28 Haziran 2012 Perşembe

SAKINCASI OLAN VE OLMAYAN SÖZLER

SAKINCASI OLAN VE OLMAYAN SÖZLER
İnsanın en önemli organlarından biri dilidir. Dil, insanı vezir ettiği gibi rezil de eder. Ağızdan çıkan her söze dikkat etmek, her şeyi yerli yerince söylemek gerekir. Bazı şeyler vardır ki onları konuşmak, söze dökmek doğru değildir.
İnsanın insana "Yazıklar olsun sana!" demesinde bir sakınca yoktur. Efendimiz kurbanlık bir deveyi sürmekte olan bir adam gördü de ona deve­ye binmesini söyledi. Adam onun kurbanlık deve olduğunu belirtti. Efendi­miz tekrar ona binmesini söyledi. Adam aynı şekilde cevap verdi. Efendimiz üçüncü defa emrini tekrar etti, adam da aynı şekilde cevap verdi. Bunun üze­rine Efendimiz adama "Bin ona, yazıklar olsun sana!" buyurdu.
Cahiliye devrinde çeşitli sebeplerle adak yapılan kurbanlık hayvan­lara binilmez ve sütleri sağılmazdı. Böyle bir anlayış içinde bulunan adam sürmekte olduğu kurbanlık deveye binmek istememiştir. Adamın ısrarının yerinde olmadığını ve bu tutumundan vazgeçmesini isteyen Efendimiz adama "Yazıklar olsun sana!" buyurmuştur. Dolayısıyla bu gibi hallerde bu sözü kullanmanın sakıncalı olmadığı anlaşılmaktadır.
Huneyn Savaşı dönüşünde de Resul-i Ekrem Efendimiz Cirane mevkiinde ganimet mallarını askerlere bölüştürüyordu. O sırada Efen­dimize bir adam gelip adaletli davranmasını, adaletli davranmadığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz "Yazıklar olsun sana, ben adaletli davranmazsam kim adaletli davranır?" buyurdu. Bunu duyan Ömer adamın boynunu vurmak için Efendimizden izin istedi. Ama Efendimiz ona izin vermedi.
İnsanlık gerçek adaleti ve hakkaniyeti Efendimizde gördüğü halde bu kendini bilmez adamın Efendimize yönelik böyle bir ithamı kabul edilemezdi. Onlara adaleti her yönüyle uygulayan Efendimize karşı onun adalet göstermediğini söylemek yersiz bir hitap ve çirkin bir dav­ranıştı. Ama bütün bunlar karşısında Efendimiz sabır ve sükunetini muhafaza etti. Adama sadece "Yazıklar olsun!" demekle yetindi. Öldü­rülmesine veya kendisine bir ceza verilmesine izin vermedi. Aslında Efendimizin adaletine inanmamak ve onu tahkir etmek, dinden çıkmayı gerektirirdi. Ancak Efendimiz kendisine karşı bir kasıdla değil de ceha­letten ötürü bir terbiyesizlik eseri olan bu ithamı müsamaha ile karşıla­yıp adamı affetti.
Yine bir gün Efendimiz mezarlıkta yürüyen bir adam gördü. Adam ayakkabı giymişti. Efendimiz ona "Ey deri sahtiyan ayakkabılar sahibi! Sana yazıklar olsun, ayakkablarını bırak!" buyurdu. Adam baktı Efen­dimizi görünce ayakkablarmı çıkardı ve onları attı.
Mezarlıkta ayakkabılarla dolaşmamn yasaklanma sebebi, ya mezar­lara hürmet gösterilmesi, ya da ayakkabılarda pislik bulunmasından do­layı olmalıdır. Ya da yeni ve iyi cins ayakkabı ile kibirlenerek yürümek­ten dolayı ayakkabıların çıkartılması istenmiştir. Çünkü adamın giydiği ayakkabılar, iyi tabaklanmış, tüyleri giderilmiş iyi cins deriden yapılmış­lardı. Hangi sebeple olursa olsun, buradaki yasaklama özel bir mana ta­şımaktadır. Zira başka hadislerle mezarlıkta ayakkabı ile gezmekte bir sakınca olmadığı, tabaklanmış derilerden mamul ayakkabıların giyilebi-leceği beyan edilmiştir.
Bir adam da Ibni Abbas'a gelerek ekmek ve et yediğini, bunlardan dolayı abdest almasının gerekip gerekmediğini sorunca İbni Abbas adama sitem ederek temiz şeylerden dolayı abdest alınmayacağını söy­ledi. Et ve ekmeğin temiz ve helal olan gıdalar olduğunu anlamayan, bunları yemekle abdest bozulacağı şüphesine kapılan kimsenin haline şaşan Ibni Abbas ona yazıklar olsun diyerek hayretini ifade etti.
İnsanın bir başkasına "Babana rahmet" demesinde de bir sakınca yoktur. Bir adam Resul-i Ekrem Efendimize gelip hangi sadakanm daha faziletli olduğunu sordu. Efendimiz "Babana rahmet, bu sana bildirile­cektir, ihtiyaçtan korkarak sağlıklı ve hırslı olup, zenginlik arzusunda iken verdiğin sadakadır. Yoksa can boğaza gelinceye kadar geciktirip "Falana şu kadar, falana şu kadar verilsin" dediğin sadaka değildir. Zira o mal falanın olmuştur" demiştir. Yerinde bir soru sorulduğu zaman, soran kimseyi övme ve sorusunu beğenme karşılığında "Babana rah­met" tabirini Efendimiz kullanmıştır.
İnsanın "Allah ve falanca yaptı" şeklinde söz söylemesi edebe aykı­rıdır. İbni Ömer, Muğis adlı birine azadlısından sordu. O da "Allah ve falanca bilir" diye cevap verdi. Bunun üzerine İbni Ömer böyle söyle­memesini, Allah ile hiç kimseyi birlikte anmamasını, ancak Allah'dan başka bilen varsa falan bilir diye söylemesini tenbih etti. Her şeyi ya­ratan ve her şeyi bilen Allah Teala olduğundan bir işte, insanlardan veya yaratıklardan birini ona ortakmış gibi birlikte göstermek tevhid inancına aykırıdır. Bu beraberlik gerçek manada ifade edilmese bile edebe aykırı­dır. Hak Teala her işte yalnızdır, beraberlik ve ortaklıktan münezzehtir. Gerçekten her işi Allah bilir, ondan sonra falanca bilir, şeklinde konuş­makta ise bir sakınca yoktur. Hem akideyi koruma, hem de edebe riayet bakımından böyle hareket edilmelidir.
İnsanın "Allah dilerse, sen de dilersen" şeklinde konuşması da doğ­ru olmayan konuşma şekillerindendir. Adamın biri Efendimize "Allah dilerse, sen de dilersen olur" dedi. Efendimiz de adama "Allah'a eş koş­tun, Allah yalnız başına diler" demiştir. Allah'ın dilediği her şey, baş­kasının dilemesi olmaksızın meydana gelir. Bir şeyin olması için sadece olması emrini vermesi kafidir. Başkasının dilemesine ihtiyaçtan beridir. Bunun için Allah'ın dilemesine başkasının dilemesini iştirak ettirmek şirk olur. Söylenen sözlere dikkat edilmelidir. Kul sebeplere yapışmak itibariyle böyle lafızlar kullanabilirse de yine de terk edilmesi evladır.
İnsanın "Ey Kadıncağız!" demesinde bir sakınca yoktur. Hamne Binti Cahş bir gün Efendimize gelerek bir şey soracağını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz ona "Nedir o soracağın ey kadıncağız?" buyurdu. Hamne, Efendimizin zevcesi Zeyneb'irı kız kardeşidir. Efendimizin hem baldızı, hem teyzesi kızı olmaktadır. Kadın hallerine ait adetten temiz­lenme konusunda bir problemini çözmek için Efendimize gelmişti. Mesele taharetle ilgili bir konu olduğu için burada yalnız hadisin edeble il­gili cümlesi alınmış, kadınlara "Ey kadıncağız" şeklinde hitap etmenin edebe aykırı olmadığı gösterilmiştir. Ammar İbni Yasir de bir gün na­mazı kılıyordu. Namazdan sonra yarımdaki bir adama, "Ey adam!" diye seslendi. "Ey kadıncağız!" ve "Ey adam!" ifadeleri erkek ve kadmlara ait birer ünlem ve çağırma tabirleridir ki, edebe aykırı sözler değillerdir.
insanlara bu şekilde hitap edilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, şiir dinlerken de bazı sözler söylenmesinde sakınca yoktur. Nitekim Efen­dimiz bir defasmda Amr ibni Şerid'i bindiği devesinin terkisine aldı da ona ezberinde Ümeyye ibni Ebi's-Salt'ın şiirinden olup olmadığını sor­du. Amr da bildiğini söyledi ve Efendimize bir beyit okudu. Bunun üze­rine Efendimiz " ona devam!" buyurdu. Amr da Efendimize yüz beyit kadar okudu. Ümeyye İbni Ebi's-Salt cahiliye devri şairlerinden biri idi. Böyle olmasına rağmen tevhide uygun güzel şiirler söylerdi. Efendimizin onun şiirlerini dinlemesi güzel şiirleri okumanın ve dinle­menin bir sakıncasının olmadığını göstermektedir. Öyle ki Efendimiz onun şiirlerinden yüz beyit kadar dinlemişlerdir. Hadisin bu konu ile il­gisi " ona devam et" kelimesinin kullanılışını göstermek içindir.
İnsanın kendisinde ağırlık ve uyuşukluk olduğunu söylemesinde bir sakınca yoktur. Aişe gece ibadetin bırakılmamasını, çünkü Efen­dimizin bunu terketmediğini, hasta olduğu veya üzerinde ağırlık bu­lunduğu zaman namazı otururken kıldığını ve böylece gece ibadetini terk etmeyip ona devam ettiğini söylemiştir. Aişe, Efendimizin gece yapmış olduğu ibadetten bahsederken bazen hastalık veya vücuda arız olan halsizlik ve ağırlık halleri ile de onu vasıflamıştır. Aişe'nin bu ifadesinden bir kimsenin kendisinde üşengeçlik olduğunu söyleme­sinde bir sakınca olmadığı sonucu çıkarılmaktadır. Zaten acziyet gibi bir özür olmaksızın farz olmayan namazlarm oturarak kılınmaları caizdir. Ancak bu durumda sevab yarıya inmiş olur. Acziyet halinde ise, kolaya geldiği şekilde ima ile farz olan namazlar kılınır.
İnsanın bir başkasına "Canım sana feda olsun" demesinde de bir sakınca  bulunmamaktadır.   Ebu  Talha,   Resul-i   Ekrem   Efendimizin önünde diz çökerdi ve torbasını atarak "Yüzüm yüzüne siperdir, canım da canına fedadır" derdi. Ebu Talha ensardan olup adı, Zeyd'dir. Ok atıcılığı ile şöhret bulmuştur. Efendimiz onun hakkında "Ordu içinde Ebu Talha'nm sesi, yüz kişiden daha hayırlıdır" buyurmuştur. Efendimizin fe­daisi olduğunu söz ve eylemleri ile ispatlamış, cesur ve fedakar bir kah­ramandı. Efendimizin huzurunda ona canını feda ettiğim söylemesi bü­yük bir fedakarlık ve vefakarlık örneğidir. Ebu Talha, Osman'ın hila­fetinin sonlarına doğru bir rivayette Medine'de, diğer bir rivayete göre de ihtiyarlığına rağmen çıktığı bir savaş yolculuğunda denizde vefat etmiş, gemide altı gün kaldıktan sonra rastlanan bir adaya gömülmüştür. Bu altı gün içinde cenazesinin hiç değişmediği rivayet edilmektedir.
Efendimize canını feda edenlerden biri de Ebu Zer'dir. Efendimiz bir gün Baki kabristanın bulunduğu yere doğru gitmişti. Ebu Zer de pe­şinden Efendimizi takip etti. Efendimiz dönüp de onu görünce ona ses­lendi. Ebu Zer de "Lebbeyk ve sa'deyk ve ene fidauk: Emrinde ve hiz­metindeyim, canım sana feda olsun!" dedi. Bunun üzerine Efendimiz kendisiyle bir süre sohbet etti. Bu rivayet de canım sana feda olsun demenin cevazına delildir.
Bu cümle "Anam babam sana feda olsun!" şeklinde de kullanılmıştır. Ali Efendimizin Sa'd'dan sonra hiç bir adama tefdiye ettiğini görme­diğini söylemiştir. Efendimiz Sa'd'e "At, anam ve babam sana feda ol­sun!" demiştir. Uhud savaşı devam ederken düşman saflarından bir ki­şi, sürekli ok atışları ile müslümanları baskı altında tutuyordu. Buna karşı ok atmak üzere hazırlanan Sa'd İbni Ebi Vakkas'a düşmana ok atmasını söylüyor, bir taraftan da ona "Anam babam sana feda olsun!" diyordu.
Sa'd'in attığı ok, adama tam isabet ederek onu yere yuvarladı. Bu manzaradan Efendimiz hoşlanarak güldü. "Anam ve babam sana feda olsun" sözü gerçekten yerine getirilecek bir iş olmadığı halde bunun söylenmesindeki hikmet, karşılıklı sevgiyi pekiştirmek içindir. Sa'd İbni Ebi Vakkas, İslam tarihinde düşmana karşı ilk ok atan kişi unvanına sa­hiptir. Efendimiz tarafından çok sevilen Sa'd, bütün gazvelere işti­rak etmiş ve gerçekten büyük yararlıklar göstermiştir. Onun Uhud Gazvesi'ndeki bahadırlığı unutulacak gibi değildir. İslam askerlerinin dağıl­dığı sırada vücudunu Efendimize siper ederek düşmana ok yağdırmış­tır. O ok atarken Resul-i Ekrem Efendimiz "At, anam babam sana feda olsun!" diye kendisini hem teşvik etmiş hem de atması için ona ok temin etmiştir. Sa'd, okları atarken "Allahım! Bu senin okundur, onu düşmanı­na yetiştir" der, Efendimiz de "Allahım! Sana dua ettiğinde Sa'd'ın dua­sını kabul et. Ey Allahım! Sa'd'ın atışını hedefine vardır, davetine icabet et!" diye mukabele eder, dua buyururdu.
Yine bir gün Efendimiz mescide çıkmıştı. O sırada Ebu Musa el-Eş'ari Kur'an okuyordu. Efendimiz yanında bulunan Büreyde'ye onun kim olduğunu sordu. Büreyde de "Sana feda olayım!" dedi.
Hadis, "Anam babam sana feda olsun!" sözünün cevazı vesilesiyle getirilmiş olduğu halde, burada anam ve babam lafzı geçmemektedir. Yalnız şahsın feda edilişi zikredilmekle arada bir ilgi kurulmuştur.
Büreyde Efendimiz Medine'ye hicret ederken müslüman oldu. Daha sonraları Medine'ye hicret edip oraya yerleşen Büreyde, Bedir ve Uhud Gazveleri dışında, Efendimizle birlikte onaltı gazveye katıldı. Bunların bir kısmında istihbarat görevlisi ve kılavuz olarak önemli hizmetler yap­tı. Resul-i Ekrem'le beraber gittikleri bir gazvede, mola verdikleri yerde bazı eşyalar kalmıştı. Efendimiz o eşyayı Büreyde'nin sırtına yüklemiş, kendisine de, haydi bakalım yük devesi, diye iltifat etmişti. Büreyde bu hatırayı sık sık yadederdi. Büreyde'nin en büyük günahım diye anlattığı Hayber fethi sırasında geçmiş bir olay vardır. Hayber kalesi günlerce kuşatıldıktan sonra nihayet surlarda ilk gedik açılmış, oradan içeri ilk dalanlardan biri de Büreyde olmuştu. Fakat o sırada Büreyde'nin üze­rinde kırmızı bir elbise vardı. Bu elbise sebebiyle herkesin kendisini farkettiğini düşünür, tevazua aykırı gördüğü bu hali hatırlayıp üzülür­dü. Daha sonraki devirlerde Büreyde savaşlardan hiç geri kalmadı. Ho­rasan'da en son vefat eden sahabi odur.
Babası İslam'a ulaşmamış kimseye insanın "Yavrum!" diye hitap et­mesinde bir sakınca yoktur. Şerik İbni Nemle bir gün Ömer'in huzu­runa gelmişti. Ömer ona "Yeğenim!" diyerek söz başladı. Sonra ona kim olduğunu sordu. O da soyunu ona açıkladı. Bundan babasının İslam­'a yetişmediğini anladı da bu sefer ona "Yavrum, yavrum!" dedi.
Buradan anlaşıldığına göre, bir kimsenin babası müslüman olmasa bile ona "Yavrum, evladım!" diye hitap etmesinde bir salonca yoktur. Müslü­man soyu ile değil, hali ile şeref kazanır. Bundan dolayı baba ve dede gibi yakınları İslam'ı kabul etmemiş olan müslümanları küçümsemek veya on­ları hor görmek doğru değildir. Neseb ne olursa olsun, gerçekten İslam'ı kabul etmiş olanlar hep din kardeşleridir. Neseb bakımından aralarında üs­tünlük gözetilmez. Üstünlük ve fazilet ancak takva iledir.
Enes İbni Malik de Efendimize hizmet eder, izin istemeksizin yanı­na girer, çıkardı. Enes bir gün geldiğinde Efendimiz ona "Olduğun gibi dur yavrucuğum! Çünkü senden sonra bir iş oldu. Artık asla izinsiz girme!" buyurdu. Enes'den rivayet edilen bu hadis de bir müslümana babası müşrik dahi olsa, "Yavrucuğum, evladım!" diye hitap etmenin cevazına delil teşkil etmektedir. Burada ayrıca izinle ilgili bir husus var­dır. Bir müslüman, din kardeşinin olsun, yabancı bir kimsenin olsun, evine veya özel odasına girmek istediği zaman ev sahibinden izin iste­mesi lazımdır. Müsaade edildiği takdirde içeri girmelidir, üç defa izin is­tendikten sonra girme müsaadesi verilmezse, dönüp gitmelidir. Ebu Sa'saa'dan rivayet edildiğine göre, Ebu Said El-Hudri de ona "Yavrucu­ğum!" diye hitab ederdi.
İnsanın "Nefsim pis oldu" demesi doğru değildir. Efendimiz "Sizden hiç biriniz, nefsini habisleşti demesin, fakat nefsim daraldı, desin" bu­yurmuştur. Habaset ve habislik, şeytanın sıfatlarmdandır. Şeytanın özelliklerinden olan bu sıfatın insanlar için kullanılması doğru değildir Çünkü habaset, çirkinlik, pislik ve murdarlık gibi manalar taşır. Mümini bu gibi kötü niteliklerle nitelememek gerekir. Nefse tariz edilmek istendi­ği zaman, daralmak ve sıkılmak manalarına gelen sözler kullanılmalıdır.
"İnsanlar helak oldu" demek de doğru değildir. Bütün insanları he­lake düşmüş görmek, bir bakıma insanın kendisinin iyi yolda olmasıyle gururlanmak ve kibirlenmek manası taşır. Diğer taraftan Allah Teala'nın geniş merhametini ve merhametin genişliğini sınırlandırmak olur. Nite­kim Ekrem Efendimiz bu konuda insanların helak olduğunu söyleyen bir adam görüldüğü zaman o adamın helake en yakın kişi olduğunu ifade buyurmuştur. Bu durum aynı zamanda Allah'ın rahmetinden ümit kesmek gibi tehlikeli netice doğurur. Bu itibarla insan önce kendi kusur ve ayıplarım görüp düzeltmeye çalışmalı, başkalarını kendinden üstün görmelidir. Bir insan başta kendini Allah katında günahkar kabul ederek ve iyi olmaya teşvik niyetini de taşıyarak insanların helak oldu­ğunu söylemesinde bir sakınca yoktur.
Münafık olana efendi denilmez. Efendilik ve seyyidlik iyi ve güzel sıfatları kendinde toplayanlara denilir. Bunlar yerli yerince kullanılma­lıdır. Kötü kişilere bu hitaplarla hitap edilmez. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz "Münafığa efendi demeyiniz. Çünkü o sizin efendiniz olursa, rabbinizi gadaplandırmış olursunuz" buyurmuştur. Münafık, gerçek imandan mahrum olan iki yüzlü kişidir. Münafık olana bu iyi ismi ver­mek, kelimeyi kullanıldığı yerin başkasında kullanmaktır. Münafık bu­na layık değildir. Bir kimseye de layık olmadığı bir vasıfla hitap etmek, Allah'ın rızasma uygun düşmez. Üstelik bir münafık efendi olarak kabul edildiği takdirde, ona efendi diyenler, onun arkadaşları olurlar. Çünkü onu başlarına geçirip efendi etmişlerdir. Şayet kalbden inanarak değil de sırf sözde bir hitab olarak söylenirse, o zaman yalancı olurlar. Çünkü inanmadıkları ve bildikleri şeyin hilafını ifade etmişlerdir. Hangi halde düşünülürse düşünülsün, münafık olanda üstünlük ifade eden sözlerle hitap etmek Allah'ın rızasma aykırıdır; onun gadabını gerektirir. Allah­'ın bir kimseye gadap etmesi de onun helakine kafidir.
İnsan bilmediği bir şey için "Allah bilir o şöyledir" dememelidir. İbni Abbas bir insanın bilmediği bir şey için, Allah o şeyin gayrini bildi­ği halde "Allah onu bilir, o şöyledir" dememesini, böyle yaparsa, sanki bilmediği bir şeyi Allah'a öğretmeye kalkışmış gibi olacağım bunun Al­lah katında büyük bir suç olduğunu söylemiştir.1538 Özellikle cehaletin yayıldığı ve manevi sorumluluğun idrak edilmediği zamanlarda insanların çoğu kendilerine bilmedikleri şeyler sorulduğu zaman, kibir­lerinden ve hafifliklerinden dolayı nefislerine mağlup olarak bilmedikle­rini söylemezler. Bilmedikleri mesele hakkında, "Allah bilir, bu mesele böyledir" diyerek cevap verirler. Halbuki Allah'ın ilminde gerçek öyle değildir. Böylece Allah'a yalan isnad ederler. Allah'a yalan isnad etmek­ten büyük suç olmaz. İnsan şek ve şüpheden uzak olarak yakinen bildiği meseleler hakkında, "Bu iş Allah bilir şöyledir" söyleyebilir. Bunda bir maur yoktur. O halde insan bilmediği bir şey için çekinmeden bilme­diğini söylemeli, onur meselesi yapmamalı, kibir taslamamalıdır. İşin sorumluluğundan korkmalıdır. Aksi halde insanın dinden çıkması gibi tehlikeli haller olur. Ancak kesin olarak bilinen işler hakkında Allah bi­lir, böyledir denebilir. Bunda bir sakınca yoktur.
Bir şeyin deniz gibi olduğunu söylemenin sakıncası yoktur. Medine'­de bir gece insanları dehşete düşüren bir korku oldu da Efendimiz korku­ya sebep olan gürültünün düşman sesi olup olmadığım araştırmak üzere Ebu Talha'nın atını aldı. Olayı araştırmak için olay yerine doğru gitti. Bu ata Mendub adı verilmişti. Efendimiz onunla keşfini yapıp olay yerinden dönünce hiç bir şey görmediğini, korkulacak bir tehlike olmadığını söyle­di ve Ebu Talha'nın atı için onu bir bahir, yani deniz gibi bulduğunu söy­ledi. Bahir, derya ve deniz demektir. İlim ve fazileti fazla olan kimseye "Bu adam derya gibidir" dendiği gibi, hadiste yorulması olmayan, uzun nefesli ve koşucu hayvana da aynı benzetme yapılmıştır. İnsan ve eşya hakkında bu kelimeyi kullanmanın bir sakıncası yoktur.
İnsan bir şeyin hak olmadığını murad ederek onun bir şey olmadı­ğını söylemesinde bir sakınca yoktur. Bir takım insanlar Efendimize ka­hinlerden sordular da Efendimiz onların bir şey olmadığını söyledi. Bu­nun üzerine onlar, kahinlerin bir şeyler söylediklerini, onların gerçek ol­duğunu söyledi. Buna karşı Efendimiz "O, bir sözdür ki şeytan onu ka­par da velisinin kulaklarına tavuk ötmesi gibi onu gıdaklar. Böylece o söze, yüz yalandan daha çoğunu karıştırırlar" buyurdu.
İslam'dan önce kahinler vardı. Bu kahinler olacak işlerden ve başa gelecek olaylardan, önceden haber verirlerdi. İnsanlar da önemli işler için bunlara müracaat ederlerdi. Şeytan veya cinler edindikleri bazı ha­berleri, insanlardan kahin diye adlanan velilerin kulaklarına didikleye­rek söylerler ve. çoğuna da yalan karışanlardı. Onun için kahinler yalan­cıdırlar. Efendimizin gelmesiyle kahinlik sanatı son bulmuştur. Onların sözlerine inanmamak da iman esaslarmdandır. Efendimiz onlara gitme­yi yasaklamıştır. Onlara gitmek ve onları tasdik etmek helal değildir. Hak ve doğru olmayan bir şey için onun bir şey olmadığını söylemekte herhangi bir sakınca yoktur.
Hayret anında "Sübhanallah" gibi kelimeler söylenebilir. Efendimizin haber verdiğine göre vaktiyle bir çoban koyunları başında iken, bir kurt koyunlara saldırıp onlardan bir koyun aldı. Çoban koyunu kurtarmak için onun arkasına düştü. Nihayet kurt çobana dönüp "Korku gününde bu koyunları kim kurtaracak? Senin korkup kaçtığın o günde onlar için benden başka bir çoban yoktur, onlara ben hakimim!" dedi. insanlar kur­dun konuşmasma hayret edip "Sübhanellah!" dediler. Ardından Efendi­miz buna kendisinin Ebu Bekir ve Ömer'in de inandığını söyledi.
Şaşılacak ve hayret edilecek bir şeye karşı "Sübhanellah , Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederim" demek güzel bir davranıştır. Cenab-ı Hak hikmeti gereği yaratmış olduğu çeşitli varlıklara ayrı ayrı imkanlar ve kabiliyetler vermiştir. Birinin başardığı işi diğeri başaramaz. Her eş­ya, yaratıldığı iş ve gaye için kullanılır ve o yolda vazifesini görmüş olur. Herkesin hak ve hukukunu düşünüp karşılıklı vazifeler araştırılın­ca gizli bir ses insana şöyle seslenir gibi olur: Ey çoban! Bugün senin elinde güç var, kurttan yiyeceğini aldın ve onu açlığa mahkum bıraktın. Yarın onun eline bir kuvvet geçer de sen kovalanırsan halin ne olur? Bu da lisan-ı hal ifadesi olur.
"Yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk" denilmesi son derece sakınca­lıdır. Hudeybiye'de gece yağan yağmur arkasından Resul-i Ekrem Efen­dimiz ashabına sabah namazını kıldırdı. Namazdan ayrılınca ashabına rablerinin ne buyurduğunu bilip bilmediklerini sordu. Ashab Allah ve Resulünün daha iyi bildiğini söylediler. Bunun üzerine Efendimiz Allah Teala'nın "Kullarımdan bana iman eden ve kafir olan olmuştur. Allah'ın fazlı ve rahmeti sebebiyle bize yağmur verildi diyen kimse bana iman etmiş, yıldızı inkar etmiştir. Amma şu ve bu yıldızın doğup batması se­bebiyle bize yağmur verildi diyen kimse, beni inkar etmiş, yıldıza iman etmiştir" buyurduğunu haber verdi.
Kainatta olmuş ve olacak bütün olayların yaraücısı Allah Teala'dır. Onun irade ve tasarrufuna ortak olan olamaz. Bunun için bazı hadiselerin oluşunu, Allah'a değil de ondan başka varlıklara isnad ermek, Allah'a or­tak koşmak olur. Bu ise küfürdür. İslam'dan önce, bazı yıldızların doğup batma hadisesinin yağmur yağdırma sebebi olduğuna inanç besleniyor­du ve bu yüzden yağmur yağdığına inanılıyordu. Bu yanlış inancı yık­mak üzere Cenab-ı Hak bu gerçeği beyan buyurarak yağmurun ancak Allah'ın bir rahmet ve ihsanı olarak verildiğini, yıldızların hiç bir tesiri bulunmadığını bildirmiştir. Allah'a iman budur. Yağmurun yağmasında yıldızları müessir kabul etmek ve buna iman beslemek küfürdür. Güneş ve ay tutulmaları gibi hadiseler de aynı şekilde müessir olaylar değiller­dir. Bunların hepsi Allah'ın takdiriyle meydana gelir. Bu alemde Allah'ın kurduğu düzenin belirtileridir. Hepsi onun kudret ve azametine delil teşkil ederler.
Cevap olarak "Lebbeyk" demenin bir sakıncası yoktur. Efendimiz ashabından birine hitap ettikten sonra onlar genellikle "Lebbeyk ve sa'deyk: Buyur, emrindeyim!" diye cevap verirlerdi. Lebbeyk ve sa'deyk kelimeleri Arapça ifadelerde bir arada kullanılırlar. Daha çok Lebbeyk kelimesi yalnız başına kullanılır. Lebbeyk, daima sana itaat üzereyim. Sa'deyk de emrindeyim, sana yardımcıyım manalarını ifade ederler. Bu ifadeler hac mevsiminde ihrama girildiği zaman Cenab-ı Hakka teslimiyet ve onun emirlerine icabet yerinde çok çok tekrarlanıp söylenen kelimelerdir. Bunlar, Allah Teala'ya karşı söylenmekle beraber, kullar için de kullanılmalarında bir sakınca yoktur.
insana hayırlı ömür temenni edilir. Ömer, Adiy İbni Hatem'e bil­gisinden dolayı "hayyakellah, Allah sana ömürler versin" diye dua et­miştir. Adiy, hicri yedinci yılda Tay kabilesi adına elçi olarak Medine'­ye gelmiş, Resul-i Ekrem Efendimiz kendisine büyük teveccüh göstermiş, hatta oturduğu minderi Adi'ye ikram etmiştir. Adiy'nin cömertliği konusunda dâ pek çok menkıbe nakledilmiştir. Adi, Ömer'in bu du­asının bereketini de görmüş olmalı ki uzun sure yaşamış, hicri 68 yılında yüzyirmi yaşlarında iken vefat etmiştir.
Bu tabir, bir kimsenin bekasına, ömrünün devamına, mülkünün sü­rekli olup zeval bulmamasına dua manasını taşır. Böyle güzel duada bu­lunmak İslam ahlakına uygundur. Zira güzel bir sözdür. Güzel olan her söz de güzeldir. Yerinde yapılan övgü ve medihler de güzeldir.