28 Haziran 2012 Perşembe

OTURMA ADABI

OTURMA ADABI
Her şeyin bir edebi olduğu gibi, oturmanın da bir edebi vardır. Otu­rulacak yerlerin geniş olması huzur açısından önemlidir.
insan bir mecliste boş bulduğu yerde oturmalıdır. Ashab-ı kiram Efen­dimizin meclislerine geldikleri zaman, boş buldukları yere otururlardı.
Ebu Said El-Hudri bir cenaze için çağrılmıştı. Ebu Said biraz gecikir oldu da insanlar nihayet yerlerini alıp oturdular. Sonra arkasmdan o da hemen geldi, insanlar onu görünce, ona yer vermek için koşuştular ve onlardan bir kısmı, kendi yerinde otursun diye onun için ayağa kalktı. Bunun üzerine Ebu Said kalkmamalarını, zira Resul-i Ekrem Efendimi­zin oturma yerlerinin en hayırlısının, geniş olanı olduğunu söylediğini haber verdi. Sonra Ebu Said kenara çekilip geniş bir yerde oturdu.
Herhangi bir toplantıya veya meclise sonradan gidildiği zaman, eğer makam ve isimlere göre yer ayrılmamışsa, boş bulunan en uygun yere oturulur. Birbirine yer vermek ve böylece karışıklığa sebep olmak yoktur. Huzur ve sükun böyle, temin edilir ve kimseye de eziyet edil­memiş olur. İşlerin en kolay ve rahat olanını seçmek esas olduğundan, burada da aynı şeyi yapmak gerekir. Cami adabmda bile, ön safların fa­zileti çok olmasına rağmen, camiye geç gelenlerin öndeki cemaatı rahat­sız edecek şekilde öne geçmeleri doğru değildir. Hele insanların yanla­rına ve üzerlerine basarak geçmek asla İhtiyar edilmemelidir, ön saf fazi­letini almak isteyenlerin önceden camiye koşmaları gerekir. Ancak ön saflarda bulunanların da, safları boş bırakmayıp doldurmaları ve saf sı­kışıklığını temin ederek görevlerini yapmaları lazımdır.
Otururken mümkün olduğu zaman kıbleye yönelmek de güzel bir davranıştır. Abdullah Ibni Ömer genellikle kıbleye yönelerek otururdu. Allah Teala Kabe'yi mübarek bir yer kıldı ve onu ziyaret etmeyi zengin müslümanlara farz kıldı. Namaz sorumluluğunu taşıyan her müminin de ibadetinde oraya yönelmesini de hürmet olarak şart kıldı. Bu itibarla ibadet zamanları dışında da oraya doğru yönelmek ve arka dönmeden oturmak edebe uygun bir harekettir. Zaruri haller dışında kıbleye yönelmiş olarak oturmak güzel bir oturuştur. Büyük ve küçük abdestlerde ise saygısızlık olmaması için mümkün olduğu kadar ön ve arkayı kıbleye çevirmemek gerekir.
İhtiyaç durumunda yol kenarında oturulabilir. Bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz Enes İbni Malik'in evine geldi. Onu bir işe gönderdi. Enes dö-nünceye kadar, onu beklemek üzere Efendimiz bir yol kenarına oturarak onu bekledi. İnsanların ve araçların gelip geçtiği işlek yollar üzerinde oturulmasını Efendimiz başta hoş görmemişler ve yollar üzerinde otu-rulmamasını istemişlerdir. Oturmak zorunlu durumlarda, selamlaşmayı terketmemek, gelip geçişi engellememek, başkasına rahatsızlık vermemek ve kötü bir iş yapmamak üzere oturulmasına izin vermişlerdir. Resul-i Ekrem Efendimiz yolda oturmakta olan bazı kişilere rastladığında da on­lara görevlerim hatırlatmış, selamı almalarını, mazluma yardım etmeleri­ni ve soranlara yol göstermelerini emir buyurmuştur. Buna göre yolun hakkı olan bu hizmetler görülmek şartı ile yollarda oturulabilir.
Meclislerde oturma yerlerini genişletmeye çalışmak iyi bir davranış­tır. Resul-i Ekrem Efendimiz "Sizden biriniz arkadaşının yerine otursun diye, asla bir adamı oturduğu yerinden kaldırmasın. Ancak sıkışınız ve yer açınız" buyurmuştur. İlim, sohbet, ziyafet benzeri topluca otur­malarda gözetilecek edeb üzere hareket, hiç kimseyi rahatsız etmemek­tir. Dışardan gelenin bir arkadaşını kaldırıp, onun yerine oturması uy­gun bir hareket değildir. Oturmakta olanların düzgün ve sıkışık olarak oturmak suretiyle gelenlere yer bırakması gerekir. Bu da toplulukta uyulması gereken kurallardan biridir.
Meclislerde mümkün olduğu kadar iki kişi arasına girip oturmama­lıdır. Efendimiz "İzinlerini almaksızın iki kişi arasını ayırarak aralarına oturmak kimseye helal olmaz" buyururdu. Yan yana oturmakta olan iki kişinin arasını açıp da aralarına oturmak iyi bir hareket değildir. Bir arada oturanların birbirleriyle görüşecekleri meseleleri olabilir; gizli ko­nuşulacak işleri, birbirlerine özel sevgileri bulunabilir. Bunları bozma­mak için aralarına girmek doğru değildir. Ancak kendileri aralarına oturmaya müsaade ederlerse, bunda salanca yoktur. Bu takdirde arala­rına oturulabilir.
Meclis büyüğü varsa ihtiyaç durumunda onun huzuruna varılır. Ömer sabah namazına giderken mecusi köle tarafından hançerlendiği zaman, Ibni Abbas da orada bulunanlardan idi. Halifenin eve kadar götürülmesinde o da yardım etti. Ömer ona kendisini kimin vurduğuna gidip bakmasını söyledi. Ibni Abbas ona haber vermek için geldiğinde bir de gördü ki, ev insanlarla dolup taşmıştı. İnsanların omuzlarının üs­tünden yürümeyi hoş görmedi. Zira genç bir yaşta idi. Bir kenara otur­du. Ömer bir kimseyi işe gönderdiği zaman, o kimsenin işten kendisine haber vermesini beklerdi. O esnada Ömer örtü ile örtülmüş bulunuyor­du. Evde bulunanlardan biri bazı şeyler söyledi. İbni Abbas ondan cesa­ret alarak kalktı ve insanların arasmdan yürümeye başladı. Nihayet hali­fenin baş ucunda oturdu. Ona kendisini vuran kişinin Ebu Lülüe oldu­ğunu haber verdi.
Kalabalık yerlerde ve toplantılarda başkasının üzerine basarak, onu rahatsız edip incitecek şekilde yürümek doğru değildir. Burada farklı olan taraf, mühim ve fevkalade hallerde, görev gereği ve zaruret duru­munda müslümanlara yük olup, onlara böyle üzerlerinde yürüyecek şe­kilde eziyet vermenin caiz olmasıdır. Bir cemaatin başkanı veya o cema­atin toplanmış olduğu ev sahibi ile iş gereği görüşmelerde, imkan bulu­namayınca yapılacak böyle davranışlar edebe aykırı sayılmaz. Bir adam Abdullah İbni Amr'a geldi. Abdullah'ın yanında insanlar oturuyordu. Adam, Abdullah'a doğru adım atmaya başlaymca insanlar onu engelle­diler. Bunun üzerine Abdullah adamı bırakmalarım söyledi. Adam da gelip Abdullah'ın yanma oturdu ve kendisine Resul-i Ekrem Efendimiz­den işittiği bazı hadislerden haber vermesini istedi. Kalabalık içinde insanları rahatsız ederek yürümek bazı şartlar altında edebe aykırı düş­mez. Adamın önemli bir işinin olduğunu göre Abdullah kendisine özel izin vererek yanına çağırmıştır. Meclis başkanının izni olduktan sonra bunda bir sakınca yoktur.
İnsana insanların en çok değer vereni yanında oturan arkadaşıdır. İbni Abbas, kendisine en çok ikram eden, değer veren kişinin yanında oturan arkadaşının olduğunu söylerdi. İnsan sevdiği saygı duyduğu insanın yanına sokulur ve onunla oturur. Onunla sohbet etmek, konuş­mak ister. Bu sevginin gereğidir. Bu sevgi öyle bir sevgidir ki kişi sevdi­ğini kalabalık içinde dahi olsa arar bulur. Onun yanma ulaşmak için her fırsatı değerlendirir. Nitekim İbni Abbas insanların kendisine en çok de­ğer veren kişinin, yanında oturmak için insanların arasından kendisine doğru yürüyüp gelen insan olduğunu söylemiştir. Burada insanların omuzlarına ve arkalarına basarak topluluk içinde yürümeğe teşvik yeri­ne, sevgi ve arzunun şiddetini belirtme vardır.
Arada samimiyet olduğu zaman insanın oturan arkadaşının önüne ayağını uzatmasında bir sakınca yoktur. Küseyr İbni Mürre bir cuma günü mescide girmişti. Orada Avf İbni Malik'i bir halka içinde oturur­ken gördü. Avf, ayaklarını önüne doğru uzatmıştı. Küseyr'i görünce ayaklarını topladı ve ona ayaklarını uzatma sebebini açıklayarak, iyi bir adam gelsin de otursun diye ayaklarını uzattığını söyledi.
İnsanlar arasında otururken ayakları başkasının önüne doğru uzat­mak edebe aykırı bir harekettir. Müminler karşılıklı olarak birbirlerine saygı gösterirler. Bir mümin ayaklarını uzatmış halde yerde otururken, yanına çıkagelen arkadaşını görünce, ayaklarını toparlayıp kendine çe­kidüzen vermesi, arkadaşına hem hürmet ifadesidir, hem de bu bir edeb hareketidir. Ancak bazı istisnai düşünce ve maksatlarla yapılması, genel kaideyi bozmaz.
İnsan toplum içinde otururken kişisel ihtiyaçlarını uygun şekilde karşılaman, başkalarını rahatsız etmekten kaçınmalıdır. Efendimizin Mina'da bulunduğu sırada insanlar onu çevrelemişti. Bedeviler onu gör­meye geliyordu. Yüzünü gördüklerinde de onun mübarek bir yüz olduğunu söylüyorlardı. Sonra eliyle tükürüğünü alıp onu ayakkabısına sil­di. Etrafında bulunanlardan birine değmesini hoş görmedi.
Olayın hac mevsiminde ve sefer halinde olduğu anlaşılmaktadır. İn­sanların Efendimiz etrafını çevrelemiş bulunmaları serbestçe tükürebilme imkanını kendilerine vermemiş ve yanlarında ihram halinde iken mendil gibi herhangi bir mendil bulunmadığından onunla silememiş; ancak etra­fında bulunanlara isabet etmesin diye bu hareketi yapmak zorunda kal­mıştır. Başkasına eziyet vermemeyi ve rahatsız etmemeyi tercih etmiştir. Böyle zaruri ve istisnai durumda olmayanların tükürüklerini mendille silmeleri veya tenha yerlerde toprağa tükürülünce onu gömmeleri gere­kir. Başkasına sıçratacak veya tiksinti verecek şekilde tükürmek hem ede­be aykırıdır, hem de açığa tükürmeler mikropların taşınması bakımından tehlikelidir ve bu durum temizlik kaidelerine de uymaz.
Etrafı çevrili olmayan avlularda oturulurken bazı şeylere dikkat et­mek gerekir. Efendimiz avlularda oturmayı yasaklamıştı da ashab evle­rinin içinde oturmanın kendilerine zor geldiğini söylediler. Bunun üze­rine Efendimiz oturacak olurlarsa oturma yerlerinin hakkım vermelerini emir buyurdu. Oturma yerlerinin hakkının ne olduğunun sorulması üzerine de Efendimiz "Yol sorana yol göstermek, selama karşılık ver­mek, gözleri harama kapamak, iyilikle emretmek ve kötülükten sakın-dırmaktır" buyurdu. Evlerin avlularında ve özellikle insanların gelip geçtiği yerler üzerinde oturarak bir nevi insanları gözetleyip, durumla­rını takıp etmek edebe yakışmayan çirkin hareketlerdendir. İnsan serin­lenmek veya istirahat etmek maksadı ile evin dışına çıkıp oturacaksa, bu oturduğu yerin hakkmı vermelidir.
Bağ bahçe gibi yerlerde otururken ayakları kuyuya sarkıtarak otur­manın bir sakıncası yoktur. Ebu Musa bir gün evinde abdest alıp dışarı çıkmıştı. Çıkarken kendi kendine o gün Resul-i Ekrem'den hiç ayrılma­yacağına hep onun yanmda bulunacağına ahdetti. Sonra mescide gidip oradakilere Resul-i Ekrem'in nerede olduğunu sordu. Onlar da gittiği yerin ismini söylediler. Ebu Musa Resul-i Ekrem'in gittiği yeri sora sora nihayet Eriş kuyusunun bulunduğu bahçede olduğunu öğrendi. Oraya varıp bahçe kapısının yanına oturdu. Efendimiz tuvalet ihtiyacını gide­rip abdest aldı. O da kalkıp yanına vardı. Baktı ki kuyunun kenarındaki taşların üzerine/ kuyu ağzındaki bileziğin tam ortasına oturmuş, baldır­larını açarak ayaklarını kuyuya sarkıtmıştı. Kendisine selam verdikten sonra geri dönüp kapının yanına oturdu. Kendi kendine o gün Resul-i Ekrem'in kapıcısı olacağını söyledi. O sırada Ebu Bekir gelerek kapıyı çaldı. Gelenin kim olduğunu sordu. Ebu Bekir olduğunu öğrenince biraz beklemesini söyledikten sonra Efendimizin yanına vardı ve Ebu Bekir'in huzura girmek için izin istediğini söyledi. Efendimiz "İzin ver ve onu cennetle müjdele" buyurdu.
Geri dönüp Ebu Bekir'e içeri girmesini, Resul-i Ekrem'in kendisini cennetle müjdelediğini söyledi. Ebu Bekir içeri girdi. Efendimizin sağ ta­rafına geçip onun yanına kuyunun ağzındaki taşın üzerine oturdu ve tıpkı Resul-i Ekrem gibi baldırlarını açarak ayaklarını kuyuya sarkıttı. Ebu Musa da geri dönüp yerine oturdu. Evden çıkarken abdest almakta olan kardeşi arkasından yetişecekti. Onu düşünerek kendi kendine eğer Allah Teala falanın hayrını dilerse onu buraya getireceğini söyledi. O sı­rada birinin kapıyı ittiğini gördü. Gelenin kim olduğunu sordu. Ömer Ibnü'l-Hattab olduğunu öğrendi. Biraz beklemesini istedikten sonra Re­sul-i Ekrem'in yanına giderek selam verdi ve Ömer'in geldiğini, huzu­runa girmek için izin istediğini söyledi. Efendimiz "İzin ver ve onu cen­netle müjdele" buyurdu.
Ömer'in yanına dönerek Resul-i Ekrem'in içeri girmesine izin verdi­ğini ve kendisini cennetle müjdelediğini haber verdi. Ömer içeri girdi. Re­sul-i Ekrem'in sol tarafına geçerek kuyunun ağzındaki taşın üzerine otur­du ve ayaklarını kuyuya sarkıttı. O da dönüp kapının yanma oturdu. Kardeşini düşünerek kendi kendine daha önce söylendiği gibi söylendi. Bu sırada biri gelip kapıyı itti, Gelenin kim olduğunu sordu. Osman İbni Affan olduğunu öğrendi. Biraz beklemesini istedikten sonra Resul-i Ek­rem'in yanma gitti ve onun geldiğini haber verdi. Efendimiz "İzin ver ve başına gelecek bela ile birlikte onu cennetle müjdele" buyurdu.
Ebu Musa geri döndü ve içeri girmesini, Resul-i Ekrem'in başına ge­lecek bela ile birlikte kendisini cennetle müjdelediğini söyledi. Osman içeri girdi. Kuyu bileziğinde oturacak yer kalmadığını görünce, karşılarina geçip bir başka yere oturdu. Osman müjdeyi duyunca Allah'a hamd etti, sonra da Allah'ın kendisine yardımcı olması için dua etti. Cennetle müjdelendiklerini duydukları zaman her üç sahabi de sevinç­lerini belirtmek üzere Allah'a hamd ettiler.
Eriş kuyusu Medine'ye üç kilometre uzaklıkta ve Küba mescidinin batı tarafında bulunan bir yerdedir. Bu kuyu Eriş adlı bir yahudiye ait bahçede bulunduğu için Eriş kuyusu diye anılmıştır. Resul-i Ekrem Efendimiz Kuba mescidine giderken bu kuyudan abdest alır ve orada dinlenirdi. Yine bir gün Kuba'ya giderken aynı kuyuya uğramış, abdest alarak dinlenmeye başlamıştı. Kendisini mescidde göremeyen dostları Resul-i Ekrem'in Küba tarafma gittiğini öğrenmiş, namazı onunla birlik­te Küba mescidinde kılmak düşüncesiyle arkasından gelmişler ve tah­min ettikleri gibi onu Eriş kuyusunun başında bulmuşlardı. Belki de orada buluşmak üzere daha önce sözleşmişlerdi.
Oturan insanların gelip geçenlere nereden gelip nereye gittiklerini sormaları doğru bir davranış değildir. Mücahid insanın kardeşine keskin bakışla bakışım yahut yanından kalktığı zaman, gözü ile onu takip etme­sini, ve ona nereden gelip nereye gittiğini sormasını hoş görmezdi. İn-sanların içlerinde gizledikleri niyet ve duyguları, onların yüzlerinden ve göz bakışlarından belli olur. Yüzdeki kızarmü ve sararmaların arızi olarak meydana gelmesi, utanma veya öfkeden, korku veya sevinçten olur. Göz­lerin sert ve keskin bakışı da ya kinden, veya ihtiras ve kıskançlıktandır. Tatlı ve yumuşak bakışlar ise sevgi ifadesidir. İnsan ayrılıp giderken onu gözle takip etmek ve süzmek bir tecessüs ve maksat belirtisi olacağından, bu yapılmamalıdır. Sert ve keskin bakışlar terk edilmelidir.
Bir kimseye, "Nereden geldin ve nereye gidiyorsun?" diye sormak bazı durumlarda ve bazı kimseler için sakıncalı değilse de bazen bunları sormaktan kaçmmak gerekir. Nerden gelip nereye gideceğini saklamak isteyen bir kimseye böyle sorular sorulmamalıdır. İnsanların hallerini araştırmak niyeti ile de sorulması tecessüstür. Bu da yasak olan harekettir. Bunlar dışında iş ve hizmet gereği iyi niyetlerle sormalarda bir sa­kınca yoktur. Bu hususları birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim bundan sonra gelen haberde, bu gibi soruların sorulduğu ve bunda bir sakınca bulunmadığı belirtilmektedir. Malik İbni Zebid ve arkadaşları Medine civarında Rebeze'de bulunan Ebu Zerr'e uğramışlardı. Ebu Zer onlara nereden geldiklerini sordu. Onlar da Mekke'den geldiklerini söyledi­ler.
Buna göre arada belli bir samimiyet ve dostluk olduğu zaman bir kimseye nereden gelip nereye gittiğini sormakta bir sakınca yoktur.
İnsan bir mecliste başkalarının istememelerine rağmen sözlerini din­lemekten sakınmalıdır. Efendimiz bu hususta, "Kim kendisinden kaçtık­ları halde bir toplumun konuştukları sözü dinlemeye çalışırsa, o kimse­nin kulaklarına sıvı kurşun dökülür" buyurmuştur. Bir insanın is­tenmediği halde başkalarının gizlice konuşmalarını dinlemek maksadıy­la onlara kulak vermesi kötü bir davranıştır. Duruma göre bunun güna­hı da değişir. Mesela kapalı bir mekanda veya özel odasında gizli ko­nuşmakta olan birini dinlemekle, açıkta gizli konuşanların konuşmaları­na kulak vermek arasında fark vardır. Şüphe yok ki, birinci suçun cezası ikincisinden daha ağırdır. Burada vurgulanmak istenen müminin kendi­sini ilgilendirmeyen işlerden uzak durması, başkalarının özel hayatları­na mahrem sırlarına saygı duymasıdır. Bu kurala uymayanlar kulak yo­luyla işledikleri günahlarının cezalarını kulak yoluyla çekecekler, hakim olamadıkları kulaklarına kıyamet günü sıvı kurşun dökülmek suretiyle işledikleri bu kötü günahın cezasını yaptıkları amel cinsinden çekecek­lerdir. Başkalarının sırlarına vakıf olmaya çalışmak, koğuculuğa yol açan tehlikeli bir davranıştır. Güzel ahlakın gereği başkalarının özel ha­yatına saygı duymak, lüzumsuz işlerden uzak durmaktır.
Koltuk üzerine oturmakta bir sakınca yoktur. Haysem ibni Esved elçi olarak Muaviye'ye gitmişti. Muaviye'nin huzuruna girince, Muaviye onu "Merhaba, merhaba!" diyerek karşıladı. Bir adam da onun yanında koltuk üzerinde oturuyordu. Kürsü, koltuk, kanape, sandalye, divan ve taht gibi şeyler üzerinde oturmakta bir sakınca yoktur. Bunların süslü, işlemeli, al­tın veya gümüş gibi kıymetli madenlerle donatılmış bulunmaları halinde, bunlar yasak kısmına girerler. Bu gibiler konu dışında kalırlar.
İbni Abbas da halka ilim öğretmesi için Ebu Cemre'yi iki ay kadar bir zaman kendi kürsüsüne oturtmuştur. Buna göre bilgi, yüksek bir yerde oturup ders okutmak, insanlara bilgi vermek ve sorularını cevap­landırmak edebe uygun bir harekettir. Bugünkü kürsüler, sandalye ve koltuklar bu gibi araçlardır. Bu gibi makamlar ilmin şerefini yükseltirler. İlim, şerefli kimselerin şerefini çoğaltacağı için, onlara böyle yerlerin tahsis edilmesi uygundur. Enes İbni Malik de Basra Emiri Hakem'in ya­nında kürsü üzerinde oturmuştur. Burada da kürsü ve taht gibi şeyler üzerinde oturmada bir sakınca olmadığına işaret edilmektedir. Enes bir başka defa Efendimizin yanma varmıştı. Efendimiz hurma liflerinden örülü bir sedir üzerindeydi Başı altında da, içi hurma lifi dolu bulunan deriden bir yastık vardı. Efendimizin teni ile sedir arasmda bir elbise vardı. Bunu gören Ömer ağladı. Bunun üzerine Efendimiz ona neden ağladığını sordu. Ömer de onun Kisra ve Kayser'den daha iyi olduğu halde kendisinin dünya hayatında son derece sade yaşadığını görmüş olmasından ağladığını söyledi.
Ebu Rifaa el-Adevi de bir gün Efendimize gitmişti. O sırada Efen­dimiz insanlara hitap ediyordu. Ebu Rifaa, dinini bilmeyen bir garibin geldiğini, dinini öğrenmek istediğini söyledi. Bunun üzerine Efendimiz konuşmasını bırakıp ona döndü. Sonra bir kürsü getirildi, ayakları ağaç­tandı. Efendimiz o kürsünün üzerine oturdu. Sonra ona bazı şeyler öğ­retmeye başladı. Ebu Rifaa kendisini, dinini bilmez garip kimse yeri­ne koyarak tevazu göstermiş ve dini bilgileri öğrenmek için Efendimize bizzat müracaat etmiştir. Efendimiz de işi önemseyerek hitabetini kesip bir kürsü üzerinden Ebu Rifaa'ya gerekli bilgileri vermiştir. Efendimizin kürsü üzerine oturarak ashaba muhtaç oldukları bilgileri vermiş olduk­ları burada görülmektedir, ibni Ömer de bir gün bir gelin kürsüsü üze­rine oturmuştur. Kürsü üzerinde kırmızı örtü vardı. Burada da gelin­lere özel yapılan kürsü ve taht gibi koltuklarda oturulmasında ve bunla­rın renkli örtülerle kaplanmalarında bir mahzur bulunmadığı ifade edilmektedir. Enes de bir defasında bir kürsü üzerine oturmuştu. AyakIarından birini diğeri üzerine koydu. Otururken ayakları birbiri üze­rine koymanın edebe aykırılığı yoktur; .  İslam'ı kabul edip, dinlerini öğrenmek üzere Abdülkays kabilesin­den bir heyet Medine'ye gelmişti. Efendimiz ve etrafındaki topluluk oturdukları yerde hazırlanmaya başladılar. Efendimiz de oturuyordu. Sonra Efendimiz hırkasının eteğini elinin altına bırakıp, onun üzerine yaslandı ve ayaklarını uzattı. Sonra heyet geldi. Muhacirlerle ensar buna sevindi. Onlar, Efendimizi ve ashabını görünce, bunlara sevinçlerinden ötürü hayvanlarını salıverdiler ve koşarak geldiler. Topluluk onlara yer açtı. Efendimiz bulunduğu hal üzere yaslanıyordu. Efendimiz Bah­reyn halkına, kendisine yirmi kişilik bir heyet göndermeleri için mektup yazdı. Onlar da başlarında reis olarak Eşecc'in bulunduğu bir heyetle geldiler. Hadisin edeb ve ahlakla ilgili kısmı insanlarla bir arada oturur­ken ayaklar uzatabilir ve yanı üstü eline dayanarak yatılabilir. Ciddi hal­lerde ve hatırı sayılır kişilerin gelişlerinde ise oturup doğrulmak gerekir.
Ayakları kuyuya sarkıtmanın bir sakıncası yoktur. Efendimiz su kuyusunun çevresindeki duvar üzerinde ayaklarını kuyuya sarkıtarak otururdu. Serinlemek ve istirahat etmek için böyle kuyu kenarında oturup ayak sarkıtmanın edebe aykırı tarafı yoktur. Ancak kuyu suyu içilir kuyularda, kuyunun temizliği esas olduğundan içine toz toprak düşürmemek için böyle hareket doğru olmaz. Tarla ve bostan kuyuları için de aynı durum söz konusudur.
Güneşte oturmamak gerekir. Kays'ın, babasından anlattığına göre, babası, Resul-i Ekrem'e hutbe okurken geldi de güneşe karşı durdu. Efendimiz gölgeye girmesi için ona işaret etti o da gölgeye geçti. Bil­hassa sıcak aylarda ve sıcak memleketlerde güneş altında kalmak tehli­keli ve sağlığa zararlıdır. Güneş çarpması denen ve ölüme de sebep ola­bilen tehlikeli hastalığa sebep olur. Ayrıca insan güneş altında sıkıntı çe­ker ve rahatsız olur. Bunun için gölgeli yerleri seçip oralarda oturmak hem sağlık bakımından, hem de iç huzuru bakımından faydalıdır.
Elbise içinde kıç üstü oturup dizleri dikmek edeb yerlerinin açılma­sına sebep olabileceği için doğru değildir. Elbise giyinmenin amacı, vü­cudu sıcak ve soğuk gibi zararlı tesirlerden korumak ve görünmesi ha­ram olan yerleri örtmektir. Bu iki gayeye bağlı olarak giyinme tarzları, iklim şartlarına ve" memleketlerin geleneklerine göre değişir. Bazı otu­ruşlar, giyilmekte olan elbise şekilleriyle haram yerlerin görünmesine sebep olur. Efendimiz iki şekildeki giyinişi yasaklamıştır. Bunlardan biri ihtiba denilen oturuş şeklidir, intiba denilen oturuş esnasında bel­den aşağı giyilmekte olan elbisenin belden dolaştırılıp, iki dizi birbirine bitiştirerek karın kısmma bağlamaktır. İhtiba kıç üzerine oturup iki dizi dikmek şeklindeki oturuşa denir. O zamanki giyim tarzına göre bu otu­ruşla haram yerler gözlerden korunamadığı için yasaklanmıştır. Haram yerlerin görünmesi bahis konusu olabilecek her devir ve her çeşit gi­yimde aynı yasaklık var demektir. İşte bu biçimdeki iki oturuş, müslümanların ilk devirde giydikleri elbiseler bakımından yasaklanmış­tır. Bugün de haram yerlerin saçılmasına sebep olan giyim modaları ve­ya çeşitleri aynen yasak hükmüne girerler.
Giyimle ilgili ikinci yasak, iştimalü's-samma diye isimlendirilen gi­yinme tarzıdır. Bu da yukardan aşağı giyilen bir elbisenin bir tarafında yırtmaç bırakarak yan tarafın açılmasına sebebiyet vermek veya elbise­nin bir kısmını yandan omuza atarak yine bakılması haram olan yerlerin açılmasına imkan bırakmaktır. Bu tarzdaki giyimlerde dinin emrettiği şekilde örtünme olmadığından bunlar yasaklanmıştır. Haram yerlerin örtünmesini sağlamayan her türlü elbise böyle yasak kısmına girer.
Eve gelen misafire oturmaları için minder, yaslanmaları için yastık ikram etmek güzel bir davranıştır. Abdullah İbni Amr'ın çokça ibadet et­tiği Efendimize anlatıldığında Efendimiz onu görmek için evine ziyarete gelmişti. Abdullah Efendimize üzerine oturması veya yaslanması için içi hurma lifi ile doldurulmuş deriden bir minder getirdi. Efendimiz min­dere değil de yere oturdu. İnsan misafirine çeşitli ikramlarda bulunur. Ziyarette misafirin rahatça oturmasını sağlamak maksadı ile ona min­der, yastık gibi şeyler tahsis edilir. Bu bir nezaket ve terbiye ifadesidir. Misafirin bunlardan herhangi biri üzerine oturmaması veya yaslanma­ması da bir tevazu eseridir Efendimiz burada minder üzerine oturmayışı, minder üzerinde oturmanın caiz olmadığından değil, sadeliği tercih etmesindendir. Efendimiz yine bir gün Abdullah İbni Büsr'ün babasının yarana gitmişti de Abdullah'ın babası Efendimize bir kadife minder ge­tirdi ve Efendimiz de onun üzerine oturdu.
Oturmanın bazı şekilleri vardır. Bunlardan biri kurfusa denilen otu­ruştur. Kayle Binti Mahreme, Efendimizi Kurfusa şeklinde otururken gördüğünü, Efendimizi böyle otururken gördüğü zaman korkudan ür­perdiğini söylemiştir. Kalçalar üzerine oturarak dizleri dikilip, kollan bacaklar üzerinde kenetlemek şeklinde oturuşa kurfusa denir. Kollar ba­caklar üzerinde bağlamaksızın böyle oturulursa, buna ihtiba denir. Ye­rinde ve zamanında yapılmak şartı ile bu gibi hareketler hiç bir zaman edebe aykırı düşmez. Bir de özel hayatla, resmi hayat birbirine karıştı­rılmamalıdır. Genellikte bu oturuşlar özel yaşamla ilgilidir. Resmiyetle karıştırılmamalıdır.
Bir diğer oturuş şekli de bağdaş kurarak oturmaktır. Hanzele Ibni Hizyem bir defasında Efendimizin huzuruna geldiğini,onu bağdaş kur­muş otururken gördüğünü söylemiştir. Efendimiz zaman zaman sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar yerinde bağdaş kurarak otururdu. Bu tabii bir oturuş olarak vasıflandırılabilir. Ebu Ruzeyk de Ali Ibni Abdullah'ı ayaklarından birini diğeri üzerine sağı, sol üzerine koya­rak bağdaş şeklinde oturduğunu gördüğünü anlatmışta.
Yerde oturup ayakları toplayarak ayaklardan birini diğeri üzerine koymak şeklindeki oturuşa bağdaş kurmak, bağdaş oturuş denir. Böyle oturuşların edebe aykırı bir tarafı bulunmamaktadır. Imran Ibni Müslim de Enes İbni Malik'i böyle bağdaş kurmuş otururken gördüğünü, ayak­larından birini diğerinin üzerine koyduğunu söylemiştir.
Bir adam, bir adamın yanına gidip oturunca, yanına oturulan kim­senin kalkıp gitmek hususunda oturandan izin istemesi güzel bir davra­nıştır. İbni Ebu Musa bir gün Abdullah İbni Selam'ın yanında bir süre oturmuştu. İbni Selam ona kendisiyle birlikte oturduğunu, ama onun da kalkıp gitme vaktinin yaklaştığını söyledi. Ebu Musa da dilediği zaman gidebileceğini belirtti. Bunun üzerine İbni Selam kalktı, Ebu Musa da onu kapıya kadar uğurladı.
Bir arkadaşın yanına gidildiği zaman, yanına gidilen kimsenin he­men ayrılıp gitmesi edeb ve nezakete uygun değildir. Sebepsiz yere olursa, ziyaretçiden nefret duyulduğunu ve ondan hoşlanılmadığını ih­das eden bir davranış olacağından, bundan sakınmak gerektir, önemli bir iş için veya verilen bir sözü yerine getirmek için kalkmak icab ettiği vakit, gelen misafirden izin istemek suretiyle onun gönlünü almak gere­kir. Muvafakat ve anlayış havası içinde bu hareket yapılırsa, kardeşlik sevgisine halel verilmemiş olur.
Diğer taraftan ayrılıp giden arkadaşı en az kapıya kadar uğurlamak, nezaket ve terbiye gereği olduğu da anlaşılmaktadır.
Bir diğer oturuş şekli de dizleri dikip oturmaktır. Süleym İbni Cabir Efendimize gittiğinde onu bir hırka içinde dizlerini dikerek otururken gördüğünü, hırkanın saçaklarının ayakları üzerine sarktığım söylemiş­tir. Yine Efendimiz bir defasında mescidde otururken, iki dizini bir­leştirip karnına dayamıştır.
Bir diğer oturuş şekli de diz üzerine çömelmektir. Efendimiz asha­bına bir gün öğle namazını kıldırmıştı. Selam verince minbere çıkıp kı­yameti anlattı. Sonra bir şey sormak isteyen varsa sormasını, bulunduğu yerde her sorularına cevap vereceğini söyledi. Efendimiz tekrar tekrar sormalarını istiyordu. O kadar ki onun öfkelendiğini gören Ömer iki di­zi üzerine çöküp, Allah'ı rab, İslam'ı din ve Muhammed'i peygamber olarak kabul edip bunlara razı olduklarını söyledi. Bunun üzerine Efen­dimiz de sükut etti. İlim ve takvası yönünden hürmete layık bir kimse huzurunda diz üstü oturarak konuşmanın tevazu ve teslimiyete en uy­gun bir oturuş şekli olduğu Ömer'in bu oturuşunda anlaşılmaktadır.
İnsan oturunca ayakkabılarım uygun bir yere koyar. İbni Abbas, in­sanın oturduğu zaman ayakkabılarını çıkarıp yan tarafına koymasının sünnetten olduğunu söylerdi.
Kır ve açık yerlerde istirahat için veya cami ve mescid gibi yerlerde ibadet etmek için oturmak isteyince, ayakkabılar çıkarıldığı zaman yan ta­raflarda münasip mahallere konmalıdır. Ön tarafa konmaları edebe aykırı düşer. Çünkü bu güzel ve iyi manzara arzetmez. Arka tarafta olmaları ha­linde, bulunulan yere göre çalınma tehlikesi vardır. Bazı şart ve zaruretler bahis konusu olmadıkça, ayakkabıların yan taraflarda bulunmaları en uygun olan vaziyettir ve buna riayet etmek de bir sünnettir.
Otururken yeri el ile düzlemenin bir sakıncası yoktur. İnsan bir ara­zide oturup arkadaşları ile konuştuğu zaman elleriyle bazı hareketlerde bulunur. Nitekim bir gün Efendimiz kendisine yalan isnad edenin ateşe hazır olmasını ifade buyururken bir taraftan da eliyle toprağı karıştırı­yor elini toprağa sürüyordu. Efendimiz bazen elindeki bir çubukla yere vurur, bazen burada olduğu gibi eliyle toprağa sürerdi. Hadis bu gibi hareketlerin edebe aykırı işler olmadığını göstermektedir.
İnsanın otururken ayağı uyuşabilir. İbni Ömer'in bir defasında aya­ğı uyuştu. Bunun üzerine adamın biri ona insanlardan en çok sevdiği kimseyi hatırlamasını söyledi. Bunun üzerine o da Muhammed ismini andı. Kanın damarlarda donup hareket etmemesinden uyuşma mey­dana gelir. İnsan hayatında en çok sevdiği kimseyi hatırlayıp anarsa, kalpte bir heyecan ve şiddetli bir hareket meydana gelir ki, bu kan dola­şımını çabuklaştırır. Bunun neticesi olarak da organlarlarda mevcut uyuşukluk süratle ortadan kalkabilir. Uyuşmanın şekline ve heyecan durumuna bağlı olarak bir tedavi şekli olması mümkün olabilir.
İnsan hayret anında elini uyluğuna vurabilir. Resul-i Ekrem Efen­dimiz bir gece Ali ile Fatıma'nın evine gitti ve onları namaza kal­dırmak istedi. Ali de nefislerinin Allah'ın kudretinde olduğunu, onun uyandırmak istediği zaman kendilerini uyandıracağını, uykuda kendilerine hakim olmadıklarını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz geri döndü ve ona bir şey söylemedi. Sonra arkasını dönmüş olduğu halde uyluğuna vurarak insanın tartışmaya çok düşkün olduğunu belirten ayeti okudu.
Hadis, taaccüb ve hayret anında uyluklara vurmanın caiz olduğunu göstermektedir, uykudan kalkıp geceleyin Allah'a ibadet etmekte büyük sevab vardır. Kimsenin bilmediği ve görmediği bir yerde ve zamanda edilen ibadetlere riya, gösteriş gibi, ibadetin ruhuna aykırı haller karış­maz. Dünya işlerinden ve gürültüsünden uzak kalındığı için huzur ve sükun gündüze nispetle fazla olur. Sırf Allah rızası için tam bir kalb hu­zuru ile yapılan ibadetler de Allah katında makbul olur. İşte bu büyük sevabdan mahrum kalmamaları için Efendimiz damadı ile kızını gece vaktinde kibar bir ifade ile namaza kaldırmaya çalıştı.
Uyku hali, bir nevi ölüm halidir, insan uykuda iken, irade ve ihtiya­rına sahip değildir ve mükellef olma durumundan da çıkmıştır. Uykudan uyanır uyanmaz Ali'nin nefislerinin Allah'ın kudretinde olduğunu, o uyandırmak istediği zaman kendilerini uyandıracağını, uykuda kendile­rine hakim olmadıklarını söylemesine bu hazır cevabına hayret eden Efendimiz elini uyluğuna vurarak hayretini ifade etmiş, ardından insanın tartışmaya veya mücadele etmeye çok düşkün bir varlık olduğunu belir­ten ayeti okuyarak insanın yaratılış özelliğine dikkat çekmiştir.
İnsanların yaratılışında bu vardır. Olaylar için bir sebep aramaya ve kendine haklı taraf bulmaya çalışır. Ali de böyle yapmış ve kendini özürlü göstermiş, Efendimiz de ona karşılık vermemiştir. İnsanlık gereği Ali 'den çıkan böyle bir cevabı yaratılıştaki mayaya hamletmiş ve oku­duğu ayetle bunu beyan buyurmuştur.
Bir gün Ebu Hüreyre de elini alnına vurarak kendisinin Resul-i Ek­rem Efendimize yalan uydurduğunu mu zannettiklerini, böyle bir du­ruma asla düşmeyeceğini söylemiştir.
Otururken insanlar bazı hareketler yaparlar. Ebu'l-Aliye'ye bir gün Abdullah İbnü's-Samit uğradı. O da kendisine oturması için ona sandal­ye verdi. Arkasından İbni Ziyad'm namazı geciktirmesi konusundaki fikrini sordu. Bunun üzerine Abdullah, Ebul-Aliye'nin uyluğuna öyle bir vurdu ki neredeyse uyluğunda iz bıraktı. Sonra Abdullah onun sor­duğu gibi, kendisinin de bir gün Ebu Zer'e sorduğunu kendisinin onun uyluğuna vurduğu gibi, Ebu Zer'in de kendi uyluğuna vurduğunu söyledi. Hadis, kötü bir niyet taşımaksızın birisinin uyluğuna vurmanın bir sakıncasının olmadığını göstermektedir.
Ömer de bir defasında Resul-i Ekrem Efendimizle birlikte pey­gamberlik iddia eden İbni Sayyad'ın yanına gittiler. Nihayet onu, Beni Meğale kalesinde çocuklarla oynarken buldular. O gün, İbni Sayyad buluğ çağına yaklaşmış bulunuyordu. İbni Sayyad Efendimizin gelişin­den haberdar olmadı. Nihayet Efendimiz eliyle arkasına vurdu ve ken­disinin Allah'ın Resulü olduğuna şahidlik edip etmediğim sordu. İbni Sayyad, Efendimize bakıp onun Arapların peygamberi olduğuna şahidlik ettiğini, ama yahudilerin peygamberi olduğuna şahitlik etme­diğini söyledi. Hadis bir kimsenin uyluğuna veya arkasına kötülük kasdı olmaksızın vurmada bir sakınca olmadığına delildir. Cabir bir gün Efendimizin cünüb olduğu zaman, iki avuç dolusu sudan üç defa başına döktüğünü söyledi. Orada bulunanlardan biri kendisinin saçlarının fazla olduğunu, üç avuç dolusu su ile yıkanamayacağını söyleyince Cabir eliyle adamın uyluğuna vurdu ve Efendimizin saçlarının onun saçların­dan daha çok ve daha güzel olduğunu söyledi.
Arkadaş ve dostlarla otururken uyulması gereken kurallardan biri de onların yanında ortak konuşmak, gizli fısıldaşmalardan uzak dur­maktır. Fısıldaşmakta olan insanların izni olmadan yanlarına girmek doğru değildir. Said el-Makburi bir defasında İbni Ömer'le karşılaşmıştı. O sırada İbni Ömer bir adamla konuşuyordu. Said, kendilerini dinlemek üzere yanlarına yaklaştı. Bunun üzerine İbni Ömer göğsüne vurup, iki kişiyi konuşurken gördüğü zaman onların yanına sokulmamasını ve kendilerinden izin almadıkça da onlarla oturmamasını söyledi. Said, kendisinin onlardan faydalı bir şeyler dinlemek istediği için öyle dav­randığını, başka bir maksadının olmadığını belirtti.
Gizli konuşmakta olan veya aralarında fısıldaşan kimselerin yanına sokulmak ve onları dinlemek caiz değildir. Kendilerinden izin isteyip müsaade alındıktan sonra yanlarına girmekte ve onlarla oturmakta bir sakınca yoktur. İnsanların birbirleriyle özel durumları olur ve başkalarının bunu bilmemeleri istenebilir. Bunlara eziyet vermemek ve gönüllerine aykırı hareket etmemek için fısıldaşırlarken yanlarına sokulmamalıdır. İzin istemek suretiyle ancak yanlarına gitmeli ve oturmalıdır. İbni Abbas da başlarının konuşmasını dinlemek isteyenin onlar bundan hoşlanma­dıkları takdirde, o kimsenin kulağına erimiş kurşun döküleceğini söyler­di. iki kimsenin üçüncüyü bırakıp aralarında hsıldaşmaları yanlış bir harekettir. Efendimiz insanların üç kişi oldukları zaman, ikisinin kendi aralarında gizlice konuşup üçüncüyü ayırmalarını yasaklamıştır.1287
Üç kişiden ikisinin kendi aralarında gizli konuşmaya başlaması, üçüncü kişi tarafından yanlış anlaşılabilir. Bu hareket üçüncüyü hem üzer, hem de ürkütür. Üçüncü şahsın bilmediği bir dille konuşmaları da aynı yasak hükmüne girer. Üçüncü şahıstan izin ve rıza almadıkça böyle davranışlarda bulunulmamalıdır. Kalabalık bir halde üçten fazla kim­selerin teşkil ettiği gruplar içinde iki kişinin gizlice aralarında konuşma­sında mahzur yoktur.
Hadiste üç kişilik bir yerde iki kişinin üçüncüyü bırakıp kendi ara­larında gizli konuşmaması, çünkü böyle bir hareketin onu üzeceği belir­tilmiştir. Dört kişilik bir meclisin durumu ibni Ömer'e sorulunca bunun bir sakıncasının olmadığını söylemiştir.
Yine Efendimiz kalabalığa karışmadıkça, iki kişinin üçüncü arkada­şı bırakıp aralarmda gizli konuşmamasını, çünkü böyle bir davranışın onu rahatsız edeceğini ifade buyurmuştur. Kalabalık iken, iki kişinin kendi aralarmda fısıldaşarak konuşmalarında bir sakınca yoktur.
Oturma edeplerinden biri de önemli bir kişi geldiği zaman ayağa kalkmaktır. Ka'b İbni Malik'in Tebük savaşından geri kalmasıyla başla­yan tevbe sürecinde çektiği elli günlük sıkıntılı ve zor günlerden sonra Resul-i Ekrem Efendimiz bir sabah namazından sonra Allah'ın tevbesini kabul ettiğini bildirdi. İnsanlar bölük bölük kendisini karşılayıp tevbesinin kabul edilmesinden dolayı tebrik ettiler. Nihayet mescide girdiği zaman Efendimizin etrafında insanlarla bulunuyordu. Talha ibni Ubeydullah kendisine doğru kalkıp koşarak onunla musafaha yaptı ve Ka'b'ı tebrik etti. Ka'b Allah'a yemin ederek muhacirler arasında ondan başka hiç bir kimsenin onun için kalkmadığını ve Talha'nın bu hareketi­ni asla unutmadığını söylerdi.
Hadisin edeble ilgisi, insanın kardeşi için ayağa kalkması hususudur. Ka'b İbni Malik, Medine'ye hicret eden ashabdan Talha ile kardeşlik kur­muştu. Bu sevinçli haberi önce mecliste oturan kardeşliği Talha oturduğu yerden ayağa kalkarak ve koşarak kendisine müjdeledi. Burada bir kardeş için ayağa kalkmanın adaba aykırı olmadığı belirtilmektedir.
Kurayza oğulları Sa'd İbni Muaz'ın hükmüne razı olduklarında Sa'd bir merkep üzerinde geldi Efendimizin bulunduğu mescidin yakı­nına varınca Efendimiz "Haydi hayırlınıza, yahut ulunuza karşı ayağa kalkın!" buyurdu. Hadis, ilim ve fazilet sahibi şerefli kimselere hür­met için ayağa kalkmanın cevazına delildir. Enes, ashab-ı kirama Efen­dimizden daha sevgili kimse olmamasına rağmen, böyle iken ona ayağa kalkmadıklarını, çünkü ayağa kalkmaktan hoşlanmadığını bildiklerini söylemiştir.
Faziletli kişilere iyilik ve ikram için ayağa kalkmanın caiz olduğu, burada ise, ashabın Efendimiz için bile ayağa kalkmadıkları rivayet edilmektedir. Ayağa kalkma da yasak olan, insanın kendini büyük ve üstün görerek insanların kendisine karşı ayağa kalkmalarını istemektir. Büyüklenmesinden ve kibirlenmesinden emin olunan bir kimseye karşı iyilik ve ikram olsun diye kalkmak caizdir. Bir kimseyi büyültmek ve yüceltmek maksadıyla değil de ona ikram maksadıyla ayağa kalkılabilir. Ashabın Efendimize ayağa kalkması caiz olmakla birlikte Efendimiz ümmetine bir tevazu örneği olmak ve onları bu tür işlere fazla alıştır­mamak amacıyla onların ayağa kalkmalarını istememiş olabilir. Aksi takdirde onun gurur ve kibirden emin olduğundan kimsenin şüphesi olmadığı gibi, ona ikram olarak ayağa kalkılması da ümmetin ona olan görevlerinden biridir.
Efendimiz kızı Fatıma'nın geldiğini gördüğü zaman ona merhaba der, ona doğru ayağa kalkar ve onu öperdi. Sonra elinden tutarak onu götürüp kendi yerine oturturdu. Efendimiz de onun evine gittiği zaman, Fatıma da Efendimize merhaba der, sonra Efendimize doğru kalkar ve onu Öperdi. Hadise göre misafir olarak gelen bir kimseye karşı ayağa kalkılır ve ona ikram olarak yer gösterilir.
Tazim için insanın insana karşı ayağa kalkması doğru değildir. Muaviye bir gün evinden çarşıya çıktı. Çarşıda bulunan Abdullah Ibni Amir, Abdullah İbni Zübeyr'e yer vermek için oturduğu yerden ayağa kalktı da İbni Zübeyr'i oturttu. Bunun gören Muaviye onlara Efendi­mizden duyduğu Allah'ın kullarının kendisi için ayakta dikilmesine se­vinen kimsenin ateşten bir eve hazırlanması gerektiğini bildiren hadisini haber verdi.
Bir kimseye karşı ayağa kalkmanın çeşitli şartları vardır ve duruma gö­re hüküm taşır. Oturan kimseler üzerine büyüklük ve kibir taslayarak otu­ranların kendisine kıyamını istemek ve bu maksatla ayağa kalkmak dinen yasaktır. Büyüklük ve kibir taslamayan; fakat kendisi için ayağa kalkıldığı zaman nefsine gurur gibi kötü haller gelmesinden korkulana karşı ayağa kalkmak mekruhtur. Bir kimseye iyilik ve ikramda bulunmak niyeti ile ayağa kalkmak caizdir. Seferden veya bir geziden dönenin gelişine sevine­rek onunla selamlaşmak için, bir kimseye isabet eden bir iyilikten dolayı onu tebrik için, bir musibete uğrayanı taziye için, yardıma ve korunmaya muhtaç olana muavenet için ayağa kalkmak mendubdur, iyi bir harekettir. Bir kimseyi yüceltmek niyeti ile ayağa kalkmak mekruh olmakla birlikte iyilik ve ikram niyeti ile olursa mekruh değildir.
Kendisi oturup da insanların kendisi için ayağa kalkmasını hoş görmek de doğru değildir. Efendimiz Medine'de bir hurma ağacının gövdesi üzerine attan düştü de, ayağı bileğinden çıktı. Ashab-ı kiram da onu Aişe'nin evinde ziyaret ederlerdi. Bir defa ona gittiklerinde Efendimiz oturarak namaz kılıyordu. Onlar ise ayakta kıldılar. Sonra di­ğer bir defa ona gittiklerinde Efendimiz farz namazı oturarak kılıyordu. Onlar yine arkasında ayakta kıldılar. Efendimiz onlara oturmaları için işaret etti. Efendimiz namazı tamamlayınca "İmam oturarak namaz kıl­dığı zaman, siz de oturarak namaz kılın ve eğer ayakta kılarsa, siz de ayakta namaz kılın. Acemlerin büyüklerine yaptığı gibi, imam oturur­ken siz ayakta durmayınız" buyurdu.
Oturan için ayağa kalkmak da doğru değildir. Efendimiz bir defa hasta oldu da ashab arkasında namaz kıldı. O oturuyordu. Ebu Bekir de Efendimizin tekbirini insanlara cemaata işittiriyordu. Efendimiz cemaata döndü ve onları ayakta gördü. Onlara oturmaları için işaret etti, onlar da oturdular. Onun namazı gibi oturarak namaz kıldılar. Efendi­miz selam verince "Neredeyse Faris ve Rumların yaptıkları gibi yapa­caksınız. Onlar, melikleri otururken ayakta dururlar. Siz böyle yapma­yınız, imamlarınıza uyunuz. Eğer imam ayakta namaz kılarsa, siz de ayakta namaz küm ve eğer oturarak namaz kılarsa, siz de oturarak kı­lın" buyurdu.
Acem ve Rum meliklerine karşı halkın takmdığı tavrın taklit edil­memesine işaret edilmektedir. İmamı Azam ve İmam Şafii'ye göre, ayak­ta namaza duramayıp da oturarak namaz kılan bir imama, ayakta dur­maya gücü yetenlerin uyması caizdir. İmam Malik ise, buna cevaz ver­memektedir. Meclislerde oturmanın böyle kuralları olduğu gibi konuş­manın da bazı kuralları vardır.