28 Haziran 2012 Perşembe

KİBİR

kibir
Kibir, büyüklenmek anlamına gelir. Allah'a boyun eğmemek, hakkı kabul etmemek demektir. İnsanın kibirlenmesi, Allah'a mahsus bir özel­liğin kendisinde de bulunduğunu iddia etmesi demek olur ki, bu tam manasıyla insanın haddini bilmemesidir. Büyüklük yalnız Allah'a mah­sustur. Allah'ın dışında başka varlıkların büyüklenmesi söz konusu olamaz. Çünkü onun dışındaki bütün varlıklar onun sayesinde varlık sahnesine çıkmışlardır. Bu bakımdan kibir en kötü manevi hastalıklar­dan biridir.
İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi anlamına gelen kibir, sahibini helak eden en kötü huyların başında gelir. Ölümlü bir varlık olan insanoğlunun haddini bilmemesi kadar kötü bir şey yoktur. Hak Teala kibirlenmeyi sevmediğini belirtmek üzere başta peygamberleri olmak üzere bütün kullarına "Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma!" bu­yurmuştur.
İnsana yakışır tarzda bir hayat sürmek için yeryüzünde böbürlen­memek gerekir. Başta yaratıcıya karşı imandan kaçınmamak, ona kafa tutmamak, büyüklük taslamamak lazımdır. Ondan sonra da onun kulla­rına tepeden bakmamak gerekir. İnsan değerli bir varlıktır. Onu yaratan en güzel şekilde yaratmış, diğer canlılara karşı üstün kılmıştır. Onun üs­tün kıldığını alçaltmaya, değerli kıldığını hor ve hakir görmeye kimse­nin hakkı yoktur. Bu açıdan büyüklenmek, anlamına gelen tekebbür ve kibirlenmek insana yakışmaz. İnsana yakışan tevazu göstermek, alçak gönüllü olmaktır. Kendisi bütün insanlığın efendisi olmasına rağmen Efendimize bile "Sana uyan müminlere merhamet kanadını indir" buyurulmak suretiyle tevazu göstermesi emrolunmuştur.
Hak Teala mümin kullarına karşı alçak gönüllü olanları sever. Onun sevgisinin ölçüsü budur. Mütevazi ve alçak gönüllü olanlara de­ğer verir. Onları yüceltir, yükseltir. Kimse onların değerini düşüremez, kendilerini hor hakir göremez. O en sevgili peygamberine bile mütevazi olmasını, ümmetinden de kimsenin kimseye karşı kibirlenip böbürlen­memesini emretmiştir. Bunun için Efendimiz de hayatı boyunca hep mütevazi davranmıştır. Olgun müminler de hep alçak gönüllü olmuşlar, kendilerini toprakla bir tutmuşlardır. Tohumun toprakta yetiştiği gibi, iman ve hikmette mütevazi gönüllerde yeşerir.
Kibir ve gururundan başı yere eğilmeyen, özür dilemeyi dahi ken­dine yediremeyen birinde insanlık onuru yara alır, başına onulmaz dert­ler açar. Halbuki mutlak manada mükemmel olan sadece Cenab-ı Hak'tır. Cehennem kendisinde zorba ve kibirlilerin bulunduğunu söyle­di. Cennet de kendisinde yalnız zayıflar ve yoksulların var olduğunu be­lirtti. Tartışmayı halletmek için Hak Teala devreye girdi ve "Ey cennet, sen benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim. Ey ce­hennem, sen de benim azabımsm. Dilediğime seninle azab ederim. Ben her ikinizi de dolduracağım" buyurarak meseleyi çözüme kavuştur­du. Kibirli ve zalim olanlar, cehennem halkının çoğunluğunu meyda­na getireceği için özellikle onların adı verilmiştir. Zayıf, ezilen, horlanan ve kendilerine değer verilmeyen kimseler de cennetliklerin çoğunluğu­nu meydana getireceklerdir.
Efendimiz bu helak edici kibir hastalığına karşı ümmetini uyarır, ona karşı dikkatli olmalarını tavsiye ederdi. Bunun için kalbinde zerre kadar kibir olan kimsenin cennete giremeyeceğini belirtirdi. Bu ağır be­yan karşısmda sahabilerden biri insanın elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu ettiğini söyledi. Bunun üzerine Efendimiz "Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmek­tir" buyurarak cevap verdi.
Yücelik ve izzet Hak Teala'nın izarı, büyüklük de ridasıdır. Bunlar­dan biri kendisinde de varmış gibi davranan olursa, onun cezasını verir. Kibir, Allah Teala'nın hiç sevmediği, hatta en fazla gazap buyur­duğu manevi bir hastalıktır. Kullarını çok seven Yüce Mevla, kimsenin onlara sert davranmasına, onları incitmesine razı olmaz. Verdiği maldan onlara da verilmesini, gönüllere koyduğu sevginin onlara da gösterilme­sini ister. Abdullah İbra Ömer ashab-ı kiramın ileri gelen zenginlerin-dendi. Buna rağmen kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinir­di, kibirlilik ve kendini müstağni görme, yani kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmadığına inanma halidir ki, bunların hepsi şeytanın vasıfları­dır. Müslümanın görevi, iyi bir müslüman olmanın gereklerini yerine getirmek, islami olmayan davranış biçimlerinden uzak durmaktır. Baş­kalarını hakir görmek, küçümsemek, müslümana yakışmayan kötü huy­lardan biridir. Bunun sebebi ise kibirdir. Kibir, büyük günahlardan sayı­lır. Efendimiz bu konuda "Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez" buyurmuştur.
Kibirli bir insan ya bu hastalığı tamamen yok olana kadar cezasını çekecek ve imam sayesinde cennete girecek veya her şeye gücü yeten yüce rabbimiz o haddini bilmez şımarık kulunun günahını affedecek, gönlündeki kibiri çıkarıp atacak ve onu tertemiz ve saf bir gönülle cen­netine koyacaktır. Çünkü kibir hakkı inkar ve insanların onurunu kır­maktır. Kibir, gurur ve kendini beğenme, cehennemliklerin özellikle­ridir. Allah Teala bu huylara sahip olanları sevmez. Yüce rabbimiz, ayet­lerini yalanlayıp onlara karşı kibirlenenlere gök kapılarının açılmayaca­ğını ve onların, halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeye­ceklerini bildirmektedir. Dünyada kazanılan bütün mallar, mülkler, zenginlikler, makamlar ve mevkiler gelip geçicidir. Bunlara sahip olan bir kimsenin, bunlarla öğünmemesi, gururlanıp kibirlenmemesi gerekir.
Bir fakir, kibirlenmeye hakkı olmadığı halde kibirli davranıyorsa, demekki bu huy onun yaratılışında vardır. Bu kötü huy sebebiyle çalışıp çabalamıyor, her işi beğenmiyor, çoluğunu çocuğunu aç ve muhtaç bı­rakıyorsa, günahı bir kat daha artıyor demektir. Dinimiz dilenmeyi ya­saklamakla beraber, muhtaç durumda olanların ihtiyaçlarını giderecek kadar dilenmelerine izin vermiştir. Aile babası olan bir fakir hem çalışıp çabalamıyor hem de çocuklarının zaruri ihtiyaçlarını gidermek için kim­seden bir şey kabul etmiyor, üstelik ihtiyacı yokmuş gibi davranıyorsa, bu davranışı bir kat daha çirkinleşir, suçu biraz daha katmerleşir. Allah rızası için alçak gönüllü olanı Cenab-ı Mevla'nın yücelteceğidir. Bir mü'min, sadece iyi bir mümine karşı alçak gönüllü davranacaktır. Buna karşılık kibirli, kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan, insanlara yukarıdan bakan ve onlara haksız davranan kimselere asla tevazu gös­termeyecektir. Böyle kimseler ile gönlünü dünyaya kaptıran, her şeyi parayla ölçen kimselere tevazu göstermeye kalkmak, İslam'ın izzetinden fedakarlık yapmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur.
Tevazu, alçakgönüllü olmak, kibirlenmemek demektir. Böylelerine, mütevazi insan denilir. Tevazu, beğenilen bir özelliktir. Ancak, sınırı çok iyi ayarlanmalıdır. Kişinin şahsiyetini ortadan kaldıran hafif meşreplik tevazu değildir, insan, büyüklük taslamamakla birlikte, zamanın ve ye­rin gerektirdiği davranışı göstermelidir. Yoksullar, düşkünler ve çocuk­larla ilgilenmek, onların hal ve hatırlarını sormak tevazudur. İnsan, mevkisi ne olursa olsun Allah'ın kulu olduğunu unutmamalıdır.
İslam tevazuya büyük önem vermiştir. Efendimiz bu Özelliği hem bizzat üzerinde taşımış, hem de sözleriyle tavsiye etmiştir. Bir gün ken­disine bir adam getirilir, gelen şahıs korkudan titremeye başlar. Bunu gören Efendimiz, "Sakin ol, ben bir melik değil, Kureyş 'ten, kuru et yi­yen bir kadının oğluyum" buyurmuştur.
Tevazu sahipleri kendilerinden aşağıda olanlara küçük muamelesi yapmaz, onları hor ve hakir görmezler. Arkadaşları arasmda büyüklük taslamazlar. Vakar ise, ağırbaşlı olmak demektir. Vakur kişiler mevki ve haysiyetlerinin hakkını gereği gibi korumasını bilen insanlardır.
İnsan hem mütevazi, hem vakur olmalıdır. İslam tevazu ve vakar sa­hibi olmayı teşvik etmekle beraber, bu hususta aşırı gitmeyi yasaklamıştır. Çünkü, tevazuda aşırı gitmek inşam zillet ve meskenete düşürür, herke­sin maskarası haline getirir ki bu doğru bir şey değildir. Mütevazi olacak başkalarına karşı alçakgönüllülük gösterecek diye herkesin hakaretine, adice davranışlarına tahammül göstermek, aşağılamalarına razı olmak ah­laki bir fazilet sayılmaz. Vakarda aşırılık ise insanı kibirli yapar.
Tevazu menfaatperestlik değildir. Tevazu korkaklık hiç değildir. Tevazu hak karşısında boynu kıldan ince olmaktır. Hakkına razı olmak­tır. Mümin ancak saygıyı haketmiş bir büyüğünün önünde Allah rızası için eğilir. Tevazu gösterirken aklından dünyevi bir çıkar geçirmez. İşte böyle olan kulunu Allah Teala insanlar yanında yükseltir. Onu değerli kılar. En büyük mütekebbirin şeytan olduğu unutulmamalıdır. Bir kim­se kibirlene kibirlene sonunda zalimler grubuna kaydedilir. Böylece za­limlere verilen ceza ona da verilir.
Kibir manevi hastalıkların en fenasıdır. Bu hastalığın mikrobunu alan bir kimse zamanla kendini büyük görmeye, insanlardan üstün ol­duğunu düşünmeye başlar. Kalbindeki bu hastalık ilerledikçe, kendisine insanlardan farklı imkanlar ve özellikler verildiğine inanır. Sonunda ki­bir ve gurur bütün davranışlarına hakim olur. İşte o zaman melekler bu haddini aşmış kimseyi kibirliler ve zalimler defterine yazarlar. Tarih, ki­bir ve zulmün bayraktarı olan Firavun, Haman ve Karun'ları gördüğü gibi, onların izinden giden nice kendini beğenmiş, kulluğunu unutmuş, hakkı ve hakikati ayaklar altına almış zalimleri kaydetmiştir.
Mütevazi kişi, kibirli, saygısız, kaba ve haşin kimseler gibi gürültü patırtı çıkarmaz, yürüyüşleriyle başkalarını rahatsız etmez, kimseye sı­kıntı vermez. Kendini bilmez kişiler söz ve davranışlarıyla onu rahatsız etmeye kalkınca, bu cahillere uymaz. Bana ilişme, haydi yoluna git, se­lametle diyerek onların seviyesine inmez.
Önceki toplumlardan bir adam, kıymetli elbisesi içerisinde kurula­rak çıkmıştı ki, Allah yeryüzüne emretti de yeryüzü onu içerisine alı­verdi o adam kıyamete kadar batmaktadır veya batıp çıkmaktadır. Dün­yada kendini beğenip büyüklük taslayanlar kıyamet günü insan şeklinde zerrecikler gibi mahşer yerine çıkarılacaklar, heryönden zillete mahkum olacaklardır. Cehennem'de adına Bulüs denilen bir zindana atılacaklardır. Cehennemliklerin kan irin ve tortuları onlara içirilecektir. Kibirlenerek, böbürlenerek giydiği elbisenin eteğini yerde sürüyenin Allah kıyamette yüzüne bakmayacaktır.
Efendimizin yanına çöl halkından bir adam geldi. Üzerinde bir cübbe vardı. Efendimizin yanına kadar vardı ve onun zirvede olan her kişi­yi zirveden indirdiğini, aşağıda olanları da zirveye yükselttiğini söyledi. Bunun üzerine Efendimiz onun cübbesinden tutup, adamın üzerinde anlamaz kimsenin elbisesinin görüldüğünü söyleyerek karşılık verdi. Sonra Efendimiz Nuh aleyhisselamdan bazı bilgiler aktardı. Nuh aleyhisselam vefatı yaklaşınca, oğluna bazı vasiyetlerde bulundu. Ona iki şeyi emretti, iki şeyi de yasakladı. Ona lailaheillallah demeyi emretti. Çünkü yedi kat göklerle yedi kat arz eğer bir terazi kefesine ve lailaheillallah da diğer bir kefeye konsa, bu tevhit onlara daha ağır ba­sardı. Eğer yedi kat göklerle yedi kat arz, uçsuz bucaksız bir çember ol­salar, onları lailaheillallah ve sübhanellahi ve bihamdihi kelimeleri kı­rardı. Çünkü bu kelimeler her yaratığın duasıdır ve bunlarla her şey rızıklanır. Oğlunun lailaheillallah ile sübhanellahi ve bihamdihi kelime­lerini söylemesini, bu ikisini bırakmamasını söyledi. Bir de Allah'a ortak koşmaktan ve kibirlenmekten onu menetti.
Ashab-ı kiram Resul-i Ekrem Efendimize Allah'a ortak koşmayı bil­diklerini, ancak kibirlenmenin nasıl olduğunu, birinin güzel elbisesi olup onu giymesinin kibir olup olmadığını sordu. Efendimiz, bunun kibir ol­madığını söyledi. Adam güzel iki kayışlı iki güzel ayakkabıya sahip ol­masının mı kibir olduğunu sordu. Efendimiz bunun da kibir olmadığını söyledi. Adam bu defa binecek hayvana sahip olmanın mı kibir kapsamı­na girdiğini sordu. Efendimiz buna da "hayır" dedi. Adam yine insanın arkadaşlarıyla oturmasının mı kibir olduğunu sordu. Efendimiz buna da olumsuz cevap verdi. Adam o halde kibrin ne olduğunu sordu. Efendi­miz de "Hakkı çiğnemek ve insanları küçük görmektir" buyurdu.
Kibir, insanın kendi nefsini başkalarından üstün görmesine ve onları hakir saymasına denir. Güzel ve temiz elbise giymek ve bunlara sahip olmak kibir değildir. Eğer bunlar, başkalarına üstünlük ve onları küçüm­semek niyeti ile giyilirlerse, o zaman kibir olur. Kendini başkalarından büyük gören insan, herkesi kendine hizmetçi ve bir nevi köle sayar. Böy­lece haklarını çiğner, onlara zulmeder. İşte böyle hareketleri bulunanlar, asıl kibir sahibi olanlardır. Efendimiz de buna işaret buyurmuştur.
Yüksek mevkide bulunmak, geniş imkanlara sahip olmak, sözü ge­çerli olmak ve akranlarla birlikte olmamak hep kibri doğuran sebepler­dir. İnsan, ilk mayasının ne olduğunu, ölünce bir cifeye döneceğini ve kendisinin zavallı bir varlık olduğunu düşünür de ibret alırsa, hiç bir zaman büyüklenmez, kibirli olmaz. İnsanların kendini övmesinden de bir gurur duymaz. Zaten yüze karşı başkasını övmeyi Efendimiz yasak­lamıştır. İnsanın kendini övmesi ve övülmeyi sevmesi de kibir kapsamı­na girer. Bunlar çirkin davranışlardır. Kesin ifadelerle ne başkasını öv-meli, ne de övülmeyi istemelidir. Kibir, insanı isyana sevk eden kötü bir hastalıktır. İblisin de isyanına sebep kibir olmuştur. Efendimiz kibrin kö­tü bir huy olması konusunda "Kim kendi nefsini büyük görürse, yahut yürüyüşünde kibir hareketleri yaparsa, Allah ona gazab eder olduğu halde Allah'a kavuşur" buyurmuştur.
Kendi nefsini büyük zannedip de elinde bulundurduğu maddi ve manevi nimetleri Allah'dan bilmeyen, Allah'ın üzerindeki ihsan ve rah­metini inkar eden, her şeye kendi ilim ve çalışmasıyla sahip olduğunu sanan, Allah'ın gazabına uğrar, kıyamette Allah ondan razı olmaz. Bir kimseden Allah razı olmayınca, o kimsenin akıbeti kötü olur. Ancak Al­lah'a iman edip de her nimetin Allah'dan olduğuna inanan ve Allah'dan gelen nimetlere sevinen bu hükmün dışında kalır. Bunun haline kibir ve riya karışmış olmaz.
İnsan yürüyüşünde tabii hareketlerin dışında çalımlı ve yapmacık hareketlerde bulunursa, bunlar da kibir alametleri sayılır. Mütevazi ve alçak gönüllü olarak tabii bir şekilde yürümek, tevazu yolunu tutmak müslümanın yürüyüşüdür. İnsanın hizmetçisiyle birlikte yemek yemesi, çarşılarda merkebe binmesi ve koyununu sağması kibirli olmayışının göstergesidir.
Nefislerinde azamet taşıyanlar ve kendilerini diğer insanlardan bü­yük görenler, işçi ve hizmetçileriyle oturup yemeğe tenezzül etmezler, merkebe binmeği küçüklük sayarlar, Hayvanların sütünü sağmayı bir zül telakki ederler. Bu bakımdan bu işleri yapanlar mütevazı kimseler sayılırlar ve kibirden arınmış olurlar. Kendi eşyasını taşıyan ve önce se­lamla söze başlayan kimselerde de kibir yoktur.
Ali bir dirhem para karşılığında hurma satın aldı da onu bohça­sında taşıdı. Bir adam müminlerin emirinin yükünü taşımak istediğini söyledi ama o, çoluk çocuk sahibi olan kişinin kendi eşyasını taşımaya daha layık olduğunu söyleyerek cevap verdi. Ali'den rivayet edilen bu haberden de anlaşıldığına göre bir insanın kendi ev eşyasını taşıması hem bir vazifedir, hem de bunu yapmak tevazu alametidir. Ancak kibirli olanlar eşyalarmı taşımazlar, yanlarında gezdirdikleri kimselere taşıtır­lar, cemaatın önünde yürürler ve etrafında bulunanlarla gurur duyarlar.
Kendi eşyasını taşıyamayacak olanın yükünü başkasına taşıtmasın­da veya muhtaçlar faydalansın diye ücret karşılığında eşyalarmı taşıt­masında kibir etmiş olmazlar. Nitekim Efendimiz bir gün bir elbise aldı. Adamın biri onu kendisinden alıp taşımak istedi. Bunun üzerine Efen­dimiz eşya sahibinin onu taşımaya daha layık olduğunu, ancak zayıf ve takatsiz olursa ona müslüman kardeşinin yardım edebileceğini söyledi. İşte Efendimiz ve onun halifeleri, kendi eşyalarını bizzat böylece taşı­mışlar ve tevazuun en güzel örneğini vermişlerdir. Zira kibir mümine yakışmaz, yaratıcı da ondan razı olmaz. Nitekim Allah Teala bu konuda "İzzet ve ululuk benim sıfatlarımdır. Kim bu sıfatlarda bana ortak olma­ya çalışırsa, ona azab ederim" buyurmuştur. İzzet ve kibriya, Allah'ın vasıflanmış bulunduğu iki önemli özelliktir. Bunlara bürünmek isteyen azaba müstahak olur. Kullara büyüklenmek ve üstünlük taslamak, kibir ve azamet yaraşmaz. Bu yolu tutanlar Allah'ın azabına uğrarlar.
Gerçekten şeytanın tuzakları ve ağları vardır. Şeytanın tuzakları ile ağları Allah'ın nimetleriyle azgınlık etmek, Allah'ın verdiği şeyle öğü-nüp büyüklük iddia etmek, Allah'ın kullarına ululuk ve üstünlük tas­lamak ve Allah'ın rızası dışında nefsin arzusuna uymaktır. Dünyanm süs ve nimetlerine aldanarak kibirlenenler şeytanm tuzağına düşmüş olurlar. Şeytan insanları nefis arzularıyla, öğünme ve büyüklenme hare­ketleriyle tuzağına düşürür. Daha doğrusu bu gibi işler, şeytanın ar­zusuna uygun olduklarından şeytanın tuzağı sayılırlar. Kim bu fiilleri iş­lemek suretiyle bu ağların içine düşerse, şeytana teslim olmuş olur. Şey tanın emrine girenler de hak yolu sapıtmış olacaklarından kötü akibete düşerler. Nasıl düşmesinler ki cennetle cehennem münakaşa ettiler de cehennem kendisinde zorba ve kibirlilerin bulunduğunu söyledi. Cennet de kendisinde yalnız zayıflar ve yoksulların olduğunu haber verdi. Bu­nun üzerine Allah Teala onların çekişmesini halletmek üzere "Ey cennet! Sen benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim. Ey ce­hennem! Sen de benim azabımsın. Dilediğime seninle azab ederim. Ben her ikinizi de dolduracağım" buyurdu.
Cehennem, kötüleri cezalandırmakla, cennet ise halkın hor gördüğü kimseleri barındırmakla iftihar etmiştir, cennete ve cehenneme girecek olanlar, sadece bu gruplardan ibaret değildir. Kibirli ve zalim olanlar, cehennem halkının çoğunluğunu meydana getireceği için özellikle onla­rın adı verilmiştir. Zayıf, ezilen, horlanan ve kendilerine değer verilme­yen kimseler de cennetliklerin çoğunluğunu meydana getireceklerdir. Cennet hor ve hakir görülerek itilip kakılan ve ezilen çaresiz müminlerin ağırlanacağı bir yerdir.Cehennem insanlara haksızlık ederek onları ezen zalimler ile burnu Kaf Dağı'nda olan kibirlilerin yeridir.
Efendimizin ashabı, çekingen ve uyuşuk değillerdi. Onlar toplantı­larında birbirlerine neşe ile şiir okurlar ve İslam'dan önceki hatıraların­dan bahseder, muhabbet ederlerdi. Fakat Allah'ın emrinden herhangi bir işte onlardan birine dokunulduğu zaman, sanki deli imiş gibi, göz kapaklarının içi hiddetinden dışarı dönerdi. Efendimiz de onları yasak-lamazdı, bazen de onlarla tebessüm ederdi.
Ömer başı eğik bir adam gördüğünde ona başını kaldırmasını, İslam'ın hasta olmadığını söyledi. Aişe de uyuşukluğundan nerede ise ölecek bir adam gördü de ona ne olduğunu sordu. Adamın kurradan, yani kıraat üstadlarından biri olduğunu öğrenince Aişe, Ömer'in kıraat üstadlarımn başı olduğunu, yürüdüğü zaman hızla yü­rüdüğünü, konuştuğu zaman duyurduğunu, dövdüğü zaman da acıttı­ğını söyledi. Anlaşılıyor ki, ashaba kiram bir araya geldikleri zaman te­vazu göstererek cahiliyet devrindeki işlerini anarlar ve şiirler okurlardı, öyle ki, dışardan onları gören, takva sahibi olmadıklarını sanırdı. Hal­buki Allah'ın emri bahis konusu olunca, dinlerine zarar verecek bir halolunca büsbütün değişirler ve ciddileşirlerdi, üzerlerine düşen vazifeyi hemen yerine getirirlerdi.
Yakışıklı olan bir adam, Efendimize gelip güzelliğin kendisine sev-dirildiğini, kendisine güzellik verildiğini, öyle ki başkasının kendisinden üstün olmasmı istemediğini, bunun kibir olup olmadığını sordu. Efen­dimiz adamın bu sorusuna "Hayır! Kibirli hakkı çiğneyen, insanları kü­çük gören kimsedir'' buyurarak cevap verdi.
Güzellik hem ahlakta, hem de kılık kıyafette olur. Ahlak güzelliği her zaman sevilen ve istenilen şeydir, insanın kemalini ifade eder. Kılık ve şe­kil güzelliği de sahibini azamete götürmedikçe iyi şeydir. Başkasına karşı büyüklük taslamamak ve Allah'ın nimetlerini inkar edip çiğnememek şar­tı ile güzel ve iyi elbise giymek ve iyi bir kılığa bürünmek mubahtır. Te­mizlik ise esastır. Allah Teala'nın verdiği nimetlere sevinmek olur ki, bunda bir sakınca yoktur. Bir hadiste Allah Teala'nın kuluna verdiği ni­metinin eserim kulunun üzerinde görmeyi sevdiği ifade buyurulmuştur. İsrafa kaçmaksızın herkes hal ve vaktine göre iyi ve temiz elbise giymeli­dir. Hele imkanları olanların pejmürde ve perişan kılıklara bürünmeleri asla doğru değildir. Bunlar kibre girmez. Kibirlenenler, dünyada büyük-lenenler ahirette küçülecek, zelil ve hakir olacaklardır. Öyle zelil ve değer­siz olacaklar ki onların bu durumunu ifade etmek üzere Efendimiz "Kibir taslayanlar, kıyamet günü insanlar biçiminde küçük karıncalar gibi haşrolunacaklardır. Onları her taraftan zillet bayağılık ve küçüklük kap­layacak, cehennemde Boles adındaki bir hapishaneye götürüleceklerdir. Onları ateşlerin alevleri saracak ve onlara, şaşkınlık halinde cehennem eh­linin irinlerinden içirilecektir" buyurmuştur.
İnsanın kibirden kurtulabilmesi için üstünlük ve büyüklüğün yal­nızca faziletle olduğunu bilmesi gerekir. Fazilet ise iyi olmak ve iyilik yapmaktır. İyi olmanın başı ve başlangıcı da kendini diğer insanlardan üstün görmemek, onlar gibi topraktan yaratıldığını düşünmektir. Arabın Arap olmayandan üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca takva iledir. Takvanın da birinci şartı kibir taslamamak ve büyüklük vehmine kapılmamaktır.
Kibirden uzak durulması gerekir. Çünkü işlenmiş bütün suç ve ci­nayetlerin altında kibir vardır. Kibir taşıyanların amelleri dördüncü gök kapısından geri çevrilir. Kibir öldürücü hastalık gibidir. Kibir sahibi ruhen hastadır. O acınan ve merhamet edilen hasta değil, buğzedilen ve kötülenen hastadır. Zira Allah Teala kibirlenen kişinin belini kıracağını haber vermek suretiyle kibirliye buğzettiğini açıkça bildirmiştir. Kendi­sine buğzedilen bir kişi de helak olmaya yakındır.
Kibir büyük günahlardandır. Kur'an'da kibir ve kibirlenler yerilmiş, "Allah kibirlenenleri sevmez" buyurulmuş "Allah kibirli ve zorba kimselerin kalplerini gerçeklere karşı mühürler" denilmiştir. Ayrıca Hak Teala'ya ibadet etmekten kibirlenenlerin aşağılanmış bir halde cehen­neme girecekleri haber verilmiştir.
Hadislerde de kalbinde zerre miktarı kibir bulunan bir kimsenin cennete giremeyeceği, yüzüstü cehenneme aülacağı belirtilmiş, kişinin kendisini beğene beğene kibirliler arasına gireceği ve onların cezasına müstahak hale geleceği, kıyamet gününde cehennemin, 'Ben kibirli ve inatçı kimseleri yakmakla emrolundum" diye sesleneceği, yaratılmış bir kul iken, kibirlenip yaratıcısını unutan insanın ne kötü insan olduğu, ölümlü iken, kendisini ebedi sanan kimsenin ne kötü duruma düştüğü, dünyada yolcu iken, nereden geldiğini ve nereye gideceğini unutan ku­lun ne kötü kul olduğu haber verilmiştir. Cehennem ehlini kibirli, zorba ve merhametsiz kimseler oluşturacaktır.
Kibirliler, kıyamet gününde karınca şeklinde hasredilir ve mahşer ehlinin ayakları altında ezilirler. Ümmet kibirlenmeye başladığı zaman, Allah onları birbirine musallat edecektir. Kendi içinde büyüklenen ve kibirle yürüyen kimse, öldüğü zaman Allah Teala'yı kendine kızgın bu­lacaktır.
Ebu Bekir bir müslümanm bir müslümanı küçük görmemesini, çünkü en küçük bir müslümanın bile Allah katında büyük olduğunu söylemiştir. Allah Teala Adn cennetini yaratınca onun güzelliklerine bakmış ve 'Sen, kibirli kimselere yasaksın' buyurmuştur. Muhammed Ibni Ali el-Bakır kişinin kalbindeki kibir ölçüsünde aklında eksiklik ol­duğunu söylemiş, Süleyman Ibni Yesar iyiliklerin keffaret olmadığı gü­nahların şirk ve kibir olduğunu belirtmiş, Numan Ibni Beşir Allah'ın nimetleriyle taşkınlık yapılmamasını, onun verdikleriyle gururlanılıp kullara karşı kibirlenilmemesi gerektiğini söylemiştir.
Hasan, gençliğiyle kibirlenen ve elbisesiyle gururlanan kimselerin çok yakında kabrin bedenlerini saracağını, kibrin başına dert olacağını belirtmiş, Ibni Ömer, kibirli kimselerin şeytanın insanlara görünen kar­deşleri olduğunu söylemiştir. Mutarrrif İbni Abdullah da Allah Tea-la'nın kibri ve kibirle yürüyenleri sevmediğini, eğer insanın vücuduna hayranlık duyuyorsa, vücudunun evvelinin bir damla su, ahirinin de bir çuval et olduğunu ifade etmiştir. Bunun için Allah Teala kibirden in­sanı nehyederek "Yerde kibirlenerek yürüme! Sen ne gücünle yeri yara­bilir, ne de cüssenle dağlara ulaşabilirsin. Kibrin günahı Allah yanında kötü bir günahtır" buyurmuştur.
Kibrin zıddı tevazudur. Alçak gönüllülük gösterip mütevazi olmak­tır. Kibir ne kadar kötü ise tevazu da o kadar iyidir. Kibir Firavunların huyu, tevazu ise peygamberlerin ahlakıdır. Mütevazilerin efendisi olan Resul-i Ekrem tevazu hakkmda Allah Teala'nın kendi rızası için tevazu gösterenleri yücelteceğini haber vermiştir.
Kul kendisini yükseltirse beraberindeki melekler, Allahım! Bunu al­çak' diye beddua ederler. O, kendisini alçaltırsa, bu melekler, Allahım! Onu yücelt' diye dua ederler. Zillet derecesine vardırmadan tevazu göste­ren insanlar ne kadar mutludurlar. Allah için tevazu göstereni Allah yük­seltir, kibirleneni de alçalür. Tevazu göstermek kulu Allah Teala'ya sevdi­ren faziletlerdendir. Allah Teala Musa aleyhisselama büyüklüğü önünde eğilmesini, kullarına karşı tevazu göstermesini vahyetmiştir. Isa aleyhisselama da mütevazilerin kıyamet gününde yüce makamlarda ola­caklarını müjdelemiştir.
Ömer kibirli insanın kendini aldatacağını, onun kendisini bü­yük zannettiğini, halbuki halkın onu küçük gördüğünü, onun sevildiği­ni sandığını, halbuki herkesin ona buğzettiğini söylemiş, Aişe de insanların en üstün ibadeti unuttuklarını bu ibadetin Allah için tevazu göstermek olduğunu haber vermiştir.
Fudayl tevazu göstermenin kimin söylediğine ve yaptığına bakma­dan hak ve doğru olanı kabul etmek olduğunu belirtmiş, İbra Mübarek, tevazünün kişinin kendisinden üstün olduğu kimseye üstünlüğünü his­settirmemesi olduğunu söylemiş, Katade de kendisine ilim, güzellik, mal gibi bir nimet verilen kimsenin bunun imtihan olduğunu düşünüp tevazu göstermezse, ahirette bu nimetin kendisine azab olacağını ifade etmiştir.
Ka'b, Allah Teala kuluna bir nimet verdiği zaman, eğer kendisi buna şükreder ve tevazu gösterirse, Allah Teala ona bu nimetin dünyadaki faydası olarak huzur, mutluluk vereceğini söylemiş, Abdulmelik İbni Mervan da üstünlüğü bulunduğu halde tevazu gösteren insanın kamil ve olgun insan olduğunu belirtmiştir.
İbni Semmak, halife Harun Reşid'e yüce mertebesine rağmen tevazu göstermesinin, onun için bu mertebeden daha büyük bir mertebe oldu­ğunu, Allah Teala'nm bir kimseye vücut güzelliği, soy üstünlüğü ve mal verir de o kimsenin güzelliğine rağmen iffetli yaşar, soy üstünlüğüne rağmen tevazu gösterirse Allah Teala'nm onu halis kulları arasına ala­cağını hatırlatmıştır. Bu sözü dinleyen Harun, kağıt ve kalem istemiş ve onu kendi eliyle yazmıştır. O bunu yazmakla bir İslam aliminin sözünü kendisi için Allah Teala yanında belge haline getirmek istemiştir. Çünkü zikredilen sıfatlar kendisinde vardı.
Görkemli bir saltanata sahip olan Süleyman aleyhisselam, bir fakir görünce onun yanında oturur ve, "Fakir fakirin yanında oturmalı. Ben de senin gibi rabbime karşı fakirim." derdi.
İnsan üst tabakanın kendisini basit elbiseyle görmesinden çekindiği gibi, alt tabakanın da kendisini pahalı elbiseyle görmesinden çekinmeli­dir. Nitekim Hasan Basri tevazu olarak insanın yolda karşılaştığı her müslümanı kendinden üstün görmesinin yeterli olduğunu söylerdi. Ebu Süleyman da Allah Teala'nm ruhlar aleminde kalplere baktığını, pey­gamberlerin kalplerini en mütevazi kalpler olarak bulduğunu ve bu se­beple onlara peygamberlik verdiğini belirtmiştir.
Yunus İbni Ubeyd de defasında Arafat vakfesinden ayrılırken kırık bir kalble kendisinin aralarında olmasaydı, Allah Teala'nm orada toplanan insanlara merhamet edeceğini söylemişti. Malik İbni Dinar da mescid kapısından birisinin "En kötü adam dışarı çıksın!"diye seslenir­se, kendisinin herkesten önce koşacağını söylerdi. Malik'in tevazu yüklü bu sözü İbni Mübarek'e ulaşınca, kendisi, "İşte Malik'i Malik yapan onun kendine bu bakışıdır" demiştir.
Kendi nefsine her hangi bir şekilde kıymet veren bir kimse tevazu-dan nasipsizdir. Kişi kendi içinde ne kadar mütevazi ise, Allah Teala yanında o kadar yücedir. Kendi içinde ne kadar kibirli ise, Allah Teala yanmda o kadar düşüktür. Bu hükmü teyid eden bir hadiste "Kişinin Al­lah Teala yanında en çok yükseldiği an, onun secde ettiği andır." Çünkü secde etmek, tevazuun son derecesidir" buyurulmuştur.
Zeyyad en-Numeyri imanın meyvesinin tevazu olduğunu, bu se­beple tevazusu olmayan müminin meyve vermeyen ağaç gibi olduğunu söylerdi. Ebu Süleyman da kişinin kendini bilmedikçe mütevazi olama­yacağını, rabbini tanımadıkça da kibirden kurtulamayacağını belirtir­di. Allah Teala'yı tanımanın sonsuz faydalarından birisi de insana tevazu kazandırmasıdır. Bu sebeple, insanın imanı arttıkça tevazuu da artar. İmansızların ise kibir ve gururları müthiştir.
Urve İbni Verd her nimeti kıskananların olduğunu, ama ne hikmet­se, en büyük nimet olan tevazuu kıskananın olmadığını söylerdi. Ebu Ali el-Cuzcani de nefsin kibirle yoğrulduğunu, fakat Allah Teala bir kimseye hayır murad ederse, ona kibre karşı tevazu vereceğini belirtirdi. İlim sahibi ibadet ettikçe tevazu kazanır; cahil ise ibadet ettikçe kibir ka­zanır. Çünkü ilim sahibi, Allah Teala'yı bilerek ibadet eder. Cahil ise bu­nu körü körüne yapar.
Ali de zenginlerin fakirlerin yanında tevazu göstermelerinin ne kadar güzel bir şey olduğunu söylerdi. Kibrin dışa vurması ise, insanın kendisinden aşağı gördüğü kimselerle konuşmaması, onlarla bir arada bulunmaktan sıkılması, onlara hakaret etmesi, onlarla eşit muameleye tabi tutulmayı kabul etmemesi, onlardan saygı ve hürmet görmeyi ken­disi için kazanılmış bir hak sayması, eleştiri ve nasihate kızması; ko­nuşma, yürüme ve giyim kuşamda farklı olmaya özen göstermesi gibi hal ve hareketlerle olur.
Kibir hırs, hased, hile, riya, zulüm, merhametsizlik, hakkına razı ol­mamak, haksız yere kızmak gibi kötü huy ve duyguların da kaynağıdır. Kibir sahibi, var saydığı üstünlüğünü korumak ve ayrıcalığını elde tut­mak için hiçbir kötülükten sakınmaz. "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete gitmez" hadis-i şerifinin bir manası da budur. Yani, kal­binde zerre kadar kibir taşıyan bir kimse bile, bu az zannedilen kibir yü­zünden kendisini cennetten uzaklaştıran kötülükler yapar. Çünkü iyilik­ler cenneti açan anahtarlar oldukları gibi, kötülükler ve faziletsizlikler de onun kapışma vurulan kilitlerdir. Kibir yüzünden fazilet ve iyilikleri terk eden bir kimse böylece cennet kapısını üstüne kilitlemiş olur. Kıyamet gününde böylelerine şöyle denir: "Orada ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bugün kibirlilerin yeri ne kötü yer'dir!"
Kibir, insanlara musallat olan büyük bir hastalıktır. Bundan kur­tulmanın yollarını aramak gerekir. İnsan zalim ve cahil olduğu için çeşit­li kibirlere kapılır. Bu kibirlerden birincisi Allah Teala'ya karşı kibirdir. Bu kibir, en fahiş ve en aşırı olan kibir çeşididir. Sebebi ise, mutlak ceha­let ve haddini bilmezliktir. Bu kibrin en belirgin örneği Nemrud ve Fira-vun'da görülmüştür. Bu geri zekalı mahluklardan birincisi, Allah Teala ile rekabet etmeye kalkışmış ve "O öldürüp diriltiyorsa, ben de öldürüp diriltiyorum." demiş; ikincisi de Mısır halkına, "Ben en büyük rabbi-nizim" demiş ve bir yüksek kule yaptırıp orada Allah Teala ile savaşma­yı aklına koymuştur.
Allah Teala, bu kişilerden birincisini bir sineğe öldürtmüş, ikincisini de denize boğdurmuş ve cesedini dışarı attırıp aleme ibret etmiştir. Bu sonun­cu olayla ilgili ayet şöyledir: "Seni burada boğduktan sonra cesedini çürü-mekten koruyup daha sonra gelen nesillere ibret diye göstereceğiz. Fakat, insanların çoğu yaptıklarımızın manalarından gafildirler."
Kibrin üçüncü çeşidi insanlara karşı kibirdir. Bu kibri taşıyan bir kimse, kendisinden büyük olanlara saygı duymaz, kendi seviyesinde olanlarla eşit tutulmaya razı olmaz, kendisinden aşağıda olanlara da in­san gözüyle bakmaz. Bu sonuncular onun nazarında hayvan ve haşarattırlar. Bu kibir küfür değil, fakat büyük bir günahtır. O aynı zamanda ahlak ve karakteri bozan bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan bir kim­se, güzel ahlaktan uzaklaşır ve en kötü bir mizaç türüne sahip olur.
Kibir, Allah Teala'nın özel bir sıfatıdır. Onun bu sıfatına sahip ol­maya kalkışmak, gizli bir ilahlık iddiasıdır. Bu sebeple, Allah Teala, "Ki­bir benim gömleğim, büyüklük benim entarimdir. Bunları benimle pay­laşmaya kalkışanın belini kırarım Bir rivayette de, hiçbir ameline aldır­madan onu cehenneme atarım." buyurmuştur. Yaratıklara karşı kibir; onları yaratan, kaderlerini elinde tutan, onları istediği gibi yönetme gü­cüne ve hakkına sahip olana aittir. Bu vasıflara sahip olmayan kula yakı­şan ise, yaratıcıya karşı tevazu göstermek, kendisi gibi yaratılmışlara karşı da eşitlik ve kardeşlik duygusunu taşımaktır. Kendisini diğer ya­ratılmışlardan daha aşağı görmek ise yüceltici bir fazilettir.
Kibir, doğrudan doğruya olmasa bile, Allah Teala'nın emirlerini ve hak olan şeyleri inkar etmeye de sebeptir. Çünkü kibir sahibi bir kimse, kibri yüzünden hakir ve aşağı gördüğü kimselerden duyduğu hakkı ve doğruyu kabul etmez. Onlardan gelen uyarılara kulak asmaz. Eleştiri ve öğütlere etmez. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
"Kendisine, 'Allah'tan kork da bu zulmü, kötülüğü, günahı işleme' denildiği zaman, haksız bir gurur ve öfkeye kapılır. Ona cehennem kafi­dir. Cehennem ne kötü yerdir!" Kibirli insanlar, hak ve doğru olan gö­rüşü bulmak için tartıştıkları zaman da, birbirinin delil ve ispatlarını ka­bul etmezler. Bu sebeple, tartışmaları kendilerini göstermekten ve arala­rında kavga etmekten ibaret kalır.
Bir müslümanın yapması gereken şey; müslüman kardeşlerini Allah için sevmek, imanları için takdir etmek, ibadetleri için hürmet etmek, kendi şahsı için tanımadığı kolaylığı onlar için tanımak, kendisi için bes­lemediği ümidi onlar için beslemektir. Fakat kibir sahibi insan bunların aksini yapar; o kendi şahsını yükseltirken din kardeşlerini alçaltır, kendi ibadetlerini yeterli bulurken onların ibadetini az bulur, kendi fikir ve gö­rüşlerinin doğru olduğuna inanırken onların fikir ve görüşlerinin yanlış olduğunu düşünür, kendisini kurtuluş ehli sayarken onların cehalet ve felaket içinde olduklarını söyler. O bu kadar insafsız ve sorumsuz davra-nınca, Allah Teala ona kızar ve çoğu zaman ahiret cezasından evvel ken­disine bu dünyada ceza verir; ibret alınması için de bazen kendisinin tah­kir ettiği müslümanları onun yerine, kendisini da onların yerine getirir.
Rivayet edildiğine göre, İsrailoğullarından bir abid secde halinde iken, bir sefih gelip ayağını onun boynuna bastırır. Abid, "Bana bu nasıl yapılabilir?" tarzındaki bir düşünceyle kibre kapılır ve adama, "Allah'a yemin ederim, o seni affetmeyecektir." der. Allah Teala, o dönemin pey­gamberine şunu vahyeder: "Bu abid kendisini ne sanıyor ki, benim adı­ma konuşuyor? Ben onu da bu küstahlığından dolayı affetmeyeceğim."
Ashabın en zengini olan Abdurrahman İbni Avf, köleleriyle birlikte yolda giderken onlardan fark edilmezdi. Çünkü hem onlar gibi giyinir, hem de onlarla karışmış bir halde yürürdü. Hasan eî-Basri, kimsenin kendi arkasından gitmesine izin vermez ve bunun sebebini, "Bu hal, Ön­de gidenin kalbini bozar." diye açıklardı.
Doğru ve dengeli olan tevazuu Efendimiz yaşamıştır. O ise lüks ve israfa kaçmaksızın yeni elbise de, eski ve yamalı olanı da giymiştir. Bu­nun gibi, haram olmamak şartıyla önüne gelen yemekleri de yemiş, aç da kalmıştır. Bu sebeple, tevazuu onun anladığı gibi anlamak ve onun yaşadığı gibi yaşamak lazımdır. Aksi takdirde, tevazuda da ifrat ve tefrit hallerine düşmek kaçınılmazdır.
İnsan, başlangıç ve sonucunu unutsa bile, ona hiçliğini ve çaresizli­ğini hatırlatan türlü olumsuzluklara maruzdur. Hastalıklar, ihtiyaçlar, musibetler ve kederler bu konuda birer uyarıcıdırlar. Her an bu olum­suzluklara açık olan ve gelenleri def edemeyen İnsan, iyice düşünürse, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve hiçbir gelişmede karar yetkisi bulunma­yan zayıf ve zavallı bir yaratık olduğunu anlamakta zorluk çekmez,
Bir abid mağarada ibadet ederken, rüyada kendisine, "Falan eskici­ye git, sana dua etsin." denilmiş. Abid şehire inip eskiciye gitmiş ve on­dan dua istemiş. Söz açılmışken onun amelinin ne olduğunu da sormuş. Eskici şunu söyledi: "Ben gündüzleri oruç tutarım. Günlük kazancımın bir kısmını çoluk çocuğuma nafaka yaparım; bir kısmını da sadaka ola­rak dağıtırım. Bir de, kimi görsem, ahirette onun kurtulacağını ümit eder, kendimin ise helak olacağımdan korkarım." Onu dinleyen abid şöyle demiş: "Senin amelin de güzeldir. Ancak, beni senin duana muhtaç hale getiren erdemin, başkaları için ümit, kendin için korku duymandır."
Her işin bir orta ve normal hali, bir de ifrat ve tefrit halleri vardır. Or­ta hal iyi, ifrat ve tefrit halleri ise kötüdür. Onun için, "Her işin en hayırlısı onun orta halidir. Allah Teala'nın hoşlandığı hal orta haldir." denilmiştir. Tevazu da orta haldir. Onun ifrat hali kendini alçaltmak, tefrit hali ise ki­birlenmektir. Bu sebeple Efendimiz "Büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi göstermeyen bizden değildir" hadisinde büyüklere karşı saygıyı emrederken küçüklere karşı saygı değil, sevgiyi emretmiştir. İnsan sakın­calı olan davranışlara dikkat etmekle sorumlu olduğu gibi sakıncalı olan sözlere de dikkat etmek, onlardan uzak durmakla da sorumludur.