28 Haziran 2012 Perşembe

KONUŞMA ADABI

KONUŞMA ADABI
Konuşmadan maksat insanların birbirini anlamasıdır. Buna göre konuşan kimsenin maksadını herkesin rahatça anlayabileceği şekilde açık ve seçik olarak ifade etmesi gerekir. Muhatabın konuşulanları iyi anlamasını sağlamak için gerektiğinde sözler tekrar da edilebilir.
Resul-i Ekrem'in konuşması herkesin anlayacağı şekilde açık seçik­ti. Meramının iyice anlaşılması için herkesin bildiği kelimelerle ve adeta sözleri sayılacak şekilde konuşurdu. Onu dinleyen herkes ne de­mek istediğini iyice kavrar, hatta birçoğu bu sözleri ezberlerdi. O insan­ların yaptığı gibi çabuk çabuk konuşarak sözlerini arka arkaya ulamaz-dı. Bu kadar açık konuşmasına rağmen aynı konuda kendisine soru soranları anlayışsızlıkla suçlamaz, sorulara cevap verirdi.
insanlara hitap eden kimseler, muhataplarının anlayış seviyesini göz önünde bulundurmak ve onların anlayacağı şekilde konuşması ge­rekir. Bunun için Ali, insanlara anlayacakları şekilde konuşulmasını tavsiye ederdi.
Efendimiz sözünün iyi anlaşılması için konuşmasını duruma göre üç defa tekrarlar, bir topluluğun yanına varıp onları selamlayacağı za­man onlara duyurabilmek için yerine göre üç defa selam verirdi.1300 Efendimizin bir topluluğa üç defa selam vermesi onun her zamanki ade­ti değildi. Kalabalık fazla ise, sesini herkesin duyamadığını tahmin et­mişse, o takdirde üç defa selam verirdi. Resul-i Ekrem Efendimiz söyle­diklerinin iyi anlaşılması için sözünü bazen üç defa tekrar ederdi. Her­kesin rahatça anlayacağı şekilde açık ve net konuşurdu.
Efendimiz konuşmalarının rahatça anlaşılamadığı yerlerde sükunetin sağlanması için gereken tedbirlere başvururdu. Zira bir alimin veya vaizin ya da konuşan hatibin söylediği sözlerin rahatça anlaşılabilmesini sağlamak için kendisini dinleyenleri susturması, onların dikkatlerini toplaması gerekir. Nitekim Veda haccmda Resul-i Ekrem yanında bulu­nan birinden dinlemeleri için halkı susturmasını istedi ve ondan sonra konuşmasına geçti.
Veda haccında uzakta bulunan ashab-ı kiram, Efendimizin konuş­malarını gür sesli aracılar vasıtasıyla dinledi. Söylenenleri duyabilmeleri için onların susması gerekiyordu. Efendimiz konuşmaya başlayacağı sı­rada, uzun boylu sahabisi Cerir'den müslümanları sükunete ve sözlerine iyice kulak vermeye davet etmesini istedi. Kalabalık bir kitleye hitap edenler, önemli sözlerinin iyice öğrenilmesi için zaman zaman dinleyici­leri uyarmalıdırlar. Cemaat dinler gibi görünse bile, içlerinde zihni baş­ka konulara takılmış olanlar bulunabilir. Yerinde bir uyarı, zihinlerin toparlanmasına ve söylenecek önemli bir sözün daha iyi kavranmasına imkan sağlar. Bütün bunlar konuşanın vakar ve ağırbaşlılık içinde ko­nuşmasını yapmasına yardımcı olur.
Efendimiz zamanında Medine'ye iki hatip adam gelip ayakta dura­rak konuştular, sonra oturdular. Arkasından Efendimizin hatibi Sabit İbni Kays kalkıp konuştu. Halk, öncekilerin konuşmasından hayrete düşmüşlerdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz kalkıp hitabette bulunarak şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Maksadınızı ifade edecek tabii sözler söyleyin. Sözü süs­lemek ve onu tesirli hale getirmeye çalışmak şeytandandır." Sonra Efendi­miz sözlerine devamla, beyandan bir kısmının sihir olduğunu söyledi.
İnsan, herhangi bir ihtiyacını veya maksadını olduğu gibi ifade et­melidir. Dinleyiciyi tesir altında bırakarak onu hisleriyle hareket etmeye mecbur bırakmamalıdır. Her işte akıl ve mantık hakim bulunmalı ve her işi asıl durumuna göre değerlendirmelidir. Güzel beyan ve ifadeler, din­leyiciyi büyüleyen bir sihir gibi olduğundan bunların tesiri altında yapı­lacak işler çok kere gerçeğe aykırı düşer ve insan aldatılmış olur. İşte bu duruma düşmemek için Efendimiz müminlere söz söyleme tarzını gös­termekte ve büyülü ve süslü söz söylemekten sakmdırmaktadır.
Adamın biri de Ömer'in yanında hitabette bulundu da sözü uzattı çok söyledi. Bunun üzerine Ömer, konuşmalarda çok söz söyle­menin şeytanm ağzından boş sözler olduğunu söyledi.1303 Uzun hitabe­lerde gereksiz sözler, fuzuli anlatımlar çok olur. Böyle konuşmalara riya ve gösteriş de karışır.
Efendimiz ashabına bir gün mescidde toplanmalarını, toplandıkları zaman kendilerine haber verilmesini söyledi. Sonra Efendimiz bir mes­cide geldi ve oturdu. Orada bulunanlardan bir hatip konuşma yaparak hamdin Allah'a mahsus olduğunu, öyle bir hamd ki onun önünde bir maksat olmadığını, ötesinde de bir çıkış bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz kızdı ve kalktı. Ashab da kendi kendilerine iyi bir iş yapmadıklarını söylemeye başladılar. Sonra Efendimiz geldi daha önce oturmuş olduğu yerde veya ona yakın bir yerde oturdu. Sonra, "Hamd o Allah'a mahsustur ki, dilediğini önüne koydu yarattı , dilediğini de arkasına bıraktı yaratmadı. Gerçekten beyandan bir kısmı sihirdir" bu­yurdu. Efendimiz sonra ashabına emrederek bu söylediğini öğrenmele­rini emretti. Efendimizin huzurunda konuşan hatibin ifadesinde yapmacık gayretler ve karışık beyanlar olmasına Efendimiz kızmış ve sonra onun ifadesini düzelterek doğrusunu söylemiştir.
Ebu Hüreyre de boş sözde hayır olmadığını söylerdi. Söz, insanın içinde saklı duygularının ve gizli kuruntuların tercümanıdır. Ağızdan çıkan söz yakalanmaz, geriye çevrilmesi de mümkün olmaz. Onun için akıllı kimselere yaraşan, dilini tutmakla söz sürçmelerinden sakınmak, zarar doğuracak düşüşlerden korunmaktır. İnsan konuşmadığı zaman durum daima lehinedir. Fakat konuşunca ya lehine olur yahut aleyhine olur. Nitekim Efendimiz Muaz'a sustuğu sürece selamette olduğunu söylemiştir. Bu bakımdan faydası olmayan, ilim ve edeble ilgisi bulun­mayan boş sözlerden sakınmak gerekir. Bunlar zarar getirir. Nitekim bu hususta Efendimiz şöyle buyurmuştur;
"Ümmetimin kötüleri gevezeler, sözü gereksiz uzatanlar, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlak bakımından en güzel olanlarıdır."
Saçma sapan, gelişi güzel söz söyleyip gevezelik etmenin, konuşur­ken böbürlenip büyüklük taslamanın ve uzun uzadıya konuşup zaman öldürmenin ne kadar zararlı bulunduğunu bu hadis açık olarak beyan etmektedir, Bu hallere düşmemek için daha önceki haber dolayısıyla ya­pılan açıklama şartlarına uygun söz söylemeyi adet edinmelidir.
Konuşma sırasında sık sık temenni etmek doğru değildir. Temenni, gelecek zamanda bir nimete ve bir işe kavuşmayı arzu edip istemek de­mektir. Bir gece Efendimizin uykusu kaçtı da ashabından iyi bir adamın gelse de kendisini korumasını temenni etti. O sırada bir silah sesi işitildi. Bunun üzerine Efendimiz gelenin kim olduğunu sordu. Gelen Sa'd İbni Ebi Vakkas'dı. Efendimizi korumak için geldiğini söyledi. Bunun üzeri­ne Efendimiz uyudu. Ardından Allah Teala "Allah seni insanlardan koruyacaktır" ayetini indirdi. Olay bu ayetin inmesinden önce meydana gelmişti. Söz konusu ayetin inişinden sonra da Efendimizin korunması işi devam etmiştir. Efendimizin korunması işini Cenab-ı Hak tekeffül etmişse de kulluk görevini yerine getirmek ve Allah'a tevekkülü tam yapmak ve insanlara tedbir alma bakımından yol göstermek için ko­runmayı ihmal etmemişlerdir. Hadisten mubah olan şeyleri temenni et­menin, "Keşke şu olaydı!" diye, istek ve arzuda bulunmanın sakıncalı bir şey olmadığı anlaşılmaktadır.
Hoşlanılmayan temenni makbul değildir. Gelecek zamanda bir şe­yin meydana gelmesini istemeye temenni denir. Bu manaya göre iyi ve kötü şeylerin meydana gelmesini istemek temenni olur. Ancak iyi şeyle­rin meydana gelmesini istemek ve bunları arzu etmek dinen iyidir ye makbuldür. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz "Sizden biriniz bir şeyin elde edilmesini temenni ettiği zaman hangi şeyi temenni ettiğine baksın, çünkü o kendisine ne verileceğini bilemez" buyurmuştur.
Bir kimseye haset ederek onda fena şeylerin vuku bulmasmı istemek ise, haramdır, büyük günahtır. Onun için, bir kimse temennide bulunaca­ğı zaman, neyi istediğini düşünmeli, hayır veya şer olup olmadığına bakmalıdır. Eğer temenni edeceği şeyde iyilik ve hayır varsa onu istemeli, aksi halde istememelidir. Zira insan körü körüne bir şeyi temenni ederse, neticede kendisine iyilik veya kötülükten ne verileceğini bilmemiş olur. Onun için temennininhoşlanılan ve hoşlanılmayan tarafları vardır.
Konuşma sırasmda kelimeleri yanlış telaffuz etmek doğru değildir. Ibni Ömer, çocuğunu galat konuşmasından ötürü döverdi. Çocuk ter­biyesinde en iyi öğretim sistemi tatlı sözle ona öğüt vermektir. Böyle bir tutum faydalı netice vermediği zaman, hududu ve ölçüyü taşmamak şartı ile çocuğu dövmek suretiyle telkin çok kere başarılı olur. Düzgün konuşmak ve maksadı tabii bir hal üzere güzel bir şekilde ifade etmek, en önemli işlerin başında gelir. Çocuğa bu terbiyeyi vermek için gereken tedbirlerin alınmasında büyük yarar vardır.
Ömer de ok atan nişan talimi yapan iki adama rastgeldi. Bu adamlardan biri isabet etti fiilini yanlış telaffuz etti. Esabtu, isabet ettim yerine telaffuz hatası sad harfini sin okuyarak esebtü söyledi. Bunun üzerine Ömer yanlış konuşmanın, kötü atıştan daha körü bir iş ol­duğunu söyledi. Ömer'in buradaki tutumu düzgün konuşmanın önemini belirtmekte olup, müminlerin aynı titizlikle hareket etmelerini tenbih etmektedir.
Resul-i Ekrem Efendimiz seferlerinin birinde develeri süren hizmetçi Enceşe ezgileriyle develeri sürüyordu.Develerin üzerinde hanımlar bulu­nuyordu . Bunun üzerine Efendimiz Enceşe'ye yavaş olmasını, cam kase­leri incitmekten sakınmasını emir buyurdu. Tariz, dolaylı ve ima yo­luyla kapalı anlatım demektir, insanın maksadını muhatabına açıklama­dığı manadan başka bir mana kastetmesine denir. Mesela, müslümanlara eziyet etmekte olan bir kimseyi kasdederek, müslümanın elinden ve di­linden müslümanların selamette kaldığı insan olduğu söylendiği zaman, zalimin tariz yolu ile gerçek bir müslüman olmadığı bildirilmiş olur. Ta'riz yolu ile maksadı ifade etmek daha kolay ve daha tesirli olur. Sö­zün de mubah olan güzel taraflarından sayılır. Tarizler de bir ölçü içeri­sinde olmalıdır ki, makbul kısımdan sayılabilsin. Hakkı yok etmek ve gerçek dışı bir manaya sürükleme suretiyle tarizler yapmak helal olmaz. Sözün yalan kısmına girerler. Efendimizin "Ey Enceşe yavaş ol, cam kaseleri kırarsın" buyurması cam kaseler gibi zarif olan kadınları incitirsin manasını kasdermiş bulunmaktadır. Böylece ta'riz yolu ile kadınların nazik ve kibar yaratılışlarına işaret etmiştir.
Ömer, kişinin her duyduğunu anlatmasının ona yalan olarak yeterli olacağını, tarizlerin müslümanı yalandan kurtarmaya kafi oldu­ğunu söylemiştir. İnsan her duyduğunu anlatırsa çok şeyleri ezber­lemek ve söylemek zorunda kalacağı için duyduklarına bilerek veya bilmeyerek ilaveler yapar. Çünkü her şey olduğu gibi ezberde kalmaz ve olduğu gibi kavranmaz. Bazı meseleler yanlış anlaşılır veya unutulur. Bunun sonucunda anlatılan konularda yanlış ve fazla taraflar olacağın­dan insan yalan söylemiş bulunur. Böyle yalanlardan kurtulmak için her duyulan ve işitilen şeyi anlatmamak lazımdır. Ancak ihtiyaç ve zaruret­ler gerektirdiği zaman anlatmalıdır.
Bazen insan, maksadını açık olarak belirtmek istemez, gizli kalma­sını ister. Maksadı gizlemek için yalan söylemek de helal olmaz. Yalan­dan kurtulmak için tariz yolunu seçer. Böylece hem doğru konuşmuş olur, hem de maksadını gizlemiş bulunur. Mesela bir adamın yemeğini yemek istemeyen kimse, o adam tarafından yemeğe davet edildiği za­man niyetliyim diyerek kendini muaf tutar. Bu sözü duyanlar oruçlu ol­duğunu zannederler. Halbuki onun kasdı, yemeğini yememeğe niyetli­yim, sözüdür, İşte bu gibi davranışlarla hem yalandan kaçınılmış, hem de gerçek söz söylenmiş olur. Bunun için ta'rizler yalandan kurtulma ça­releri sayılmıştır. İmran İbni Husayn da ta'rizli sözlerde yalandan çıkış yolu olduğunu söylerdi.
Ashab-ı kiram bir gün Efendimize bazen içlerinden öyle şeyler geç­tiğini, onları konuşmayı istemediklerini, içlerinde kimsenin bilmediği şeylerin olduğunu söylediler. Efendimiz gerçekten böyle bir şey hissedip hissetmediklerini sordu. Onlar, hissetiklerini söyleyince Efendimiz bu­nun imanın ta kendisi olduğunu söyledi.
İnsanın içine doğup da yapıp yapmamakta karar veremediği ve de­vamlı tereddüt ettiği şeylere vesvese denilir. Bu gibi kararsız kuruntular ve hatırdan geçen kötü şeylerden dolayı insana günah yazılmaz. Ancak böyle kuruntular söz veya iş haline geçilir, kasıt ve azim derecesine yük­selirse, o zaman günah olur. Çünkü insan söz ve fiil durumuna geç­mekle kötülük doğuracak işleri örtmeye memurdur. Bunları, söylemek ve yapmak açıktan onları irtikap etmektir. Nefis kuruntularıyle uğraş­mak insanı hataya ve unutkanlığa sevk eder. Bundan kurtulmak için ku­runtu yapılan işi terk edip, başka şeye geçmelidir. İnsanın içindeki kötü vesveseleri bilmesi ve onlardan sakınması, onlardan nefret duyması açık ve sağlam bir imanın varlığına delildir.
Aişe'ye bazı insanlar içlerine öyle şeyler doğduğunu, eğer onu söyleseler ahiretlerinin gideceğini, iş ortaya çıksa ondan dolayı öldürü­leceklerini, bu hallerine ne diyeceğini sordular. Bunun üzerine Aişe üç defa tekbir aldı ve Resul-i Ekrem'e de bundan sorulduğunda böyle durumlarda üç defa tekbir getirilmesini, zira bu hassasiyetin ancak mü­minlerde olacağını söylediğini haber verdi.
Gerçek mümin her an kendini ve iç duygularını kontrol ettiği için dai­ma Allah korkusu taşır ve sorumluluktan kurtulma çareleri arar. Manevi sorumluluğu mü'minden başkası anlayamaz. Onun için müminlere arız olan bu hal karşısında tekbir getirilerek kulluk görevi yerine getirilir.
Yine Resul-i Ekrem Efendimiz muhakkak surette insanların olma­yan şeylerden soracaklarını, nihayet Allah'ın her şeyin yaratıcısı oldu­ğunu ama Allah'ı kimin yarattığını soracaklarını söylemiştir. Zamanla insanların olayları fazla irdeleyip lüzumsuz, enine boyuna çeşitli sorular sorup duracaklarını Efendimiz bu şekilde önceden bildirmiştir. Filozof­ların birbirine benzemeyen ve birbirine aykırı düşen ve hiç bir zaman bir gerçek üzerinde kararlaşmayan soru ve teorileri genellikle bu kabil ça­lışmalardır. Ufak tefek çeşitli soruları soracakları şöyle dursun, en bü­yük mesele olan ve inkarın en büyüğünü teşkil eden Allah ı kim yarattı? sorusunu da soracaklardır. İslam inancında Allah'ın varlığı kendiliğin­dendir. O, ne doğmuştur, ne de doğurulmuştur. Ezeli ve ebedi varlık olup, her şey ona muhtaçtır. Eşi ve benzeri olmayan tek bir varlıktır. Bu inancın dışına çıkıp ona bir yaratıcı aramak, onun uluhiyetini inkardır, ve küfrün en büyüğüdür. Bu sual ve böyle vesvese- karşısında Allah'a sı­ğınmak ve İhlas suresini okumak gerekir.
İslam dini hak bir dindir. Onu yayma yolu olmalıdır. O, başka din, ideoloji ve davalara benzemez. Çünkü onlar İslam dini gibi hak değildir­ler. Hepsi yalan ve uydurma oldukları için, onları yayma ve neşretme yolu da yalan ve sahtekarlık üzerine kurulu olabilir. Zaten bundan baş­ka çareleri de yoktur. Yalan, hak olan bir yöntemle ne yayılma imkanı bulur, ne de ayakta kalabilir.
Tabii, sade ve içten geldiği gibi olması gereken va'z ve nasihatte süs­lü ve kafiyeli kelime ve cümleler kullanmaya kendini zorlamak da mek­ruh görülmüştür.
Ashab, bu hali kendi aralarındaki günlük konuşmalarda da hoş gör­memişlerdir. Örnek olarak Sa'd Ibni Ebi Vakkas, kafiyeli bir şekilde konu­şarak ondan bir şey isteyen oğlu Ömer'e kendisini bu şekilde konuşmaya zorlamasının onu gözünden düşürdüğünü, ondan tevbe edip tabii bir üs­lupla konuşmadıkça ihtiyaçlarını karşılamayacağını söylemiştir.
Aişe de insanın konuşurken kendisini seci ve kafiye yapmaya zorlamamasını, Resul-i Ekrem'in ve onun ashabının bunu yapmadıkla­rını söylemiştir.
Eğitim öğretimde ve din hizmetlerinde dinleyici ve öğrencilerin ka­pasitesini göz önünde tutmak gerekir. Çünkü onların, kendi kapasite­lerini aşan sözlerden ve ilimlerden faydalanmaları mümkün değildir. Bu yüzden Efendimize nisbet edilen bir hadiste şöyle denilmiştir:
"Biz peygamberler cemaati insanların seviyelerine inmeye ve onlarla akıllarının aldığı şekilde konuşmaya emrolunmuşuz. Bir kimse, bir top­luluğa akıllarının ermediği bir seviyede konuşursa, söyledikleri onların bir kısmı için fitne olur."
Ali de göğsüne işaret orada pek çok ilim olduğunu, fakat onları açıklamak için önce onları anlayanı bulmak gerektiğini söylemiştir.
Konuşanın sözünü kesmemek ve onu ilgi ile dinlemek gerekir. An­cak, konuşma yanlış bir mecraya dökülürse, o zaman yumuşakça uyarı­da bulunmak, bu fayda etmezse artık dinlememek lazımdır. Çünkü hakkın hatırı her şeyin üstündedir.
Müslümanlarla husumet ve kavga etmek de yasaklanmıştır. Resul-i Ekrem Efendimiz Allah Teala'nın en çok buğzettiği kimsenin düşman­lıkta inat ve ısrar eden kimse olduğunu söylemiş, haklı olduğunu bil­mediği bir.meselede düşmanlık gösteren ve kavga eden kimsenin Allah Teala'nın gazabı altında olduğunu haber vermiştir. Zira düşmanlık, kin ve nefret, dindarlığı mahveder. Günahlardan korkan bir kimse, onlara yol açan husumet ve kavgadan uzak durur. Husumet ve kavga etmek kadar dindarlığı zayıflatan başka bir şey yoktur."
İnsanın hakkının elinden almmak istendiği durumlarda o hakkını savunması ve onu koruması için mücadele edebilir. Körü olan husumet ve kavga haksız, bilgisiz, gereksiz ve ölçüsüz yapılanıdır. Çünkü haksız iken husumet yapmak zulümdür. Bilgisiz husumet, hak olup olmadığını bilmeden veya buna aldırmadan kavga etmeye kalkışmaktır. Bu da hak­sız husumet gibidir. Gereksiz olan husumet, hak ve hukuku barışçı ve yumuşak bir yolla tahsil etmek mümkünken sertlik göstermektir. Bu da bir tür haksızlıktır. Ölçüsüz husumet ise, husumet ederken sözde ve fiil­de meşru olan sınırları aşmaktır. Örneğin bir insana ahmak demek ye­terli iken, ona eşek demek haddi aşmak ve günaha girmektir. Bunun gi­bi, onu itmek yeterli iken, ona tokat atmak tecavüz ve zulümdür. Bazı kimseler de, bir hakkı bahane ederek kavgaya girişirler. Maksatları ise bu vesile ile hoşlanmadıkları kimseleri ezmek ve onlara zarar vermektir. Bunlar hem nehyedilen husumeti yaparlar, hem de hakkı buna perde ve paravan yaparlar. Bu tıpkı, dini siyasete alet etmek gibidir. Çünkü bunu yapan da din kavgası yaptığı vehmini verir. Halbuki maksadı bu vesile ile bir yerlere gelmektir.
Zulme uğrayan bir kimse ise, hakkını aramak için başka bir yol bu­lamazsa, zaruret miktarı husumet ve kavga edebilir. Ve bu durumda husumetin bütün günahı buna sebep olana ait olur. Ancak buna rağmen, husumet ve kavgaya girmemek evladır. Çünkü mecburiyetten de olsa kavgaya girince, sözlü ve fiili taşkınlıktan ve ölçüyü aşmaktan sakınmak zordur. Hatta bazen kızgınlık o kadar artar ki, davanın aslı unutulur ve hasmı ezmek yegane maksat haline gelir. Böyle olunca da haklı başlayan bir kavga haksız bir şekilde sonuçlanır.
Husumet, mahkemede dava açmak şeklinde ise, bunun verdiği hu­zursuzluk daha uzun sürer ve bu süre içinde hasımlar birbirine karşı zehir gibi kin ve intikam hisleriyle dolarlar. Diyanetin ve vicdanın mağ­lup olduğu bu gergin dönemde sahte delil uydurma, yalan şahit tutma, iftira etme gibi ciddi günahlar da işlenir.
Husumet fitne kapısıdır. O kapıdan giren bir kimse, din ve dünya­sına ait ciddi şeyler kaybeder. Bundan dolayı Allah Teala, beğendiği kul­larının vasıflarını zikrederken "Cahil kimseler onlarla dalaşmak istedik­leri zaman, 'Bizden selam!' derler" buyurmuştur. Resul-i Ekrem de şöyle buyurmuştur: "Biriniz oruçlu iken, onunla dalaşmak isteyen olur­sa, 'Ben oruçluyum, ben oruçluyum!' diyerek onu başından defetsin."
Kızgınlığın arttığı husumette yumuşak, tatlı ve okşayıcı bir üslupla konuşmak terk edilir. Halbuki böyle konuşmak emredilmiştir. Allah Teala, insanlara güzel söz söylenilmesini emir buyurmuştur. Resul-i Ekrem de güzel sözün sadaka olduğunu ifade buyurmuştur. Mümin yarım hurma ile de olsa kendini cehennem ateşinden kurtarmaya bakmalı, bunu bulamazsa en azından güzel söz söyleyerek bunu yapmaya çalışmalıdır. Cennette içi dışından, dışı içinden görünen şeffaf köşkler vardır. Allah Teala onları ye­mek yediren ve yumuşak konuşan kimseler için hazırlamışta.
Kavgada ve davada karşılıklı olarak söylenen kırıcı sözler, kalplerde kolayca silinmeyen izler bırakır. Okların açtığı yaralar kapanabilir, ama dilin açtığı yaralar kapanmaz. Kötü sözlerin kalplerde açtığı yarayı ancak güzel sözler tedavi edebilir. Ömer şeytan olmasa iyilik yapmanın ko­lay bir iş olduğunu, iyiliğin en güzelinin de güler yüz göstermek ve yu­muşak söz söylemek olduğunu söylemiştir. Bir başkası da Allah Teala'nın kızgınlığına sebep olmadıkça, karşıdaki insanı memnun etmek için söyle­yebileceği en güzel sözleri söylemekten çekinmemek gerektiğini söylemiş­tir. Zira Allah Teala, yumuşak söz söyleyen kullarına daha fazla ikram ve ihsan eder. Onlara verdiğini, sert konuşan kullarına vermez, insanlar da tatlı dili sever, ona meylederler. Nitekim tatlı dilin yılanı deliğinden çıka­racağı sözü de buradan hareketle söylenmiş olmalıdır.
Sözü manayı bozacak veya anlaşılmaz hale getirecek derecede edebi sanatlarla süslemek, mukaddimeler yapmak, hüner göstermeye çalış­mak doğru değildir. Çünkü sözde esas olan doğru ve kolay anlaşılması ve tabii bir üslupla ifade edilmesidir. Sözün süslemesine fazla ağırlık verilmesi halinde mananın bundan zarar görmesi kaçınılmazdır. Ve bu hal, kabiliyetin tabii bir tezahürü değil de, kendini zorlamanın sonucu ise daha da çirkin ve münasebetsizdir. Buna tekellüf denir.
Tekellüf, insanın kendini gerekli olmayan bir işe zorlaması demektir. Allah Teala, Efendimize şunu söylemesini emretmiştir: "Ben tekellüf edenlerden değilim." Sad,  Efendimiz de kendi ifadesiyle, "Ben ve üm­metimin muttaki kısmı tekellüften uzağız." demiştir. Bundan dolayı, ken­disi konuşurken sözünü süslemek için bir çaba göstermezdi. İçinden gel­diği veya kendisine ilham edildiği gibi konuşurdu. Şiir gibi zorlu bir çaba ile yazılmış sözleri de bozar, düz ve manası kolay anlaşılır bir hale geti­rirdi. Sözleri kısaydı. İletmek istediği manaları iki üç cümle içine sı­kıştırırdı. "Bana sözlerin özleri ve çok manalı olanları verilmiştir." derdi. Yanında konuşan hatipleri de sözü gereksiz mukaddimelerle uzatmamak ve manayı gizleyecek veya değiştirecek sanatlardan kaçınmak konusunda uyarırdı. Cuma hutbesini okuyanlar için de "Hutbeyi kısa okumak ve namazı uzatmak hatibin fakih din alimi olmasındandır" buyurmuştur.
Sözün en iyisinin hemen maksada-geçen ve onu tam olarak yansıtan söz olduğu söylenmiştir. Ancak bu, hiç sanat kullanmamak, fesahat ve be-lagate önem vermemek demek değildir. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'in en Önemli mucizesi onun erişilmez derecede üstün olan fesahat ve belagatidir. Ayrıca, Allah Teala, kendi kendisini tanıtırken, "O insanı yaratan, insana okuma kabiliyeti veren ve insana beyan öğretendir." buyurmuştur.
Beyan, mana ve maksadı açık ve net bir şekilde ifade edebilmektir. Buna göre, mana ve maksadın daha iyi ifade edilmesine yardımcı olan sanat ve belagat iyidir. Onun için, sözü süslemenin afet sayılması, söz ve ifadenin kalitesiz, sanatsız, kuru ve donuk olması gerektiği anlamında değildir. Nitekim, Efendimiz kendisinin Araplarm en fasihi olduğunu söylemiş ve bununla bir anlamda övünmüştür. Efendimiz bunu söyle­mekle bir taraftan fesahati teşvik etmiş, bir taraftan da ileride kendi söz­lerinin tanınması için bir ölçü vermiştir. Buna göre, fesahat ve belagati eksik olan hadisler onun kendi ifadeleri değildirler. Bunlar ya uydurul­muşlardır veya lafızları değiştirilmiştir. Kendisi fasih olunca da, fesahat onun sünnetlerinden olmuş olur. Hanefiler bu türlü sünnetlere sünnet-i zevaid demişlerdir. O halde kötü olan, tıpkı makyaj yaparken yüzünü boya küpü haline getirmek gibi sözü sanatlarla aşırı şekilde süslemek ve şişirmektir. Çünkü bu yapılırsa, lafız ve eda şekli esas maksat haline ge­lir, mana ise ikinci plana düşer. Halbuki konuşmaktan ve söz söylemek­ten maksat manadır. Lafız öne çıkarılınca, muhatap da mana ve maksa­dın ne olduğunu anlamakta zorlanır, bazen de bunu hiç anlamaz.
Sözü mukaddime ve önsözlerle lüzumundan fazla uzatmak da hem zaman israfıdır, hem de dikkatin dağılmasına sebeptir.
Her konuşmanın başında Besmele çekmek, Allah Teala'ya hamd etmek ve salavat okumak ise sünnettir.
Konuşurken mekruh olan diğer bir husus da harf ve kelimeleri
mahreçlerinden çıkarmak için gayr-i tabii bir şekilde dudak, dil, ağız ve gırtlağı zorlamak ve acayip sesler çıkarmaktır. Bu mekruh olduğu için, Kur'an'ı da tecvidle okurken ağır kalkale yapmaktan ve mahreçleri zor­lamaktan sakınmak lazımdır. Kısacası kalıcı bir metin yazarken veya kültür seviyesi yüksek olan kimselere yönelik bir hitabette bulunurken kendini zorlamamak, tesannu ve tekellüf yapmamak şartıyla sözün kali­tesine özen göstermekte sakınca yoktur ve hatta bu, Allah Resulü'nün, "Bir şey yaptığınız zaman onu muhkem yapınız" emir ve tavsiyesine de uygundur. Ancak, tabii ortamlardaki konuşmalarda bilgiçlik taslamak ve hüner sahibi olduğunu göstermek için sözü teşbih, istiare, seci gibi sanatlarla ağırlaştırmak doğru değildir. Bu her şeyden evvel riyadır. Ri­ya ise hangi işe karışırsa onu çirkinleştirir ve değerden düşürür. Seci, cümlelerin durak yerlerindeki kelimelerin birbirine benzemesidir. Eski­den kahinler seçili konuşurlardı. Efendimiz bunlara benzememek için sözünde seci yapmaktan kaçınırdı. Ancak seci' tekellüf ve özenti sonucu olmazsa, sözde bulunmasında bir sakınca yoktur. Nitekim, Kur'an-ı Ke-rim'in üslubu da bir seci üslubudur.
Çok şaka yapmak doğru değildir. Resul-i Ekrem insanın din kardeşi ile tartışmamasını ve ona çok şaka yapmamasını emir buyurmuştur. Ya­saklanan şey şaka yapmanın aslı değil, onun çokluğu ve devamlılığıdır. Çünkü çokça ve devamlılıkla şaka yapmak, çokça gülmeye, gafletin artmasına ve kalbin ölmesine sebep olur. Bu aynı zamanda, yanlış anla­şılmaya, kırılmaya ve kötü tepki alınmasına da yol açar. Bu olumsuzlukların yanında, çokça şaka yapmak ve gülmek kişinin vakar ve heybetini de düşürür.
Çok gülmek hakkında Kur'an'da "Yaptıkları kötü işlerden dolayı az gülüp çok ağlasınlar" Duyurulmuştur. Resul-i Ekrem de insanların kendi bildiklerini bilselerdi, az gülüp çok ağlayacaklarını söylemiştir.
Kahkaha ile gülmek çok doğru bir davranış değildir. Onun için, Re­sul-i Ekrem hiç böyle gülmemiştir. Onun gülmesi yüzünün aydınlanma­sı ve dudaklarının aralanması şeklinde ve tebessüm tarzmda olmuştur. Çok şaka yapmak da çok gülmeye sebep olduğu için nehyedilmiştir. Ancak ara sıra yapılan ve manasında yalan, fuhuş ve haksızlık bulun­mayan şaka ve mizah caiz, hatta müstehabür. Çünkü Resul-i Ekrem bu ölçüler dahilinde şaka etmiş ve mizah yapmıştır. Bir hadiste. "Ben şaka ve mizah yaparım. Fakat sadece hak doğru ve gerçek olanı söylerim" buyurmuştur.
Efendimizin şaka yaptığı zamanlar olmuştur. Kendisi hanımların­dan birisine bir elbise almıştı. Kadın onu giydi; elbise vücuduna çok uzun geldi. Bunu gören Resul-i Ekrem kadına "Varsın uzun olsun, sen de onu gelinlik niyetine giy" dedi. Resul-i Ekrem bu latife ile kadının gönlünü almak istedi. Çünkü kadınlar gelinlik sözünden hoşlanırlar.
Evine tanıdık yaşlı bir kadın gelmişti. Kadın, kendisinin cennete gidip gitmeyeceğini sordu. Resul-i Ekrem ona, "Yaşlı kadınlar cennete gitmezler" dedi. Kadın, bu sözü duyunca ağladı. Resul-i Ekrem tebes­süm etti ve "Yaşlı kadınlar cennete yaşlı olarak değil, gençleşerek gider­ler" dedi. Çünkü Allah Teala "Biz onları yeniden inşa ederiz ve bakire-leştiririz" buyurmuştur. Resul-i Ekrem bu latife ile kadıınn cennete gitmek için duyduğu özlem derecesini öğrenmek istemiştir.
Evine bir kadın gelmiş ve kocasıyla ilgili bir şey sormuştu. Efendi­miz onun kocasının kim olduğunu sordu. Kadın kocasını tanıtınca, Efendimiz gözlerinde beyazlık olan adam mı?" dedi. Kadın, bu sözden körlük manasını anlayarak kocasını kör olmadığını söyledi. Resul-i Ek­rem tebessüm etti ve her insanın gözünde beyazlık olduğunu haber verdi. Resul-i Ekrem bu latife ile, kocasından şikayetçi olan kadının onu se­vip sevmediğini öğrenmek istemiştir.
Bir bedevi yolda kaldığını söyleyerek köyüne gitmek için kendisin­den bir deve istedi. Efendimiz ona bir deve yavrusu vereceğini söyledi. Bedevi deve yavrusunun bir işe yaramayacağını, kendisine binebileceği bir deve lazım olduğunu belirtti. Bunun üzerine Efendimiz her devenin bir başka devenin yavrusu olduğunu söyledi.
Efendimizin şaka ve mizahları hem seyrekti, hem de zayıfların ve ihtiyaç sahiplerinin kalplerini onarmak ve onları hoşnut etmek amacına yönelik masum sözlerdi. Bu sebeple Efendimizin de şaka yaptığını söy­leyerek sıkça ve her türlü mizah ve şakayı yapmak doğru değildir. Tıpkı bunun gibi, "Allah Resulü de bir bayram günü Habeşlilerin oynadığı kı­lıç kalkan oyununu bir kaç dakikalık seyretmiştir" diyerek her türlü oyun ve eğlencelere katılmak da yanlıştır. Çünkü bir olayın keyfiyet ve kemiyeti onun hükmünü etkiler. Bu sebeple, azı mubah olan bazı şeyler çok olunca günah olurlar ve küçük sayılan günahlar ısrarla işlenince bü­yük günah haline gelirler, ilaçlardaki zehir az olduğu için zarar vermez. Fakat, çok miktarda alınan zehir öldürücüdür.
Çok şaka vakarı yok eder. Ömer çok şaka edenle alay edileceği­ni söylemiştir. Yersiz ve gereksiz şakalar kalplerin kırılmasına sebep olurlar. İstia ve alay etmek, gülmek maksadıyla bir kimseyi küçük dü­şürmek ve onun bir ayıbına dikkat çekmektir. Bu sözle yapılabildiği gi­bi, fiil, işaret ve taklit etmek şeklinde de yapılabilir. İstia etmek de bu­na gülmek de haramdır.
İnsan, konuşma ve söz söyleme kabiliyeti ile diğer yaratıklara üstün kılınmıştır. Aklı ile düşündüğü şeyleri konuşmakla ifade eder, din hü­kümlerini başkasından işitir ve anlatır. Kelamsız din ve diyanet olmaz. Kelam iyi ve kötü sözlere tercüman olduğundan, taşıdığı önem çok bü­yüktür. Onun bu kıymetini zayi etmemek gerekir. İmamı Şafii "Bir kim­se söz söyleyeceği zaman, Önce ne söyleyeceğini düşünsün. Eğer bir fayda görüyorsa konuşsun, değilse konuşmasın" demiştir. Söz söyleme­nin bir takım şartları vardır ki, onlara riayet etmeyen kayar, düşer.
Söz, bir ihtiyaç karşılığında söylenmelidir. Ya bir fayda kazanmak için, ya da bir fenalığı kaldırmak İçin olmalıdır. Çünkü sebepsiz konuş­mak hezeyandır. Çok konuşanlar vardır ki, cehaletleri konuşmalarından açığa çıkar.
Sözü yerinde ve zamanında söylemelidir. Çünkü zamanında söy­lenmeyen sözden faydalanılmaz.
ihtiyaç miktarmca söz söylemelidir. Çünkü ihtiyaçtan az olursa, mak­sadı karşılamaz, ihtiyaçtan çok olursa, boşuna kelam olur. Söylenen söz, açık ve özlü olmalı, çirkin ifade olmamalıdır. Mana karıştırılmamalıdır.
İşte bir ihtiyacı görmek veya bir zararı kaldırmak maksadı olmaksı­zın konuşmaktansa, susmak daha hayırlıdır. Çünkü İnsanın çektiği za­rarların başında boş yere konuşmaları gelmektedir. Bu zararlardan kur­tulmanın çaresi de susmaktadır.
Konuşmanın kendine göre bir adabı olduğu gibi yatmanın da ken­dine göre bir adabı vardır.