi : Yeşildir
Ahfanın   rengi : Ortası   beyaz.           Letayif-i hamsiye
etrafı kahverengidir.
Kalb  Adem A.S. Makamı, Ruh.- İsa A.S. Maka-mı Sır: ibrahim A.S. Makamı, Hafi: Musa A.S. Ma­mamı. Ahfa; Hz. Muhammed (S.A.V.) Makamı, Ne-fis ; 172i şeytan kuvvetinde olup, fare şeklindedir.
İSTANBUL'DAKİ VELİLERİMİZ
Ahmed Kaplan. Hüseyin Kaplan, Mehmed Arı-kan, Mustafa Özaltın, Seyfettin Alkan, Kemal Ağabey çok hikmetlidir. A.P. istanbul-Mebusu-olupr. Diyanet-te ve  hükümette bütün işlerimizi takib eder. Darda kalan her kardeşin imdadına koşar. Kalb gözleri açık Abdullah ve Halil dünyada 'görülmedik rüyalar gö­rürler. Hele bir Necati vardır ki jipi uçar. Kıyamet 13 yıl sonra kopacaktır.
Süleyman Hilmi Tuna Han
İlimde buldu reyhan
Ehya etti İslama
Süleyman Hilmi Tuna Han
Süleyman Hilmi Tuna Han
Ehli küfürce ayan
Süleyman Hilmi Tuna Han
Süleyman  Hilmi evlâdına  ...........'.   Rabbani
Süleyman Hilmi Tuna Ham

Kaynak: Ben Bir Süleymancı İdim - Mustafa Akyıldız, 2.Baskı, Uzman Matbaası, Ankara 1978


  1. Süleymancılar’ın ibadet sistemleri (S.21-22)
      Hacı Süleyman Efendi'ye "Hâtemü'l-evliyâ" derler.
Yani velîlerin sonu. Artık Kıyamet'e kadar eviyâ gelmeye-' ceğine, diğer tarikatların tamamen bâtıl; diğer insanların dalâlette; Imam-Hatip okulu; Yüksek islâm enstitüsü; îlâhiyet Fakültesinin Deccal mektepleri, bir çok partiler komünist, kendilerinin irfan ve Mehdi ordusu aldıklarını, Hacı Süleyman Efendiye intisap edenin ve rabıta yapanın doğrudan doğruya Cennetlik, sırlarını dışan çıkaranların katli vacip; iftira hakaret ve yalan söylemek helâl; Hacı Süleyman Efendinin şahsına yapılan ibadetlere "Rabıta" ismi verilerek gizli tutulur. Bu bir sırdır. Sırrı söyleyen dinden çıkar, kâfir olur. Manevî darbeyi yer. Gökten atılanın bir parçası belki bulunursa da bizim sırrımızı söyleyenin dünyada ve Ahiret'te bir parçası dahi bulunmaz. Hacı Süleyman Efendin'in Mehdi olduğuna kat'î delille inanırlar. Rabıta ismi vererek beş vakit namaz insan üzerinde nasıl farz ise o şahsa ibadet en aşağı bir defa olmak üzere farz kabul ederler. (Yaptıkları rabıtanın islâmiyet'le hiç bir ilgisi yoktur.) Aksi takdirde bunu yapmayanı Müslüman olarak tanımazlar. Kim çok rabıta yaparsa o teşkilâtça en makbul insandır. Çabuk ilim sahibi olur. isterse derse çalışma­sın. Hepsi rabıta yapmaya bakar. Bu rabıtanın bir âyetle sabit olduğunu söylerler, ibadet şeklini kitabın sonunda bir misalle anlatacağım. Hacı Süleyman Efendi'ye yapılan bu ibadet vasıtasiyle insanların, feyiz; nur ilim sahibi olduğuna inanıyor­lar. Aksi takdirde Allah'a olan ibâdetin kabul olunmayacağına, Süleyman Efendi vasıtasiyle olacağına kayıtsız şartsız çocukları inandırıyorlar, inandıkları takdirde yıllarca ilim okusa ilim sahibi olmayacağını böyle yaparsa calısmasıdahi âlim olacağını; başı dara geldiğinde derhal rabıta yapacağını; va'z vermek için kürsüye çıkarken seni konuşturan "o'dur" derler.


  1. Nakşi tarikatına mensup olan Süleymancılık’taki Rabıta şekli (S.37-38) 
  
      Ve baştan sona Süleymancılık'taki Rabıtayı şu şekilde kısaca anlattım:
-Efendim, insan vücudunda yedi aza vardır. Bu temiz olmadıkça insan Müslüman olamaz. Yedi azaya yedi istiğfar ile günahtan temizlendi. Yedi Salâvat-ı Şerife ile kalay landı.Üstacılığa göre, ,bu rabıta için bir de Âyet nazil olmuştur ki, Âl-i İmran'ın son âyetidir. Bu Âyet okunacak; gözler yumulacak, insan başına battaniye veya yorgan gibi bir şey örtülecek. Daha önce verilen fotoğraf göz önünde tutularak istanbul'a gidilecektir. Fatih Camisi açılacak ve üstadın huzuruna girilecek Hacı Süleyman Efendiyi orada diz çökmüş bir hâlde, Güneşin dünyaya saçtığı ışıklar gibi ışık saçan bir halde dünyaya ilim saçıyor göreceksin. Orası bir ilim deposu. Hoca Efendinin bu hâlinde: -Destur ya Üstaz, deyip elini öpüp sağ dizini dizinin arasına alıp sıkacaksın. O anda göreceksin ki, bütün biraderler gelmiş ilmini alıyor. Burada ilim alma şekillerinin de kısımları vardır. Bir kısmı manevî bir fişi üstazın kalbine sokarak ilmi kendi kalbine aktarır. Bir kısmı da kalbini Efendi Hazretleri'nin balbine aktarır. Bir kısmı da kalbini Efendi Hazretleri'nin zılık gibi akıtır. Bir kısmı da kendi kalbini üstadın kalbinin altına tava gibi sürerek, efendi hazretlerinin kalbinden ilim doldurur ve: "Yâ Üstaz! Benim de nasibimi ver. Elimi boş çevirme" diye yalvarır.
İlim alma şekli kısaca budur. Bu şekil bitince bin defa "Allah" diyeceksin burada dil ile "Allah" denmez. Dilini üst damağına yapıştırıp kendi kalbinde küçük bir "Allah" yazısı Efendi Hazretleri'nin kalbinde büyük bir "ALLAH" yazısı kendi kalbindeki Allah lafzını durmadan üstazın kalbindeki Allah lâfzına vuracaksın ve bir taraftan da tesbih çekeceksin. Bu şekilde her teşbih 70.000 saydır ve bin teşbih böylece çekilir. Sonunda Üç İhlâs bir Fatiha okuyup Efendi Hazretleri' nin ruhunu bağışlarsın.

Kaynak: Mekasıdu't-Talibin - Mehmed Raif Efendi, Osmanlı Yayınevi, İstanbul-1973


1.      Tasavvuf ve tarikatın, şeriatın hulasası özü olduğu yalanı.(S. 125)
 
Vaktaki Tarikat ehli kendi tertiplerine dair okunuşu basit ifade­si düzgün, rabıta ehlinin bütün hallerini içinde toplamış, bir risaleye muhtaç olduklarından, bu fakir ve acizi rabıta ehli olduğuna inana­rak, her türlü hüsnü zanda bulunup Rabbimiz Tealânm feyiz ve ihsa­nına muhtaç olduğum halde acizlerden hallerine uygun bir risale is­tediler. Ben de hallerine muvafık risaleler içinde bir risale arayıp Mi-zânüssülûk isimli risaleyi azıcık açıklayarak rabıta ehlinin hal ve ar­zularına uygun kılıp ve her tarikatın özünü şamil ve ehli tarikat ile ehli ilmin aralarını bulup, tarikatın, şeriatın bir hülâsası olduğunu ve şeriatın da tarikatın temeli bulunduğunu açıkladım ki mağfiretime ve Cennete girmeme sebep olsun.


2.      İslam’ın beş şartına karşılık tasavvuf dininde batıl beş şart.(S.127)
İlmi batının hasıl olmasına alet ise, devamlı ihlas ve mürşidin nefesi ile zikire ber devam, az yemek az konuşmak ve insanlardan ayrı kalmaktır.
İlmi hakikatin hasıl olmasına sebep dünyayı terktir. Çünkü dünya sevgisi bütün hataların başıdır. Dünyayı terk ise bütün ibadetlarin başıdır. Dünyayı terk ise bütün ibadetlarin başıdır buyuruldu. Ve terki ukba ve terki vücut ve terki terktir. Ahireti terk, mevcut mahlukatı terk, ve terki de terk Hakikat ilmi için birer alettir.   


3.      Zahiri amelin ölçüsü şeriat, Batıni amelin ölçüsü şeyh ve rüya iddiası.(S.128)
Şimdi bundan sonra malûm olsun ki, bir kimse zahiri amelinin doğru veya bozuk olduğunu bilmek isterse, onu şeriatta arasın; Fıkıh kitaplarına müracaat ile bilir, okur, onunla amel eder. Eğer Batıni âmelinin doğru veya bozukluğunu inişini veya yükselişini bilmek is­terse, usulü esma ile, mürşidin telkinlerinin  en aşağısı ile gönül kita­bına Hikmet tabirlerine müracaat. ile her gün rüyada, ne görürse mürşide arzeyler, ona durumu anlatır. Böylece O müridin müşkili hal olur ve yola girer.


4.      Tarikat olmadan, şeriat kalbe huzur veremez iftirası.(S.129)
Eğer bir kimse zahir amelini işlerker batın amelini ve Hakikal amelini zahir ilmin yoluyla elde ederim diye zannedip, ondan bir kı­sım işlerse, meselâ: Kendiliğinden esmaya devam edip oruçlar tutsa, halvetler çıkarsa; o kişi alelade sülûkünde çok zorluk çeker. Böyle giden kişiler bu yolu şaşırır. Eğer o kişi   Mürşidi Kâmil   terbiyesiyle sülük eder, mürşidin nefsi ateşinden telkin çakmağı ile talibin kalb-i kavına bir kıvılcım yetişirse ümit'edilir ki, o zaman sâlik, feyiz ve isteklerine kavuşur.


5.      Hakkı bulmak için mürşid gereklidir, yalanı.(S.129)
Hakkı arayanlara mürşid lâzımdır. Fakat her mürşidim diyene gönül verilmez. Çünkü noksanın da noksanı vardır. Noksan mürşidden fayda yerine zârâr gelir. Mürşidi Kamıli bulmak için çalışmak lazım­dır.


6.      Muhyiddin-i Arabi’nin batıl bir sözünü hadis diye rüya ile peygambere tasdik ettirme yalanı.(s. 130)
Nefsini bilen kirnse muhakkak rabbini de bilmiş olur, buyurmuş­tur.
HİKÂYE
Bir kimse zîkrolunan bu hadisi şerifi ra'ların kesresiyle okurdu. Bir gece rüyasında Hâce-i kâinat ve Ekmelüttahiyyat Efendimizi gör­dü. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz ona senin okuduğun söz benden zuhur etmedi buyurdular. Sonra o kimse âlim ve fazıl bir kimsenin hu­zuruna gelerek kıssayı arzetti. O zatta o hadisi bir defa daha oku de­diğinde o kimse hadisi şerifi okudu. O kimse yine ra'ların kesresi ile okuduğunda o alim zat: «Bu hadisi şerifin ra'ları fetha iledir. Bunun hilafına kesre ile okuduğundan dolayı Efsahul füseha Efendimiz Hazretleri kelâmı şeriflerinin değiştirildiğine Allah tarafından tenbih ecilinden bu vakıa zuhur etmiş» cevabını verdiler..


7.      Erkek ve kadın müride manevi nehir sebebiyle mürşidin batınından feyiz akması uydurması.(S. 131)

Feyz almağa sebep birdir: O da mürşide muhabbetten ibarettir. Fakat o da çalışmadan ve zorlamadan sıdk ve yakın üze­re lâzımdır. Çünkü sevgi, müridin içinden mürşidin bâtınına akan bir manevi nehirdir. Manevi nehir sebebiyle mürşidin bâtınından de­vamlı feyzin akması hasıl olur. Bu manevî nehrin genişliği müridde bulunan muhabbetin azlık ve çokluğuna göredir. Çünkü bazan mu­habbet galeyana gelir manevi nehir deniz gibi olur. Müridin kalbi mür­şit tarafımı teveccüh ,eder. Belki de muhabbetin galebesi sebebiyle mürid şeyhte yok olup mürşidin bütün halleri bir defada müridin kalbine akseder. Çünkü mürşide muhabbet ancak Allah için olur.


8.      Mürşide sevginin(ibadetin) ve tasavvuf dininin emrettiği sekiz şart.(s.132)
«Bir şeye muhabbet gözü kör kulağı sağır eder. Yani kişi sev­diği kimsede kusurda görmez, zemmini de işitmez» demektir.
Malûm olsunki mürşit hakkındaki edep bir kaç vecih üzeredir. Birincisi, niyette edep, ikincisi, Rabıtada ve hizmette edep, üçüncüsü, mürşit ile huzur edebi, dördüncüsü, mürşit ile konuşma edebi. Beşin­cisi, mürşidin ihtiyaçlarına hizmet edebi, altıncısı, Berayi istifaza istihzarı kâlb keyfiyeti Ihlâs ve talep edebi, yedincisi, vird ve ha­tim edebi, sekizincisi, sülük ve mücahede edebidir.



9.      Allah u Teala cismimi yarattığında 5 latifeyi(duyguyu) ayrı ayrı yerlere asmıştır yalanı.(S.134)
Meşayıh şeyhin cemidir. Yaşça büyük, İlimce    büyük ve amelce büyük manalarından birinde kullanılır. Burada amelen büyük kimse için kullanılmıştır. «Kaddesallahü esrârahüm» sözündeki «esrar» sır­rın cemidir. Manası: Alahu Teâlâ Hazretleri o üstazların sırlarını pak etsin demektir. Sır letaifi hamseden biridir. Latâifi hamse: Kalb, ruh, sır, hafi, ahfâdır. Allahü Teâlâ Hazretleri cismimizi halk ettiğinde beş latıfe'yi de ayrı ayrı yerlere asmıştır.. Kalbi sol memeden iki   parmak aşağı; sol tarafa meyyal, Rûh'u sağ memeden iki parmak aşağı; sağ tarafa meyyal, sol meme hizasında iki parmak ara ile göğüs tarafına meyyal, Hafiyi sâğ meme hizasında iki parmak ara ile göğüs tarafına meyyal, Ahfâyı ise göğüs ortasınâ astı.
Sahibi Reşahat «aleyhirrahme» der ki, mürid zata müteveccih ol­duğunda sıfata teveccühü sahih olmaz. Çünkü zata teveccüh etmek sıfata teveccüh mertebesinden daha yüksektir.


10.  Mürşidin manevi yüzü müridin kalbinde hiçbir zaman kaybedilmeyecektir gafleti.(S.134-5)
Rabıta edebi: Rabıtanın tam şekli: İki  gözün arasında    bulunan bütün düşünce ve hayallerin hazinesi ve toplandığı yer ile mürşidin ruhani yüzlerine  bakılacaktır. Çünkü mürşidin manevi yüzü ruhani feyiz kaynağıdır. Sonra mürşid vesilesiyle mürşidin ruhaniyyeti, hayal ve düşünce hazinesine sokulacak o anda kalb derinliğine devamlı bir şey iniyor diye düşünülecek, ötesinden yavaş yavaş inilip o  kalbde kaybedilmeyecektir. Hatta nefsden gaib (bile) olunacaktır. Çünkü kalb derinliğine nihayet yoktur. Ve Allah'a seyr, kalbden hâsıl olur.
Şimdi burada kastolunan zat. Bari-i Teâlâdır. Rabıta ise Allah'a gitmeye bir vesiledir, bir sebeptir.




11.  “Rabıta ibadettir” demek Allah’a ve kitabına büyük bir iftiradır.(S.135)
Rabıta her an ve her yerde yapılması mümkün bir ibadettir. Zikri kalbi ile beraber yirmidört saatte bir defa yapılanına vazife denir. Ve şöyle yapılır; Abdestli ve temiz olarak ve tenha bir yere kıbleye dönük eller diz üstünde oturulur. Euzü besmele ile bir Fatiha üç ihlas-ı şerif okunup Silsile-i Saadât Efendilerimizin (K.S) ve yaşadığımız asırdaki mürşidi kamilin ruhlarının makamlarına hediye edilir. Usulü ile 7 is­tiğfar ve 7 salavat okunur. Gözler kapalı baş öne ve kalb üzerine eğik olarak durulur. İki kaşımızın arasındaki bütün vesvese ve düşüncele­rin çıkış noktası olan Nelis, kalbe, kalb de Mürşidi Kâmilin kalbine bağ­lanır. Dil damağa yapışık olarak ve kalbine, Cenab-ı Hakkın ihsanı olan feyzin mürşidinin manevî kalblerinden kendi kalbine aktığı ta­hayyül edilerek en az çeyrek saat durulur. Bu hallerde mürşitle diz di­ze durma en iyi şekildir. Sonra Dil damağa tam yapışık olarak yalnız kalb ile, (verilen miktar ne ise) teşbihle lafza-i celâl (Allah lafzı) kalb de zikredilir. Zikir ânımla masivadan hiçbir şey düşünülmemelidir. Eğer her hangi bir düşü nce gelecek olursa zikri bırakıp 3 - 4 dakika daha rabıta yapıp sonra zikre devam edilir. Zikir bitince en az elli en çok beşvüz ihlası şerif okunup dua yapılır. (Abdülkadir Dedeoğlu)


12.  Bu mertebede mürid ile mürşid arasında ikilik kalkar iftirası.(136)
Tarikat büyüklerinin çoğu rabıtayı bu zikrolunan şekilde beyan etmişlerdir. Fakir, Muhammed bin Halil derimki, rabıtanın manası odur ki, mürid mürşidine, zatına, ef'aline, taatına tam muhabbeti olup o derece ki, müridin hayalinden mürşidin ruhaniyeti kat'iyyen ayrılma­malıdır.. Çünkü :
buyurulmuştur. Hatta mürid o muhabbeti sebebiyle mürşidi vesilesiy­le seyrü sülükünde şeyhi ile beraber olmayı kastedip o beraberlik berekâtıyla mürid Hak Teâlâya kolayca ulaşmayı itikat etmelidir. Bu birlikte olmayı kasta rabıta ismi verilir. Hatta mürid bu mertebede mürşide muhabbetinden nefsini unutup, daima mürşidi hatırında olur.. Bu mertebede mürid ile mürşit arasında ikilik kalkar. Müride fena fişşeyh (şeyhinda yok olma) Şeyhe hasıl olan feyz, müride de hasıl olur.



13.  Mürid için Hak Sübhanehu Teala Hz. Dört mertebe ihsan eder, iftirası.(S.136)
Müridi kâmil için Hak Sübhanehü Teâlâ Hazretleri dört mertebe ihsan eder. Birincisi fenafişşeyh mertebesidir. İkincisi fena filpiir mertebesidir. Üçüncüsü fena firresül mertebesidir. Dördüncüsü fena fillah mertebesidir. Zikrolunan fena fişşeyh mertebesini diğer mertebeler kıyas olunsun.


14.  Rabıtanın isbatı diye Kur’an’ın iki ayetini tarikatlarına alet etmeleri sapıklığı.(S.136-7)
Eğer denilirse, rabıtaya sabit, delil var mıdır? biz de deriz ki evet vardır. Kitap, sünnet ve kıyası fukaha ile delil sabittir. Kitap ile sübutû Hak Teâlânın:
kavli şerifidir. Manayı latifi: «Allahü Tealinin tarafına, takarrub ve yaklaşma için vasıtayı arayınız» demektir.
Eğer burada vesileden murat rabıtadan başka şeydir denilirse; biz
deriz kî:mana umûmîdir. Vesile aramakla emir sabit oldu ise, rabıta vesilelerin en faziletlisidir. Çünkü vesile,  «Peygamberimiz»  sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemdir yahut vekilleridir. Yine Hak Teâlânın:
kavli şerifi de rabıtaya işarettir. Resülüllah Efendimiz Yahudileri feci azabla korküttuğunda yahudiler: «Bîz Allah'u Tealayı severiz. O Allah ise kendîni seveni azab etmez" deyince bu ayeti celile inzal buyuruldu. Manayı şerifi: «Ya Muhammed!.. Yahudi ve Nasâra'ya söyle: «Eğer siz Allah Tealayı severseniz bana tabi olun ki Allâhü Teâlâ da sizi sever ve günahlarınızı mağfiret eder. Allah Azîmüşşan rahmet ve merhamet edicidir." demektir.. Bu kavli şerif rabıtaya işarettir" dedik. Çünkü, tabilerin itbaı metbuunun ru'yetini veyahut tahayyülünü iktiza eder. Eğer öyle olmazsa itbâ sayılmaz. Yani, bir kimseye tâbi olabilmek için tabi olunan o kimse ya görülmeli yahut da tahayyül: edilmelidir ki, ancak o zaman tâbi olmak sahih olur. Peygamberimize tâbi de öyledir. Cismani yüzü görülmüyorsa ruhani yüzü tahayyül edilmeli ki tabi olunabilinsin. Bu da rabıta demek olur.      



15.  Sünnet ile isbatı diye Allah’a, Rasulüne(s) ve Ebubekir(ra)’a büyük iftira.(S.137-8)
İmamı Buharı Hazretlerinin zikrettiği vecihle Ebu Bekri's-Sıddîk «radıyallahü anh» bir gün Hazreti Rafûlü Ekrem «sallallahü aleyhi ve sellem»e «Ya Rasülellah!. Ruhâniyetiniz hasebiyle hayalimden hiç bir an ayrılmıyorsunuz» buyurdu, ruhaniyyet hasebiyle hayalde olmak­tan murat anlattığımız rabıtadan ibarettir.Malûmdur ki sünnet, ya kavli nebidir, ya fiili nebidir, yahut tak­riri nebidir. Kavli nebi Resulü Ekrem Efendimizden sâdır olan sözler­dir. Fiili nebi Resulü Ekrem Efendimizden sâdır olan iştir. Takriri ne­bi Bir kimseden sadır olan işi Resulü Muhterem «sallallahü teâlâ aley­hi ve sellem» Efendimiz Hazretleri görüp o işi men etmemesidir. Bu makamda zahiri sünnetten murat takriri sünnet olmasıdır. Çünkü resülü Ekrem Efendimiz, Hazreti Sıddîki bu tahayyülden men etmedi.



16.  Bir kimsenin diğer kimse suretine girerek görünmesi yalanı.(S.138)
Maksud - bizzat'a, vesiyle ve maksuda muayyen olan şeyleri (vesile olduğu haysiyetle) tahayyül etmekte bir beis yoktur. Ancak yasak olan, vesileyi, maksud bizzat kılmaktır. Fakat bu makamda hal böyle değil­dir. Münkirlerin ise bu iki şeyin arasını ayırmaya akılları yetmiyor.
Bazı tarikatlarda beyan olunduğu gibi rabıta temessül yolu ile de olur. Birkimsenin diğer "bir kimse suretine girmesine temessül denir. Eğer murîd mürşidinin suretinde kendisini tahayyül ederse ona te­messül yolu ile rabıta denir. Bu şekil yapılan rabıta bazılarının irat et- tiği üzere şüpheden uzaktır.
Rabıta galip ve kuvvetli olduğu zamanlarda Mürid her neye baksa şeyhini görür. Yani her ne şeye nazar etse o baktığı şey müride şey­hinin suretiyle görünür.
Bu fakire şeyhim rabıtayı temessül ile Hazreti Sıddîki Ekber Efen­dimize rabıtaya emir verdiler. Sıddîki Ekber Hazretlerinin simaî âlîlerini şöyle tarif ve beyan ettiler: Mübarek sakalları ak, mübarek alnı mihrab gibi bir miktar çukurca ve mübarek vechi saadetleri nûranî ve Berrak idi.



17.  Mürid ister uyanık ister uykuda olsun mürşidin ruhaniyeti müridden ayrılmaz yalanı.(S.140)
Mürşidin rûhaniyyeti talibin kemali muhabbetinden dolayI kendisiyle beraber ve nerede olursa nazarında olduğunu kati ve iyi bi­le. Belki makbul müridden uyur ve uyanık halinde rûhaniyyeti mürşit ebedî ayrılmaz. MÜRŞİD, MAKSUDA VESILE OLDUĞUNDAN DOLAYI MÜRİD MÜRŞİDİ «TARFETÜ AYN» MİKTARI YANİ GÖZ AÇIP KA­PAYACAK KADAR GAİB EYLESE MÜRİDİ MAKBUL OLAMAZ» DENİLDİ.



18.  Her müridin, mürşidin kalbinde yeri ve me’vası(mekanı) vardır, iftirası.(S.143)
Mürşin huzuruna  varıldığında, kalb gafil, yahut nefsinde meylsizlik ve kerahat olmamalıdır. Çünkü bunların hepsi mürşidin kalbini müridden nefretini mucip ve mürşit nazarından düşmeyi ve kalbinden çıkmayı icab eder. Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri ve me'vası vardır.
Denildi ki, yedi kat semâdan yere düşmek erbabı batının kalbinden düşmekten iyidir. Geçmişte işaret olunduğu gibi talebei ulumun üstazlarına hürmetleri feyzlerini çoğaltıp, tazimde kusurları ise feyzlerine mani olduğu gibi; güruhu dervişân da mürşitlerine ihlâs üzere tazimleri, terakkilerini ve nefslerinde mürşidi kerih görmeleri de alçalmalarını mucip olacağı aşikârdır.



19.  Müridin, mürşidine ‘Bu niçin böyledir’ demeye hakkı yoktur yalanı.(S.145)
Mürid huzurda iken Mürşidin konuşmasını kalb ve lisanıyla tasdik edip lafzan veya kalben «niçin böyle diyor» diye karşılık vermemelidir. Çünkü erbabı tahkik demiştir ki, mürşide “Niçin böyle diyor” diye mukabele eden mürid ebedî iflah olmaz.


20.  Mürşide iman ve itikat etme sapıklığı.(S.146)
Mürşide mal ile hizmet edebi: Hak Teâlâ'nın kendine verdiği bütün mal ve evlât, âlemi ezelde mürşidin ruhaniyyeti berekâtıyla oldu­ğunu itikat etmeli, Mal ve evlâdın hepsinin mürşidin olup, kendisi onun kölesi, yediği ve giydiği mürşidin kereminden    olduğunu itikat etmeli ve mürşide bir şey verdiği halde, mürşit mahcub olacak yerde vermemeli, mürşide yaptığı ikramı açıklamamalı ve yine bizzat mür­şide vermeyip hizmetçisine teslim etmelidir. Verdiği şeyin mürşid tarafından kabulünü kendine nimet addeylemeli. Bunun karşılığında Hak Teâlâ'ya şükür etmelidir.



21.  Tasavvufun İslam içerisinde ayrı bir din olduğuna bir örnek.(S.147)
      İhlâs: Mürid o mertebede olmalı ki, mürşidini kemalata ermiş, Resülüllah «sallallahü aleyhi ve sellem» in vekili ve zıllullah fil alem demekliğe şayan olduğunu bilip, mürşid kendisini red ederse Allahü Teâlâ ve Resulünün de kendisini red eyleyeceğini ve kabul ederse yine Al­lahü Teâlâ ve Resulünün de kabul etmesini itikat etmesi, inanmasıdır. İhlâs edebi budur.
               Yukarıda geçtiği gibi bir müridi şeyhi red ettiğinde şeyhinin şeyhi de kabul etmeyip hatta Resülüllah «sallallahü aleyhi ve sellem» dâhil onu hiç kimse kabul etmez, diye inanmak lâzımdır. Yine ilim taleb ettiği üstazına ihlâslı bir hal ile olmalı ki, Üstazı o derece tam ki, bütün fenler kaybolmuş olsa yeniden o fenleri te'lif edip yazmağa muktedir ve bu derece ilmiyle âmil ki kendinden şeriata zıt bir şey sa­dır olmaz. Onun ilmi sayesinde feyze nail olup ilim tahsil etmiş oldu­ğuna itikat etmelidir.
      Mürşidi kâmilde bir ruhaniyyet vardır ki bütün hallerde müridden ayrılmaz. Hatta ihvanımızdan bazıları ruhaniyyeti mürşit üzerle­rinde hazır ve kendilerine nazır olduğunu bildikleri için uykuda bile ayak uzatmazlar. Eğer bir mürid bu haleti görmezse görür gibi inan­sın. Çünkü bu inanç sebebiyle edeplendiği için, görmüş olan mürid ile feyzde müsavi olur. Ruhaniyyeti mürşid, müridin ruhu çıkacağı  ve şeytanın tasallutu vaktinde hazır olup şeytanı defeder.



22.  Tasavvuf dinine bağlı, Nakşibendi tarikatının, Halidiye kolunun üstazlar silsilesi olan ruhbanlar sınıfı.(S. 163-4)
Bu zikrolunan Altun Silsile Nakşıbendiyyenin Hâlidiyye kolun­da seyr-i sülük edenlere göredir. Bu kitabı osmanlıcadan sadeleştirenin büyüklerinden duyduklarına göre ise Peygamberimiz «Suilallahü aleyhi Vesellem in zamanından kıyamete kadar 33 adet büyük -zat-gelecek-tir. 33 adet olması sırlardan bir sırdır ve ehline malu- ıdur. Resülüllah sallallahü aleyhi ve sellem bu Otuzüçün içine dahil değildir. Çünkü o peygamberler silsilesinin son halkasıdır. Bütün feyizlerin menbağı odur. Şimdi-ilâ yevıııiııaliâzâ Silsile-i Saadatımızı (müceddidiyn kolu­nu) öğrenelim:
SİLSİLE-İ SAADÂT (EFENDİLER SİLSİLESİ)
1   — Ebu Bekri's - Sıddıyk (Radiyallahü anh)
2   — Selman-ı Fârisî (Radiyallahü anh)
3   — Kaasını Bin Muhammed (Kuddise sirruh)
4   — Câfer-i Sâdık (Kuddise sirruh)
5   — Bayezid-i Bastâmî (Kuddise Sirruh)
6   — Ebu'l-Hasan Harkânî (Kuddise Sirruh)
7   — Ebu Ali Farimîdî (Kuddise Sirruh)
8   — Yûsuf Hemedânî (Kuddise Sirruh)
9   — Abdü'l-Hâlik Gucdüvânî (Kuddise Sirruh)

10       — Arif Rivgiri (Kuddise Sirruh)
11       — Mahmud İncir Fagnevi (Kuddise Sirruh)
12   — Hâce Ali Ramitînî (Kuddise sirruh)
13       — Muhammed Baba Semâsı (Kuddise sirruh)
14       _ Seyyid Emir Kilâl (Kuddise Sirruh)
15       — Şah-ı Nakşıbend (Kuddise Sirruh)
16   — Hace Alâaddin Attar (Kuddise sirruh)
17       _ Yakub Çerhî (Kuddise sirruh)
18   — Hâce Ubeydullah Ahrar (Kuddise Sirruh)
19   — Hâce Muhammed Zâhid (Kuddise Sirruh)
20   — Derviş Mehmed (Kuddise Sirruh)
21       — Hâcegi (Emkengî) (Kuddise sirruh)
22   — Hâce Muhammed Bâkibillah (Kuddise sirruh)
23       — İmâm-ı Rabbani (Kuddise sirruh)
24       — Hâce Muhammed Masum (Kuddise Sirruh)
25       — Şeyh Seyfüddin (Kuddise Sirruh)
26   — Seyyid Nur (Kuddise Sirruh)
27     — Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirza Can (Kuddise Sirruh)
28   — Abduîlah-i Dehlevî (Kuddise Sirruh)
29   — Hâfız Ebu Saıyd (Kuddise Sirruh)
30   — Habibullah Can-ı Canan Kııddise  Sirruh)
31       — Mazhar işan Can-ı Canan  (Kııddise  Sirruh)
32   —Salahuddıyn İbni Mevlana'Siracüüddiyn (Kuddise Sirruh)
33   Ebul Faruk (Süleyman Hilmi)   (Kuddise Sirruh)



23.  Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (ks) (186-7)
EBÜ'L-FÂRÛK SÜLEYMAN HİLMİ SİLİSTREVΠ (K.S.)
Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri 1304 yılında Silistre'de dünya­ya geldiler. Ceddi İdris Bey'e dayanan şerefli ve soylu bir ailedendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Han'ı nasbedilmiş ve üstelik ken­disine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zattır. Süleyman Efendi'nin dedeleri Kay­mak Hafız nâmıyla mâruf bir zat olup 110 yaşına doğru vefat etmiştir. Peder­leri Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul'da tamamlamış ve Silistre'nin Satırlı Medresesi'nde yıllarca müderrislik etmiş mâruf bir zattır.
Süleyman Efendi, ilk tahsilini Satırlı Medresesi'nde ve Silistre Rüştiyesi'nde yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere pederleri tarafından İstan­bul'a gönderildi. Pederleri kendisini İstanbul'a gönderirken:
«— Oğlum! Usûlü Fıkıh ilmine iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun, Man­tık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun» diye tavsiyede bulundu.
İstanbul'da Fatih Dersiamlarından ve o devrin meşhur âlimlerinden Baf­ralı Ahmet Hamdi Efendi'nin ders halkasına oturan Süleyman Efendi, Ahmet Hamdi Efendi'den birincilikle icazet aldı.
Bilâhare o zamanın tâbiri ile dersiam olarak yetişmek, yani ihtisasını (doktorasını) yapmak üzere Süleymaniye'deki Medresetü'l-Mütehassısîn'in -Tef­sir ve Hadis kısmına girip oradan da birincilikle mezun oldu. Medrese-i Süleymaniye'ye girmeden önce Medresetü'l-Kuzat (Kaadi yetiştiren mekteb) in de giriş imtihanını birincilikle kazandı, fakat bunu büyük bir sevinçle pederi­ne mektupla bildirdiği zaman O'ndan aldığı telgraf şu oldu: «— Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbul'a göndermedim.» Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamberimizin: «— Üç Kaadiden ikisi Cehennemde bi­risi Cennettedir.» Mealindeki hadis-i şerifini hatırlatmış oluyordu. Süleyman Efendi (K.S.) pederine verdiği cevapta, kendisinin asla Kaadilik (Hâkimlik) mesleğine sülük etmeye niyetli olmadığını, maksadının devrinin bütün zahiri din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu bildirdi ve Medrese-i Süleymaniye'nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiam olduğu gibi, Medresetü'l-Kuzât'dan da diplomasını iyi derece ile alıp, Kaadılık rütbesine ulaştı. Böylece devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihraz etmiş bulundular.
Süleyman Efendi (Kuddise sirruh) tahsili esnasında yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsıyla talebeler arasında temayüz ederek hocalarının dikkat nazarlarını çektiler.
Ezelî takdir olarak, Seyyidler zincirinin 33'üncü halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhi füyuzât ile alâkalanarak Seyyidler zincirinin 32'nci halkası ve bu zincirin 9'uncu büyük rütbesi Selâhüddin Ibn-i Mevlânâ Sürâcüddin(K.S.) Hazretlerinden seyr-i sülüklerini tamamladılar. Kendile­rine vâki tecelliyâtın büyüklüğünden, Selâhüddin İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri tarafından Müceddid-i Elf-i Sânî İmam-ı Rabbani Ahmed-i Fârûki-i Serhendi Hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim edildiler. Bu suretle Seyyidler zincirinin 33'üncü ve sonuncu halkasını teşkil ederek: dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfrü dalâl çukurundan iman ve ihlas sahasına cekip çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
Seyyidler zincirinin 33'üncü ve sonuncu halkası Ebü'l-Fâruk Süleyman Hil­mi Silistrevi (K.S.) Hazretleri 16 Eylül 1959 da irtihal buyurdular. (Kaddesallâhu sirrehül-eazz)



24.  Süleyman Efendinin batın ilmi.(S.187)           
Ebü'l-Fârûk Süleyman Hilmi  Silistrevi Hazretleri'nin  bâtın  ilmi ile alâkalı olarak damadı  ve bağlısı Kemal Kaçar tarafından (Son Devrin Din Mazlumları) isîmli kitap için Necip Fazıl'a verilen notlardan bir pasajı ehemmiyetine binâen okuyucularımız'ın ittilaına arzediyoruz:
«Süleyman Efendi'nin bâtın ilmine, yani tasavvuftaki mânevi cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline malûmdur. Zahiri akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle kî, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hattâ iç hayatı münkir olmaz da; yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde, o zat ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyizlerinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin mânevi cephesi üzerine zerrece tereddüdümüz yoktur! Kendisini öz ruhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş bulunuyoruz.. Allahın bu husustaki lütfuna mahzar olduğumuza, kendilerinin kâmil, mükemmel mürşid olduğuna, "Silsile-i Saadad: Büyükler Zinciri» kolunun 32'nci ferdi Salâhüddin İbn-i Mevlana Süracüd-diyn'in cismânî nisbet, imam-ı Rabbani Hazretlerinin de ruhanî nisbetle vârisleri bulunduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamıyanların, anlamak­ta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddia etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hali görmediklerini söylemekten çekinmelerini dünya ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.»