28 Haziran 2012 Perşembe

HAL HATIR SORMA

HAL HATIR SORMA
İnsanlarla karşılaşılınca yapılması gereken bazı şeyler vardır. Selam­la birlikte mtısafaha denilen tokalaşmanın yapılması aradaki sıcaklığın artmasına, insanların birbirine daha iyi kaynaşmasına yardımcı olur. Hal hatır sorma, küçükse başını okşama, kucaklayıp koklama, büyükse kucaklaşıp ellerini öpme gibi davranışlar güzel davranışlardır.
İki adamın karşı karşıya gelip el tutuşmalarına musafaha denir. Karşılaşma halinde müslümanların musafaha etmeleri, Efendimizin sünnetlerinden biridir. Birbirleriyle karşılaşıp da musafaha eden iki müslüman birbirlerinden ayrılmadan önce günahları bağışlanmış olur. Tek elle musafaha edilmesiyle sünnet tamamlanmış olur. İki elle yapıl­ması musafahanm kemalinden sayılır. Musafahadan önce selam veril­mesi şartiyle bu sünnet gerçekleşir. Yabancı kadınlarla musafaha edil­mez. Seleme Ibni Verdan bir gün Enes İbni Malik'i insanlarla musafaha ederken gördü. Enes ona kendisinin kim olduğunu sordu. Seleme de Leys oğullarının azadlısı olduğunu söyledi. Bunun üzerine üç defa başı­nı okşadı ve kendisine bereket duasında bulundu.'"
Bazı camilerde sabah veya ikindi vakitlerinde namaz kılındıktan son­ra cemaatın birbirleriyle musafaha etmesi bidattır. Çünkü musafaha ilk karşılaşmada meşru kılınmıştır. Bir arada bulunan kimselerin namazdan sonra musafahada bulunmaları sonradan ortaya çıkan bir adet olduğun­dan bu sünnet olamaz. Ancak daha önce cemaatle tanışmamış olup, na­maza iştirak eden kimsenin, namazdan sonra dilediği kimselerle selam verdikten sonra musafaha etmesinde bir sakmca olmaz. Musafaha eder­ken hamd ve istiğfarda bulunmak, salavat getirmek güzeldir. Musafaha yapılması, karşılaşanlar arasında güveni, sevgi ve saygıyı oluşturur. Ço­cukların başını okşamak da onlarla musafaha yerine geçer. Efendimiz çocukların başlarını okşardı.
Musafaha gibi çocuğun başı da okşanabilir. Merzuk es-Sakafi Ab­dullah Ibni Zübeyr'in hizmetçisi idi. Sonra Haccac onu İbni Zübeyr'den aldı. Merzuk, bir gün İbni Zübeyr'in kendisini annesi Hz. Esma'ya gön­derdiğini, Esma'nın da ona dua ettiğini ve başını okşadığını, o zaman çocuk yaşta olduğunu söylemiştir.912 Hadis henüz buluğ çağına ermemiş küçük yaştaki çocukların şefkat ve iyi niyet hisleriyle, gerek kadınlar ve gerekse erkekler tarafından okşanmalarında bir sakınca bulunmadığını, bilakis fazilet ve merhamet ifadesi olduğunu göstermektedir.
Hadislerde musafahanm tarihçesi konusunda da bazı bilgilere rast­lanmakta, ilk musafahaya gelenlerin Yemenli müslümanlar olduğu be­lirtilmektedir. Yemenliler her bakımdan hayırlı insanlardır. Efendimiz onların yufka yürekli ve duygulu insanlar olduklarını ifade buyurmuş, imanın Yemenli, hikmetin de Yemen'e mahsus olduğunu söylemiştir. Yemenliler Efendimizi ziyarete geldiklerinde onunla musafaha etmiş­lerdir. Bera İbni Azib de kardeşine musafaha etmenin, selamı tamam­layan unsurlardan olduğunu söylemiştir. İlk karşılaşmada selamdan sonra musafaha yapıldığına göre, musafaha selamı tamamlayıcı, birbiri­ne emniyet ve güveni takviye eden bir davranış olur. Yalnız selamla ye­tinmek, bu güzel davranıştan mahrum olmak demektir.
Musafadan sonra kucaklaşmak güzel bir davranıştır. Aneze kabile­sinden olan bir adam Ebu Zer'e Şam'dan sürgün edildiği zaman ona Efendimizin hadislerinden bir hadisi sormak istediğini söylediğinde Ebu Zer, Efendimizin sırlarından değilse onu haber verebileceğini söyledi. Adam onun Efendimizin sırlarından bir sır olmadığını, kendisiyle karşı­laştığı zaman, Efendimizin ashabıyla musafaha edip sordu. Ebu Zer, bu soruya Efendimizle her karşılaştığında kendisiyle mutlaka musafaha et­tiğini, hatta bir gün kendisinin huzuruna geldiği zaman da kendisini kucakladığını, bu kucaklaşmanın da pek güzel bir kucaklaşma olduğu­nu söyledi.
Cabir İbni Abdullah'a Efendimizin ashabı içinde bir adamdan ken­disine bir hadis ulaştı. Bunu araştırmak için bir deve satın aldı ve bir aylık mesafe için yola çıktı, nihayet Şam'a vardı. Abdullah Ibni Üneys'in evini buldu. Ona haber gönderdi. Bunun üzerine Abdullah Ibni Uneys evden dışarı çıkıp Cabir'i kucakladı. Cabir meseleyi ona anlattı. O da bildiği hadisi ona aktardı.
Karşılaşma hallerinde selam verip musafaha etmek sünnet olduğu gibi, seferden ve gurbetten dönüşlerde, fevkalade hallerde kucaklaşmak da sünnettir. Zeyd Ibni Harise, Beni Fezare savaşından döndüğü zaman Efendimiz onu kucakladı. Yine Efendimiz, Cafer İbni Ebu Talib'i Habe­şistan'dan dönüşünde kucakladı ve gözlerinden öptü.
Kucaklaşma gibi insanın sevdiği kişileri öpmesi de güzel bir davra­nıştır. İnsan çoluk çocuğunu, oğlunu kızını öper. Hz. Fatıma Efendimi­zin yanına geldiği zaman, Efendimiz ayağa kalkıp ona "Merhaba" der, onu öper ve oturduğu yere onu oturturdu. Efendimiz de onun evine girdiği zaman o da Efendimize kalkıp elinden tutar, merhaba eder, onu öper ve kendi oturduğu yere onu oturturdu. Son hastalığı sırasında Hz. Fatıma, Efendimizin yanına geldi. Efendimiz ona merhaba etti ve onu öptü. Şefkat ve merhamete erkek çocuklardan daha çok kız çocukları muhtaçtır. Onlara karşı en güzel şekilde hareket etmek gerekir.
El öpmek büyüklere karşı bir saygı ifadesidir. Müslümanlar bir sa­vaştan döndüklerinde Medine'ye geldiler. Efendimizi görmeye gittikleri sırada Efendimiz sabah namazından yeni çıkıyordu. Efendimizi görünce elini öptüler. Bu ve buna benzer daha başka hadisler, fazilet sahibi kişi­leri ellerinin öpülebileceğini göstermektedir. El öpme işi, insanın dinine ve takvasına hürmet için olur. Dünya menfaati için el öpmek caiz değildir. İnsan başkasıyle karşılaştığı zaman kendi elini öpmesi mekruhtur.
Abdurrahman İbni Rezin de arkadaşlarıyla birlikte Rebeze'ye uğradık­larında orada Seleme İbni Ekva'ın olduğunu öğrendiler. Onun yanına vara­rak kendisine selam verdiler. O da iki elini çıkarıp onlarla Efendimize biat ettiğini söyledi. Eli öyle büyüktü ki sanki deve eli gibi idi. Ziyarete gelenler de kalkıp Seleme'nin elini öptüler. Osman'ın şehid edilişinden sonra ashabdan olan Seleme İbni Ekva bu kasabaya yerleşti. Atları geçecek kadar hızlı koştuğu, son derece cesur olduğu söylenmektedir.
Sabit el-Bünani de bir gün Enes'e eliyle Efendimize dokunup do­kunmadığını sordu. Enes'in dokunduğunu söylemesi üzerine Sabit onun elini öptü. Sabit îbni Eşlem el-Bünani Basralı olup tabiin neslinin tanınmış alim ve zahidlerindendir. Enes İbni Malik'in de önde gelen ta­lebelerinden biri olup, kırk yıl boyunca kendisinden ayrılmamıştır.
Değerli insanların elleri öpülebileceği gibi ayaklan da öpülebilir. Vazi Ibni Amir Medine'ye geldiklerinde Resul-i Ekrem Efendimizin orada ol­duğunu öğrendiler. Bunun üzerine huzuruna varıp ellerini ve ayaklarını öpmeye başladılar. Hz. Ali de bir gün amcası Abbas'ın elini ve ayakla­rını öpmüştür. Zühd ve takvası, hem de baba yerinde amcası olması se­bebiyle ona karşı yapılan bu hareket bir tevazu ve saygı işaretidir.
Bu güzel davranışlardan sonra karşıdaki insana hal hatır sorma gelir. Kişinin ne durumda olduğunu sormak, sıkıntılarını paylaşmak, sevinçle­rine ortak olmak din kardeşliğinin olduğu kadar İslam ahlakının da bir gereğidir. Hendek Savaşı gününde Sa'd îbni Muaz kolundan yaralanıp da ağırlaşınca Efendimiz akşamları ona uğrar, nasıl akşamladığını, sabah olunca da nasıl sabahladığını sorardı. Sa'd da Efendimize bilgi verirdi. Bir kimsenin halini sormak için nasıl gecelediğini, nasıl sabahladığını sormak, bilhassa hasta olanlara karşı sünnet bir davranıştır. Efendimiz sık sık Sa'd İbni Muaz'ı ziyaret edebilmek için onu mesciddeki bu çadıra nak-lettirmişti. Hz. Ali de Efendimizin vefatına sebep olan hastalığı zamanın­da yanından çıktığında müslümanlar ona Resul-i Ekrem'in nasıl sabahla­dığım sorarlardı. O da Allah'a hamdederek iyi geçtiğini söylerdi. Burada geçen olay Efendimizin vefat günlerine yakın, bir rivayette de aynı günde yani pazartesi gününde vuku bulmuştu.
Selamlaşmadan sonra hatır sormak ve buna karşı hamd etmek edeb gereğidir. Efendimiz ashabından biriyle karşılaştığı zaman ona hal hatı­rını sorar, "Ey falanca kimse nasılsın?" derdi. Sorulan kimse de Allah'a hamdederek hayır üzere olduğunu söylerdi. Efendimize nasıl sabahla­dığı sorulduğu zaman Efendimizin "Bir cenazede bulunmayan ve bir hastayı ziyaret etmeyen kimselerden daha hayırlı olarak sabahladım" dediği olurdu. Bir müminin din kardeşine karşı olan görevleri sayılır­ken, bunlar arasında hasta ziyareti, cenazede bulunma, selam verme, davete icabet etme vardır. Bunlardan hiç olmazsa bir kısmının yerine ge­tirilmiş olması, hiç yerine getirilmemesinden daha iyidir. Bu hakların gözetilmesi güzel bir şeydir.
Efendimizin ashabından olan Hadramutlu kaba saba bir adama na­sıl sabahladığı sorulunca, Allah'a ortak koşmadan sabahladığını söyle­di.' En kötü durum hiç şüphe yok ki, Allah'a ortak koşmak ve küfür üzere bulunmaktır. Bunun dışında iman sahibi olduktan sonra her halde hamd ve şükretmek elbette bir vazifedir. Bazı dünyevi kederler ve çeki­len musibetler geçici olduğundan ve bunlara katlanmanın sevabı bulun­duğundan bunlara sabrederek hamd ve şükrü eksik etmemelidir.
Bir adam da Hz. Ömer'e selam vermiş, o da selamı almıştı. Sonra Hz. Ömer adama nasıl olduğunu sordu. Adam da ondan dolayı Allah'a hamdettiğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ömer, ondan istediği şeyin bu ol­duğunu belirtti. Bir defasında da Huzeyfe'ye nasıl sabahladığı veya nasıl gecelediği sorulduğunda o da Allah'a hamd ederek cevap verdi.
Hal hatır sorma sözlü olabileceği gibi yerine göre yazı ile de olabilir. İbni Abbas, selama karşılık vermek gerektiği gibi, mektuba da cevap ve­rilmesi gerektiğini söylerdi.
Selamı almak ve ona cevap vermek gerektiğine göre, mektuplara ve bilgisayar ve telefondaki yazışmalara da cevap vermek gerekir. Mektup­la karşılıklı ihtiyaçlar görülür, müslüman kardeşler arasında ilgi kurulur ve bunun devamı sağlanır, sevgi bağları güçlendirilir.
Aişe Binti Talha, Hz. Aişe'nin himayesinde birisi idi. Her şehirden insanlar ona gelirlerdi. Hz. Aişe'nin yanında onun da itibarı oldu­ğundan yaşlılar da sıra ile kendisine gelirlerdi. Gençler de onu kardeş edinirlerdi ve ona hediye verirlerdi. Başka şehirlerden ona mektup ya­zarlardı. Aişe Binti Talha, Hz. Aişe'ye gelen mektubu ve hediyeleri gös­terir, o da kendisine o mektuplara cevap vermesini söylerdi. Gerek dini, gerekse dünyevi meseleleri öğrenmek ve bazı ihtiyaçları karşılamak üzere kadınlara mektup yazılabilir. Alınan mektuplar cevapsız bırakıl­maz, onlara gerekli cevaplar verilir.
Abdullah Ibni Ömer, Abdülmelik İbni Mervan'a biat ettiğine dair bir mektup yazdı. Ona besmeleden sonra "Abdullah İbni Ömer'den Müminlerin Emiri Abdülmelik'e! Selamün aleyke: Allah'ın selamı üzeri­ne olsun. Senden dolayı öyle bir Allah'a şükrederim ki, ondan başka hiç bir ilah yoktur. Gücümün yettiği yerde de Allah'ın emri ve Resulünün sünneti üzere itaati ve boyun eğmeyi sana ikrar ederim" demiştir. Mektuba besmele ile başlamak, maksadı kısa olarak ifade etmek, fazla övgülerde bulunmamak, uzun ve karışık ifadeler kullanmamak gerekir. İbni Ömer mektup yazarken besmeleden sonra, "Amma Ba'dü: Bundan sonra" diyerek söze başlardı.932 Yazışmalarda besmele getirilip Allah'a hamd edildikten sonra maksada geçilirken "Bundan sonra, imdi konuya gelince" gibi tabirlerle söze başlanırdı, bu adetti. Hişam İbni Urve de Efendimize ait bazı mektuplar gördüğünü, her konu bittikçe, "Amma Ba'dü: Bundan sonra" denildiğini söylemiştir.
Mektuba besmele ile başlanır. Zeyd İbni Sabit de Muaviye'ye yazdı­ğı bir mektuba besmele ile başlamıştır. Adamın biri de Hasan-ı Basri'ye besmelenin okunuşunu sordu da Hasan ona besmelenin bütün mektuplarm ve yazıların başı olduğunu söyledi. İbni Ömer'in Muaviye ile görülecek bir işi vardı da ona bir mektup yazmak istedi. Ona yazmaya başlaması için ısrar ettiler, nihayet o da şöyle yazdı: "Bismillahirrahmanirrahim, Muaviye'ye!"
Burada da mektuba besmele ile başlanmakta ve ondan sonra kime mektup yazıldığı ifade edilmektedir. Günümüzdeki mektuplaşmalarda önce mektup yazılanın ismi veya unvanı kaydedilmekte olup, mektubun sonuna da yazanın ismi konmaktadır. Besmele ve selama riayet edilince, böyle bir yol takip etmenin bir mahzuru yoktur. Aşırı medih ve tazim ifadeleri kullanılmaz, maksat dışı söz söylenmez. Yine Ibni Ömer bir katibine mektup yazdırmak istedi de ona besmeleden sonra "Amma badü, bundan sonra falancaya diye yaz" dedi.
Efendimiz de İsrail oğullarından bir adamdan bahsederken mektub yazan bir adamın, "Falancadan falancaya" diye yazdığını hikaye etmiştir.
Mektubun sonuna esselamu aleyküm ve rahmetullah yazmak ve ayı­nı, gününü falan oğlu falandan olduğunu kaydetmek de gerekir. Zeyd Ibni Sabit, Muaviye'ye yazdırdığı bir mektupta besmeleden sonra bir ta­kım şeyler söylemiş ve mektubun sonunda mektubu yazan kişi Vüheyb mektubu selamla bitirdi. Kendi adını belirterek bu mektubu hicri kırkikinci yılın oniki ramazanın onikinci günü olan perşembe günü yaz­dığını kaydetti. Mektup yazmada takip edilen usuller arasında burada farklı olarak mektubun sonunda da başlangıcında olduğu gibi, selam ge­tirmenin ve tarih yazmanın ve mektubu kaleme alanın adını kaydetmenin ayrıca bir usul olduğu görülmektedir. Bugünkü yazışmalar da bu şekilde yapılmakta, bazen tarih başa ve bazen da sona koyulmaktadır.
Kitap ehline mektup yazmanm da bir usulü vardır. Bir ticaret kafi-lesiyle Şam'a giden Ebu Süfyan, Rum meliki Hirakl tarafından huzuruna çağrıldı. Daha önce Efendimizden aldığı mektup dolayısıyla ondan bilgi edinmek istiyordu. Hirakl sonra Efendimizin Dihye ile gönderdiği mek­tubu istedi. Hirakl da mektubu okudu. Mektubun ilk satırları şöyle idi:
"Bismillahirrahmanirrahim,
Allah'ın kulu ve Resulü Muhammed'den, Rum'un büyüğü Hirakl'e! Selam, hidayete uyanlara olsun!"
Yahudi ve hristiyan gibi kitap ehli olanlara, dolayısıyla müslüman olmayanlara mektup yazma ve yazışma kuralı da edeb konusuyla ilgili­dir. Ehl-i kitaba yazılan mektupta selam verilirken, hidayete uyanlar kasdedilir ve onlara hitaben selam verilir. Bunlar insanlar arası ilişkiler­de dikkat edilmesi gereken kurallardan bazılarıdır. İnsanlar arası ilişki­lerde dikkat edilmesi gereken daha başka kurallar da vardır.