28 Haziran 2012 Perşembe

GIYBET

GIYBET
Gıybet, bir müslümanı arkasından duyduğu zaman hoşlanmayacağı söz ve hareketlerle ayıplamaktır. Eğer onda olmayan bir sıfatla kötüle-nirse, bu gıybet değil iftiradır. Diğer bir tarife göre, birinin söylediği söz veya işlediği hareket kardeşine ulaşmış olması halinde onun hoşuna gitmeyecekse bu gıybettir. İster bedenindeki bir eksikliği anmış olsun, ister giyinişinde, ister ahlakmda, ister işinde veya sözünde, ister din ve­ya dünya işlerinde bir kusuru anmış olsun hüküm değişmez. Bunların her çeşidi gıybete girer. Hak Teala gıybet konusunda "Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin" buyurmuştur. Gıybet çirkin bir iş oldu­ğundan haram kılınmıştır.
Gıybet başkasının ölü etini yemek gibidir. Hiçbir insan kardeşinin ölü etini yemeyi sevmez. Gıybetin kötülüğü bu şekilde tasvir edilmiştir. Bun­dan Allah'a sığınmak gerekir. Gıybetin çirkinliği Kur'an'da ölü etine ben-zetilirken, hadislerde de kötü bir kokuya benzetilmiştir. Amr Ibni As da arkadaşlarından bir toplulukla birlikte olduğu bir gün ölmüş bir katıra rastladı. Hayvanın karnı şişmiş, eti kokmuştu. Bunun üzerine Amr arka­daşlarına onlardan birinin karnını doyuruncaya kadar o hayvandan ye­mesinin bir müslümanm etini yemesinden yani gıybet etmesinden daha hayırlı olduğunu söyledi. Ölü hayvan eti yemek haramdır. Hele kok­muş olursa daha çirkindir. Bunun zararı yiyene aittir. Yiyeni zehirler ve yalnız kendini helak eder. Gıybet ise, başkalarına zarar veren ve toplumu birbirine düşüren çok daha zararlı bir davranıştır.
Bir gün ashab-ı kiramdan bazıları Resul-i Ekrem Efendimizle birlik­te oldukları sırada etrafa pis bir koku yayıldı. Bunun üzerine Efendimiz çevreye yayılan bu kokunun müminleri gıybet edenlerin kokusu olduğunu haber verdi. Bir başka rivayete göre yine Efendimizin zamanın­da pis kokulu bir rüzgar esti. Bunun üzerine Efendimiz münafıkların müslümanlardan bazı insanları gıybet ettiklerini, bu rüzgarın onun için gönderildiğini söyledi.
Gıybet yalnız sözle olmaz. Hareket ve işaretlerle de olur. Bir kimse­nin yürüyüşünü konuşmasını taklit etmek de gıybete girer.
Yapılan bir gıybeti doğrulamak ve ona rıza göstermek de gıybet hükmüne girer. Gıybeti dinleyen kimse, dili ile onu inkar etmeli veya buna gücü yetmiyorsa kalbi ile rıza göstermemelidir. Yoksa gıybet gü­nahından kurtulamaz. Sözü kesmeye gücü yeter de bunu yapmaz, yahut kalkıp meclisten ayrılabilirken meclisi terketmezse günahkar olur.
Her olumsuz konuşma gıybet kapsamına girmez. Bir kasaba veya şehir halkını, şahıs belirtmeksizin ayıplamak gıybet değildir. Gıybette asıl olan başkasına zarar vermek ve onun kötü durumuna sevinip de ondan hoşlanmaktır. Esef duyularak söylenen sözler gıybet olmaz. Açık olarak haram işleyen ve bunda sakınca görmeyen fasıklarm gıybeti de gıybet kapsamına girmez. Efendimiz yüzünden haya örtüsünü kaldıra­nın gıybetinin olmayacağını söylemiştir.
Başkasını tanıtmak için söylenen sözler de gıybet sayılmaz. Gıybet günahından kurtulmak için, pişman olmak ve tevbe etmek, Allah dan mağfiret dilemek gerekir. Gıybet edilen adamla karşılaşma mümkünse ondan helallik dilenir. Kişiye ulaşılamadığı durumda vereseleri ile helallaşmak gerekmez. Onun yerine Allah'dan af ve mağfiret dilenilir.
Gıybet tehlikeli bir iştir. Bazen kişiyi küfre bile götürür. Mesela gıy­bet etmekte olan bir adama, gıybet etmemesi söylenir de adam yaptığı­nın gıybet olmadığını, ancak doğruyu söylediğini iddia ederse haram olan bir fiili helal kabul etmek gibi olur ki böyle bir durum insanın ima­nına zarar verebilir. Gıybet bazen nifak olur. İsmini vermediği bir kim­seyi, onu tanıyan yanında gıybet edip kendini iyi durumda görmek bu kısma girer. Gıybet bazen de günah olur. Günah olduğunu bildiği halde birini gıybet etmek bu hükme girer. Gıybet bazen mubah olur. Kötülüğü bilinen fasık birini gıybet etmek de bu hükme dahildir. Bir fasıkın kötü­lüğünden insanları sakındırmak için onu gıybet etmek de insanları ko­rumak vardır. Böyle bir şeyin vebali olmaz.
Nikah, ortaklık, yolculuk ve idarecilik gibi işler için yapılan danışma­larda ve meşverelerdeki aleyhte sözler gıybet olmaz. Bu gibi hallerde öğüt kabilinden bilinen gerçekler söylenir ve ikazlarda bulunulur. Tanıtma im­kanı bulunamayan kimseleri lakablanyla söyleyip tanıtmak yine caizdir.
Gıybet etmek bazen de vacip olur. Hadis uyduran, inancı bozuk ki­şileri tanıtmak, hilekar ve sahtekar kimseleri aldatıcı satıcılardan sakın­dırmak için gıybet edilmesi bu kapsama girer.
Abdullah İbni Mesud kimin yanında bir mümin gıybet edilir de o mümin yapılan gıybete engel olur, gıybet edileni korursa Allah'ın o kimseye dünyada ve ahirette hayırla mükafatlandıracağını, kimin ya­nında da bir mümin gıybet edilir de gıybet edilene yardım etmezse, bu hareketinden dolayı Allah'ın o kimseye dünya ve ahirette cezasmı vere­ceğini, hiç kimsenin bir mümini gıybet etmekten daha fena bir lokma yutmuş olamayacağını, eğer müminin arkasmdan bildiği bir gerçeği söylerse o mümini gıybet etmiş olacağını, bilmeyerek söylerse o mümine iftira etmiş olacağını söylemiştir.
Gıybet adamı kabirde de rahat bırakmaz. Onun kabirde azab görme­sine sebep olur. Bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz yanında bazı kişilerle birlikte iki kabrin yanından geçiyorlardı. Efendimiz kabirdekilerin azab gördüklerini söyledi ve ashabına onlar hakkında onların büyük bir gü­nahtan dolayı azap görmediklerini, onlardan birinin hayatında insanları gıybet ettiğini, diğerinin de idrardan sakınmadığını haber verdi.1432 Sonra Efendimiz bir veya iki yaş çubuk istedi ve onları kırdı. Sonra emretti de bunlarm her biri bir kabir üzerine dikildi. Efendimiz o iki çubuğun yaş kaldıkları sürece onların azablarının hafifleyeceğini söyledi. Kabir hali, ahiret hallerinin başlangıcıdır. Kabirde olan halleri bilmek, kimlerin sela­mette ve kimlerin azap içinde bulunduğuna vakıf olmak, akılla idrak edi­lecek şeyler değildir. Allah Teala'nın bildirmesiyle bilinebilir. Bu hadisten gıybetin kabirde azab görmeye sebep olacağı anlaşılmaktadır.
Ölüyü gıybet etmek kötü bir iştir. Maiz İbni Malik işlediği zina gü­nahını ikrar ederek dördüncü defa Efendimizin huzuruna gelince, Efen­dimiz onu recmetmiş, ona taşla öldürülme cezasını uygulamıştı. Sonra Efendimiz ashabdan bir toplulukla onun kabrine uğradı. Onlardan biri­nin Maiz hakkında onun defalarca Efendimize geldiğini, her gelişinde Efendimizin onu reddettiğini, sonunda köpeğin öldürüldüğü gibi öldü­rüldüğünü söyledi. Efendimiz bu söze karşı sükut etti. Nihayet yolda bir eşek leşine tesadüf etti ki, leşin şişmesinden ayağı yukarı kalkmıştı. Efendimiz ashabına dönerek ondan yemelerini söyledi. Onlar eşek leşi­nin yenmeyeceğini söylemeleri üzerine Efendimiz biraz önce kardeşleri­ne ettikleri hakaretin günahının onun günahından daha çok olduğunu, Muhammed'in canını kudret elinde tutana yemin ederek Maiz'in cennet nehirlerinden bir nehire dalıp durmakta olduğunu söyledi.
Maiz Ibni Malik, bir cariye ile ilişkiye girmiş ve bundan pişmanlık duymuştu. Dünyada cezasını çekmek ve Allah'ın mağfiretini dilemek üzere Efendimizin huzuruna gelip günahını itiraf etmiş ve kendisine Al­lah'ın hükmü ne ise onun uygulanmasını istemişti. Efendimiz onu geri çevirmesine rağmen nihayet dördüncü defa gelip itirafını tekrarlayınca onun recmedilmesine hükmetmişti.
Hadis ne kadar ağır suç işlemiş olursa olsun, bir müminin öldükten sonra da gıybetini yapmanın helal olmadığını göstermektedir. Bunun için müminler, ölen din kardeşleri aleyhinde kötü söylemekten ve onlara hakaret etmekten uzak durmalıdırlar. Özellikle Maiz gibi tevbe edenler aleyhinde söz söylemenin vebali daha büyüktür. Zira Maiz'in tevbesi hakkında Efendimiz onun öyle bir tevbe ettiğini, ümmetinden yetmiş ki­şiye dağıtılsa onlara yeteceğini söylemiştir. Böyle bir insanın veya onun gibilerin gıybetini yapmaktan sakınmak gerekir.
Gıybeti amacıyla değil de bir insanı tarif etmek maksadıyla mesela onun kıvırcık saçlı, siyah, uzun, kısa olduğunu anlatarak insanları tarif etmek gıybet sayılmaz. Ashabdan Ebu Rühm, ağaç altında Efendimize biat eden Resul-i Ekrem Efendimizin ashabından idi. Tebük savaşında Resul-i Ekrem ile birlikte savaştı. Taif'te Ahdar dağında bir gece kalktı, Efendimize yaklaştı. Kendisini uyku bastırdı, kendini ayık tutmaya çalışıyordu. Devesi de Efendimizin devesine yaklaşmıştı. Efendimizin ayağı üzengiye dokunur korkusundan, devenin yaklaşması onu ürpertiyordu. Bundan dolayı devesini yavaşlattı. Gecenin bir kısmında uyku iyice bas­tırdı da nihayet uyudu. O uyurken devesi, Efendimizin devesini sıkış­tırdı. Efendimizin ayağı üzengideydi. Ebu Rühm, ayağına çarptı da an­cak onun sesi ile uyandı. Efendimize kendisi için Allah'dan mağfiret di­lemesini, büyük bir kusur işlediğini söyledi. Resul-i Ekrem Efendimiz ise ona yürümesini emir buyurdu. Sonra Efendimiz, Gifar oğullarından savaşa katılmayıp geri kalanlardan sormaya başladı. Efendimiz Ebu Rühm'e kırmızı, uzun boylu köselerin ne yaptığım sordu. Ebu Rühm, onlarm savaştan geri kalmalarının sebebini Efendimize anlattı. Ardın­dan Efendimiz Hicaz'da Şebeke'i Sedan mevkiinde davarları bulunan kıvırcık saçlı siyahların, kısa boyluların ne yaptığını sordu. Ebu Rühm, onları Gifar oğulları kabilesinde düşündü, fakat onları hatırlayamadı. Nihayet hatırladı ki onlar, Eşlem kabilesinden bir gruptur. Efendimize onların Eşlem kabilesinden olduklarını söyledi.
Ebu Rühm Hudeybiyede ağaç altında Efendimize biat edenlerdendir. Hicretin dokuzuncu yılında Bizans'ın Arabistan'ı istilaya hazırlandığı ha­berleri etrafa yayıldı. Bizans'ın bu hazırlıklarına karşı müslümanlar endi­şeye kapılarak onlar da hazırlığa başladılar. Efendimiz bütün kabilelere müracaat ederek ordunun takviyesini ve yardım toplanmasını istemişti. Osman üçyüz devesini vermiş, birçok kimseler de büyük yardımlarda bu­lunmuşlardı. Buna rağmen vasıtası bulunmayan, fakirliğinden savaşa ka­tılamayan kimseler de çokça vardı. Böyle savaştan geri kalmaya mecbur olanlar, acizliklerinden dolayı Efendimizin huzurunda ağlamışlar ve üzüntülerini belirtmişlerdi. Bunlar arasında Eşlem ve Gifar kabilesinden epeyce kişi bulunuyordu. Efendimiz bunların savaştan geri kalış sebeple­rini Ebu Rühm'e soruyor ve ondan bilgi alıyordu. Çünkü Ebu Rühm Gifar kabilesindendi ve Eşlem kabilesi de bunlara yakındı. Bu iki kabile men­suplarını tanıtmak için onları renk ve biçimleri ile anlatıyordu. Böyle ta­nıtma amacıyla yapılan anlatımların gıybet sayılmadığı belirtilmiş olmak­tadır. Nitekim bir defasında adamın biri Efendimizin yanma girmek için izin istediğinde Efendimiz onun hakkında kavminin ne kötü kardeşi olduğunu söyledi. Adam içeri girince Efendimiz ona yumuşak davrandı. Aişe Efendimize kötü dediği adama neden böyle yumuşak söz söyle­diğini sorunca Efendimiz Allah Teala'nın kötü söz söyleyen, kötü söze yeltenen kimseyi sevmediğini söyledi.
Bir başka gün Uyeyne İbni Hısn veya Mahreme İbni Nevfel olduğu tahmin edilenlerden biri Efendimizin huzuruna girmek için izin istemiş­ti. Gelenin kimliği kendisine bildirilince Efendimiz onun kabilesinin kö­tü adamı olduğunu, ama girmesi için ona izin verilmesini söyledi. Bir kimsenin kötülüklerinden insanları sakındırmak ve onları uyarmak maksadı ile gıyapta söylenen sözler günah olmaz ve bunlar gıybet sayıl­maz. Aişe'nin anlattığına göre Arafat dönüşü akşam ve yatsı namaz­larının Müzdelife'de birlikte kılındığı gecede Sevde, izdihamdan sakın­mak için erkenden Mina'ya gitmek hususunda Resul-i Ekrem Efendi­mizden izin istedi. Şevde büyük yapılı, ağır yürüyüşlü bir hanımdı. Efendimiz de ona Mina'ya gitmesi için izin verdi.
Hatice'den sonra Efendimizin ilk evlendiği hanım Sevde'dir. Sevde, kocası ile birlikte Habeşistan'a hicret ettiği sırada kocası vefat et­mişti. Mekke'de ilk müslüman olan hanımlardan biri idi. Aişe, Sevde'yi tanıtırken onun duruma işaret etmiş ve onu büyük yapılı, ağır yürüyüşlü olduğunu belirtmiştir. Bu maksatla yapılan bir konuşmanın gıybet olmadığı bu rivayetten anlaşılmaktadır.
Gıybet kapsamına girmeyen sözlerden bir kısmı da hadisçilerin ha­dis ravileri hakkında yaptıkları değerlendirmelerdir. İnsanları çekiştirip gıybet etmenin haram olduğundan yola çıkan bazıları hadis ravilerinin dini ve ilmi yönden tenkit edilmesi demek olan cerh faaliye­tini gıybet olarak değerlendirilmiştir.
Ne var ki bu değerlendirmelere hadisçiler katılmamış­lardır. Biri, bir raviyi cerheden İbnü'l-Mübarek'e gıybet etti­ğini söylediği zaman Ibnü'l-Mübarek adama kendilerinin bu işi yap­mazsa hakkın batıldan nasıl ayırt edileceğini söyleyerek tepki göstermiş­tir. İsmail İbni Uleyye'nin yanında cerh yapan birine gıybet ettiğinin söylenmesi üzerine İbn Uleyye, gıybet etmediğini, ancak güvenilir ol­madığına hükmettiğini söyleyerek cevap vermiştir. Ebu Bekir İbni Hallad, Yahya ibni Said el-Kattan'a hadislerim almadığı kişilerin kıya­met günü kendisine düşman olmasından korkup korkmadığını sorunca Yahya Efendimizin hadislerinden yalanı uzaklaştırmadığını söyleyerek kendisine hasım olmasındansa onların kendisine hasım olmasının daha iyi olduğunu söylemiştir. Hadis rivayet eden Horasanlı ilk sufilerden olan Ebu Türab en-Nahşebi, Ahmed İbni Hanbel'e alimleri gıybet et­memesini söylediğinde İmam Ahmed, bunun nasihat olduğunu, gıybet olmadığını söyleyerek karşılık vermiştir.
Ravilerin cerh ve tadil edilmeleri dini korumak için caiz görülmüş­tür.1441 Bunun Kur'an'daki delili, "Eğer fasıkm biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın" ayetidir.
Muhaddisler, gıybetin mükel­leflere haram olduğunu, mümin olmayan iyi insanların bile ondan uzak durduklarım, çünkü gıybetten sakınmanın soy güzelliğine delalet ettiği­ni, ancak bazı özel yerlerde gıybetin vacib ve Allah Teala'ya kurbet ol­duğunu, işte gıybetin vacib olduğu yerlerden birinin de hadisçilerin şer'i hükümleri rivayet eden ravileri tanıtırken başvurdukları cerh yolu ol­duğunu belirttikten sonra şöyle demiştir: "Bize ulema billah olan bir zat­tan rivayet edildiğine göre o zat bu konuda arkadaşına "Gel, Allah için gıybet edelim" demiştir." Nitekim Şu'be İbni el-Haccac da bir arkada­şına Allah için bir süre gıybet edip, hadis ashabınm kusurlarını zikret­meyi teklif ederdi. Müslümanların ırzlarının ateşten bir çukura ben­zediği, ateş çukurunun kenarında duran gruplardan birinin hakimler, diğerinin de hadisçiler olduğu göz önünde bulundurulursa, cerh işi­nin gerçekten büyük sorumluluk gerektiren bir iş olduğu anlaşılmakta dır. Hadisçilerin müslümanları gıybet etmek gibi manevi bir mesuliyet altına girmeyeceklerini, bu işi sırf şeriatı yalancı ve düzenbazlardan ko­rumak için yaptıklarını ifade etmek gerekir. Ne var ki bu konuda da çok dikkatli olmak lazımdır. Şu'be'nin öldükten sonra kendisini rüyada gö­renlere en çetin amelin, rical konusunda haddi aşmada olduğunu söy­lemesi, rüya bile olsa dikkate alındığında başta hadisçiler olmak üzere başkaları hakkında konuşan herkesin cerh konusunda son derece ölçülü ve dikkatli olması gerçeğini ortaya koymaktadır.